Atananı biliriz atayandan ötürü

Gezi’nin sloganlarıyla, ellerinde limonlarla Melih’i karşılayanların kurucu gücüne sırtımızı yaslama ve bu gücü süreklileştirecek gençlik hareketini inşa etme zamanı. Bırakalım son sözü zamanında “çapulcu” dediklerine şimdi “bunlar öğrenci değil terörist” diyen Saraylı söylediğini sansın, konuşmaya vakit yok. Ne de olsa, “...Son sözler yeterince doğru söz söylememiş aptallar içindir.”

Atananı biliriz atayandan ötürü

Geçen hafta sokaklar, atanan* Melih Bulu karşısında “Cinsiyetçi, homofobik, intihalci rektör istemiyoruz” sloganıyla, gençlik hareketinin uzun yıllardır özerk-demokratik üniversite talebinin sloganı olarak öne çıkan “Üniversiteler Bizimdir” fikrinin eylemiyle hatta eylemleriyle dolup taştı. Boğaziçi Üniversitesi’nden yükselen bu ses üniversiteliler olarak hepimizi sarıp sarmaladı. Aslında ses hep yanı başımızdaydı. Pandemi boyunca online eğitimle birlikte eğitimin niteliksiz hale gelmesine, bütçe sorununa, üniversite yönetiminin üniversite dışı aktörlerce sağlanması (saray, sermaye, YÖK…) yani demokrasi ve özerklik sorununa üniversitelilerin verdiği tepkiler, giderek kristalize olan üniversite meselelerini önümüze koyuyordu. Ancak pandemide oldukça görünür olsa dahi tüm bu sorunlara itirazlar pandemi öncesinde de kulak verenlerin elinin altındaydı.

Neoliberal işleyişin üniversitede yerleşik hale gelerek içselleştiği ancak piyasa sisteminin vaatlerinin gençlik üzerindeki hegemonyasının giderek zayıfladığı üniversitede üniversiteliler, sermaye ve siyasal iktidarın üniversitedeki yerleşikliğine dönük ilk itirazını Boğaziçi’ne atanan kayyum sonrasında dile getirmediği gibi kendini yönetme iddiasını da ilk kez dile getirmedi. Yeni bir sürecin ön gününün atakları bugüne işaret edercesine bir süredir gençlik hareketi açısından kendisini bölünme eylemleriyle, Kavaklık Direnişi’nde, Dekan’a sırtını dönen Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle, üniversitelerde faşist işgale karşı direnişlerde, YTÜ’de Millet Bahçesi’ne karşı itirazda, yemekhane eylemlerinde, kendini ortaya koyuyordu. Boğaziçi direnişi tüm bu itirazların niteliklerini içinde barından, başka bir siyasallaşma ve toplumsallık haliyle gençlik hareketinin hak kazanımına, güvenceli gelecek istencine ve bilgi üretim süreçlerinin aktif öznesi olarak üniversite içi mekanizmalarda kendini ifade ve yönetme hakkına yönelen tarihsel bir direniş olarak sürüyor. Öğrenci hareketinin, ilk görev gününde kayyum rektöre aldığı tavra Melih Bulu üniversitenin kapısına kelepçe vurarak cevap verdiğinde daha ilk günden rengini beklendiği üzere açıkça ortaya koydu.

Ya hep beraber ya hiçbirimiz

Kapının kelepçelenmesi yetmemiş olacak ki birçok üniversitelinin eylemin üzerinden henüz gün geçmemişken gözaltına alınmasıyla daha da büyüyen “Üniversiteler bizimdir” sözüne “Akademi biat etmeyecek” sözüyle omuz veren ve Melih’e sırtını dönen akademisyenlerle
akademinin içinden de sesler yükseldi. Üniversitelilerle akademisyenlerin uzun zaman sonra tam bir bütünlük içinde olmasa dahi üniversiteye yönelen saldırı karşısında benzer sözlerle ve ortaklıkla hareket ettiğini görebiliyoruz. Siyasal iktidarın üniversiteye her saldırısında akademik bilgi üretim süreçlerini de kapsayan yönünü düşününce üniversitenin tüm bileşenlerinin ortak itiraz anlarında bu ortaklığı ilerletmek gerekliliği de görülüyor.

Üniversite-sermaye işbirliği, sadece üniversite içi kamusal alanları piyasanın sonsuz saldırganlığına açan bir siyasal iktidar hamlesi olarak değil; iktidarın hegemonya tesisi açısından da üniversiter bilgi süreçlerinin neoliberal patriyarkal kapitalizmin fikrinin üretilmesine ve toplumda yerleşiklik kazanmasına elverişli hale getirilmesine dönük bir hamlesi olarak da gelişti. Hamlenin somut karşılıklarını özellikle AKP’li yıllarda üniversite bilgisinin niteliğindeki dönüşüm ve bilginin üretim süreçlerine akademinin öznelerinin katılım biçimleriyle daha net görmüş olduk. Halk yararına değil sermaye ve AKP yararına bilgi üretilmesi için sermaye ve iktidar temsillerinin dışındakilere alan tanınmayan, tezlerin kabul edilirken ölçek olarak “sermaye için”liğinin ölçüldüğü, liyakatin bu üretimi garanti altına alacaklar lehine hiçe sayıldığı, çemberin dışında kalanların KHK’larla saf dışı bırakılmaya çalışıldığı bir somutluktan bahsediyorum. Yani Melih Bulut sadece kendinden menkul bir intihal hali içerisinde değil; AKP, Melih’i tırnak içine aldığında Melih’in tırnak işaretine de ihtiyacı kalmıyor.

ÜNİAR’ın 197 Rektör üzerinden yaptığı araştırmaya göre; rektörlerin dörtte birinin herhangi bir makalesi yer almıyor, Rektörler en fazla tıp mezunu fakat son 5 yılda ilahiyat mezunu rektörlerin sayısında artış yaşanıyor. Araştırmaya göre on yıl önce hiç ilahiyat mezunu rektör yokken 2016’dan sonra, Türkiye’deki her 37 ilahiyat profesöründen biri rektör oldu. 2016 sonrasındaki atamalardan sonra bazı üniversitelerin yerel ve uluslararası sıralamada geriledikleri de saptanmış. **

Atanmışı atayanın fermanı yakılırken

Özerk-demokratik üniversite mücadelesinin özneleri üniversiteyi AKP ve sermayenin egemenliğinden koparma mücadelesi içinde kendilerini yönetme talebini de ortaya koyarak sadece “atanmışı atayanın” fermanını yakmıyor. Bilimin sermaye yararına değil halk yararına üretilmesi talebi; üniversitenin siyasal iktidardan, egemen ideolojilerden bağımsız olması, tüm üniversite bileşenlerinin yönetimde söz-yetki-karar hakkı talebiyle birlikte öğrenci hareketine pusula olurken memlekette demokrasi arzusuyla direnişi takip edenlere de “başka bir dünya”nın resmini çiziyor.

Direniş tam da böyle bir anda bir süredir gençlik hareketi içinde öğrenci hareketinin gündemlerini basite alan, “üniversite bitti” ifadeleriyle toplumun bilgi üretim merkezi olarak üniversitenin memleketi inşa gücünü ve üniversitenin öznesi olarak üniversitelilerin toplumun dinamik ve kurucu özne olma potansiyelini göz ardı eden yaklaşımlara da cevap niteliğinde. Üniversitelilerin yaşadığı sorunları, kamusal bir kurum olarak üniversitedeki nesnel değişimlerle ele almak yerine gençliğin taleplerini üniversiter niteliğinden bağımsız okuyanlar kalabalıkları gördüğünde şaşırmış, “bitti” dediği üniversiteyi ve üniversite gençliğini “keşfederken” öğrenci hareketinin olanaklarını da “keşfetmiş” olabilir, ne olsa Amerika defalarca keşfedilebilir. Ancak üniversite de öğrenci hareketi de memleketi ve dünyayı tarihin sonundan selamlamaktan hiç geri durmadı. Bu selamın güncel biçimini anlamak içinse satır aralarında dolanmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç olduğunu Güney Kampüs önündeki polis barikatına verilen “Merhaba”dan anlamak mümkün. Gençliğin meşru, militan, kitlesel direnişinin elbette mümkün ve “başka bir dünya” için zorunluluğunu ortaya koyuyor. Üniversitenin “değiştirme” gücünü harekete geçirerek, toplumsal muhalefetin en dinamik güçlerinden birini harekete geçirmek ve bunun için üniversitelilerin ortak aklıyla geliştirdiği örgütlü muhalefet ile ülkedeki siyasi, toplumsal gelişmelerin doğrudan öznesi olması yolunda aramaktan ve denemekten korkmayalım. Bu arayış memleketi yeniden kuracak bir gelecek arayışının parçası ve hatta yer yer öncüsü olarak şekilleniyor.

Gezi’nin sloganlarıyla, ellerinde limonlarla Melih’i karşılayanların kurucu gücüne sırtımızı yaslama ve bu gücü süreklileştirecek gençlik hareketini inşa etme zamanı. Bırakalım son sözü zamanında “çapulcu” dediklerine şimdi “bunlar öğrenci değil terörist” diyen Saraylı söylediğini sansın, konuşmaya vakit yok. Ne de olsa, “…Son sözler yeterince doğru söz söylememiş aptallar içindir.”

* 15 Temmuz sonrasında her şeyde olduğu gibi üniversteye dönük saldırılar da apar topar geliştiği için hatırlatmakta fayda var. 2016’da AKP milletvekilleri TBMM’ye Cumhurbaşkanına doğrudan rektör atama yetkisi veren bir kanun tasarısı getirdi, tasarı muhalefetin itirazları üzerine geri çekildi. Bundan 3 ay sonra yayımlanan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bu uygulama yürürlüğe girdi.
Buna göre, devlet üniversitelerinde rektör YÖK tarafından önerilecek üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanıyor. Vakıf üniversitelerinde ise rektör, mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK’ün olumlu görüş vermesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.

** Boğaziçi: Türkiye’de rektörlük seçimleri 75 yılda nasıl değişti? 2016 sonrası atamalar üniversiteleri nasıl etkiledi?

Bu yazı Öğrenci Kolektifleri ile eş zamanlı olarak yayımlanmaktadır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur