Maskenin öte yanındaki alev: Özen B. Demir ile ‘Pandemi: Salgının Medikopolitiği’ kitabı üzerine…

Virüs, hayli sistemik bir kriz hâline gönderme yapıyor. Dahası, yapısallaşmış bir kriz ahvâlini işaretliyor. Nitekim şimdilerde çok işittiğimiz “imdat freni” saptaması da aynı okumaya dayanıyor. “Birikim rejimi”nin, Marx’ın “doğanın evrensel metabolizması” olarak adlandırdığı metabolizmada nasıl yarılmalara (rift) yol açtığı gerçeği, bugün pandemiyi anlamada kilit öneme sahiptir. John Bellamy Foster’ın geçenlerde dile getirmiş olduğu gibi: “Kapitalizmin kendisi [çağımızın] esas felâket vektörüdür”

Maskenin öte yanındaki alev: Özen B. Demir ile ‘Pandemi: Salgının Medikopolitiği’ kitabı üzerine…

Koronavirüs canlarımızı almakla yetinmiyor, hayatımızı farklı biçimlerde de ele geçiriyor. Bugünlerin mevcut ve yeni eşitsizliklerini -tabiri caizse kirli çamaşırlarını- bir bir ortaya döküyor, kriz hallerini derinleştiriyor, her şeyi ve herkesi çözümsüz kılıyor… Bir 30 yıl sonra yerkürede insanlar hayatta olursa ve biz de geriye dönüp bakacak kadar “şanslı” olursak, bugünler ilk olarak imgelem dünyamızdaki maskelerle, ancak daha derinde koronavirüs ve açığa çıkardığı ve/veya sebep olduğu şeylerle ve hatta virüs, pandemi, karantina, aşı, sokağa çıkma yasağı gibi “şahsına” münhasır bir terminolojiyle hatırlanacak.

Mecburiyetten bu kadar içinde olduğumuz bir süreci anlamak ise başlı başına bir dert. Hem meselenin çok boyutluluğu hem beden/akıl sağlımızda yarattığı tahribat hem de kapitalizme bandırılmamış bir bilimsel zeminin bulunmasındaki zorluk, işleri bizim için iyice zorlaştırıyor. Farklı mecralarda “mesele”nin farklı boyutları ele alan çokça şey yazılıyor. Yazılanların kimisi virüsün toplumsal eşitsizlikleri nasıl belirginleştirdiğini siyasal alandan okurken, kimisi de meseleyi sanki sadece tıp literatürü üzerinden anlamak mümkünmüşçesine okumalar sunuyor.

Ben de geçen aylarda çıkan çalışmasıyla mevcut sınırlı anlamlandırma çabalarını aşan ve bizde “bir de şuradan bak alevi yakan” dostum Özen B. Demir ile Pandemi: Salgının Medikopolitiği* başlıklı kitabı üzerinden COVID-19 günlerine dair konuşmak istedim.

Özen merhaba, salgınının ilk günlerinden itibaren pek çok yazı yazdın, farklı literatürleri takip ettin ve bir hekim olarak acil kliniğinde “virüse karşı cephe”de yer aldın. Kitabının yazımını tamamladığın günden bugüne, koronavirüs, biz, koronavirüsle kurduğumuz ilişkide bir değişiklik oldu mu?

Zannetmiyorum. Kastım şu: Salgın ve nesnesiyle kurduğumuz ilişki, zaman içinde daha “sağlıklı” bir boyuta evrilmedi. Öyle ki pandemi, siyasal alana ilişkin yapısal problemleri de gündeme getirecek şekilde bütüncül bir muhasebenin konusu olmadı. Buna mukabil, sürekli benzer uyaranlara maruz kaldıkça kaçınılmaz biçimde gelişen “önlem yorgunluğu” gibi sosyal psikolojik savruluşlardan pekâlâ söz edilebilir. Yahut da, aklı başında bilim insanlarının bile, karşımızdaki somut başarısızlık emareleri karşısında “Toplum bu kadar sorumsuzsa, elden ne gelir,” minvalinde mırıldanmaya başlamasından… Zaten olacaktı bu. Belki tam da o nedenle, belirsizlik notalarının hayli baskın olduğu salgının erken evrelerinde “ölümcüllük” tonunda çalınan ikaz boruları, toplumsal gövdenin hareket normlarına yahut modus vivendisine dair içgörüler sağlamış oldu. Entelektüel açıdan daha verimli göstergeler barındırıyordu yani. “Kitabın yazımının tamamlanması,” dedin. Esasında bitmeyecek bir projeydi bu; zira kendisini yayımlanan aktüel bilimsel/kuramsal metinler kümesi üzerinden kuran, onlardan beslenerek irileşen “obur” bir metin tasarımı idi söz konusu olan. Takıntılı bir şerh gibi gelebilir bu, ama kendi payıma bu tutumun etik-estetik boyutlarında ısrar etmek istiyorum: Yazımı tamamlanmaz da, yayımlanır hani, Casares ile Borges’in arasında geçen meşhur diyalogda yankılandığı gibi.

Koronavirüs toplumsal yapının kırılganlıklarını/çelişkilerini/karşıtlıklarını da farklı şekillerde ortaya seriyor. Korona eğer bir “kriz” olarak okunacaksa, bu kriz günümüz toplumuna dair bize neler diyor?

Virüs, hayli sistemik bir kriz hâline gönderme yapıyor. Dahası, yapısallaşmış bir kriz ahvâlini işaretliyor. Nitekim şimdilerde çok işittiğimiz “imdat freni” saptaması da aynı okumaya dayanıyor. “Birikim rejimi”nin, Marx’ın “doğanın evrensel metabolizması” olarak adlandırdığı metabolizmada nasıl yarılmalara (rift) yol açtığı gerçeği, bugün pandemiyi anlamada kilit öneme sahiptir. John Bellamy Foster’ın geçenlerde dile getirmiş olduğu gibi: “Kapitalizmin kendisi [çağımızın] esas felâket vektörüdür.” Hâl böyleyken, kavram bulutu içerisinde nüfus politikaları, göçler, yoksulluk, iklim değişikliği, tüketilen/kirletilen su kaynakları, tahrip edilen orman arazileri, yok olan türler, kimyasal gübreler ve tohum tekelleri, nehir yataklarına deşarj edilen fabrika atıkları, sular altında kalan vadiler ile verimli tarımsal üretim alanları, madencilik ve enerji santralleri, fosil yakıtlar, gaz emisyonları, “biyo-karbüran”lar, karbon ayakizi gibi bir dizi değişkenin yer aldığı bütünsel kavrayışlı bir eleştirel toplumsal ekoloji tartışması üzerinden birikim rejimini işaretlemek, birer “politik soyutlama” olmanın çok berisinde, bilimsel anlamda son derece isabetlidir. Öte yandan ekoloji tartışması, politikayı işaretlediği ölçüde anlam kesbeder. Sorunu bu biçimiyle teşhis ederek neoliberal kapitalizmi duruşmaya çıkarmak, bir iktisadîleştirme hamlesinden ziyade, tam da antagonizmanın nereden koordine edileceğine ilişkin bir politikleştirme hamlesidir. Yoksa, büsbütün bir “uygarlık krizi”nin tam ortasına tepetaklak yuvarlandığımız açık. Hatta o kadar ki, politik ajanda bir kenara bırakılacak olursa, moderniteyi ayrıcalıklandırmadan, pandeminin ucu ta Neolitik’e dayanan bir kriz uygarlığını güçlü biçimde idrak etmemize yol açtığından bile söz edebiliriz.

Söylemler düzeyinde bir şey sormak istiyorum. Sağlık Bakanı her gün attığı tweetlerle biz ve virüs ikiliğinden bahsediyor. O ve daha nicesi “virüsle savaş” ifadesini kullanıyor. Sence “virüsle savaş” ne anlama geliyor?

Virüsler, bakterilerden ya da insan hücrelerinden daha “mikrop”, daha “düşman” değildirler. Virüse amaç atfedilemez. İlle atfedilecekse denebilir ki, doğanın o dehşetengiz nötralliği içinde, sadece çoğalmak isterler. Bulaşıcı hastalıkları muharebe modeli üzerinden düşünme refleksi, “canlılığın özü” hakkında yanılmaktan başka bir şey değildir. Ancak bu hep böyle olmuştur. Hele ki ulus-devlet paradigmasında, bu kavrayışın ideolojik bir “biz” muhayyilesi istikâmetinde daima yeniden-üretilmiş olduğundan bahsedilebilir. Bir bakıma modernitenin karakteristiklerindendir. Öyle ki 19. yüzyıldan itibaren mikrobiyolojik gelişmelerle, yani tıbbî düşünüşte çığır açmış olan ve bu anlamda rahatlıkla modern tıbbın mihenk taşı olarak nitelendirilebilecek olan “mikrop (germ) teorisi”nin 1870’lerde ortaya konmasıyla birlikte şekillenen “iç/dış” hudutları ve “dost/düşman” ayrımı üzerinden kavranan beden siyaseti (body politics) gerçeği ve yine siyasal alanın bu minvalde tahayyül edilmesi, toplumsal bedene sirayet eden dışsal hastalıklar söylemi… Kuşkusuz 19. yüzyılda değiliz. Ne ki, sonraki bilimsel-kavramsal yenilikler (homeostasis, otoimmünite, vd.) içsel devinimleri ve adalet/nizam problemlerini “dışarı”ya açmış oldu; bir bakıma “içsel” olanı bu kez “dışsal” olana tahvil/tercüme ederek “içeri”yi yeniden-üretti (domopolitics). 19. yüzyıl Osmanlı dönemindeki kimi metinlerde bile (örnekse Ziya Paşa’da, butlân/bâtıl, fesad/fâsid gibi kavram setleri üzerinden) bunun izlerini sürmek mümkündür. Bu olgunun kendisi ise, bizlere siyasalın ontolojisine dair olarak da bir şeyler söyler. Örnekse Charles Taylor, o klasikleşmiş eserinde (Modern Toplumsal Tahayyüller, 2003) tartışmak istediği üç toplumsal tahayyül biçiminden biri olarak, “[k]ilit kavramlar niteliğindeki sağlık ve hastalıktan hareket ederek kendimizi birer organizma olarak görmemize çok benzeyen” bir toplumsal tahayyülden söz açar: “Gerçeklik âtıl görülmez, normal bir biçim tarafından şekillendirilmiş gibi anlaşılır; bu normal biçim tıpkı sağlıklı bir insan bedeni gibi, uygun şekli karşısında takınılan belli bir mesafenin sınırları içinde kendini sürdürebilir, fakat bu sınırların ötesinde yıkıma doğru iterler.” Kaçınılmaz biçimde çağrışıyor: Meşum “havuz medyası” ve kalemşorları; Mart ayı başlarında, virüsün yayılışını gösteren kızıla boyanmış gezegen haritasında Türkiye henüz “beyaz” kalan nadir ülkelerden biriyken, bununla ilgili sitayişlerle dolu kültürel idmanlarını yapmakta olan, “Uzakdoğu’nun beslenme alışkanlıkları ile Batı’nın tuvalet alışkanlıkları” gibi gündelik yaşam pratikleri üzerinden özgüvenini cilalayarak “Müslümanlık”ı işaretlememiş miydi?

Koronavirüse dair bir çalışma yapacak olsaydım sanırım istatistikler üzerine olurdu. Vaka/hasta sayıları, düzleşemeyen eğriler, test sayıları, doluluk oranları (önümüzdeki aylarda alınan, uygulanan aşı sayıları muhtemelen)… derken, sence bu süreci istatistik üzerinden okuyabilmek mümkün mü ya istatistik bize ne söyleyebilir?

İşte, manzaradan parçalar: Bir tür sayısal diktatörlüğü (chiffrocratie) veya “metriklerin zulmü” denilen şeyi anımsatırcasına, nümerik veri yığınına ve onları görselleştiren grafiklere bağımlılık, Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu’nun toplandığı duyurusunu müteakip dört gözle beklenen istatistik açıklama programları… Bu anlamda Mike Davis, ortaya çıkan sonucun bir “rakamlar kaosu” olduğunu yazarken hiç de haksız değildir. Diğer yandan, iyi biliyoruz: Etimolojisi ile sicili yeterince (Statistik/StaatState) ortada olan istatistik, “nüfus” kavramı dolayımıyla biyopolitik bir görevi yerine getirir; siyasal iktidarın merkezî kapasitesinin oluşumu ile bu iktidarın yayılımı arasında bir köprü vazifesindedir: Foucault onun devletten topluma yönelen pozitif bir siyasal teknoloji olduğunu bildirir. Yine Ian Hacking’in bizlere ustalıkla bellettiği gibi, bir olgu hakkındaki istatistiksel sayılara kendi başlarına açıklayıcı bir statü atfedildiğinde; ortalamalar, dağılımlar ile dolup taşan çizelgelerin sapmaları görünür kıldığı (kriminoloji) ne kadar vâkiyse, istatistiğin önümüze açtığı norm projeksiyonunun, sosyal mühendislik projelerine öykünürcesine bir model/şablon türetmesi (demografi) de o ölçüde vâkidir. Dolayısıyla salgın esnasında dört bir yana saçılan “sayılar”ın, zaten büsbütün biyopolitik olan karakterlerini gözler önüne sermesini bir düşünsel fırsata çevirmek gerekir: Vaka ve ölüm sayıları, bir araya gelmesi yasaklanan kalabalıkların azamî sayısı, sosyal mesafe metrajı, tecrit veya karantina gün sayıları, hastanelerin ihtiyaç duyduğu solunum cihazı sayısı, iptal edilen uçuş sayısı, kamunun bağışıklık kazanması için kullanılacak aşının kullanılmaya başlanmasından önce geçecek ayların ya da yılların sayısı, tecridin gözlenmesi için seferber edilmesi gereken güvenlik personeli ya da drone sayısı, yine “felâket kapitalizmi”nin meşum mantığına göre yaratılabilecek iş yahut fırsat sayısı, o arada sökün eden ve “yan hasar” (collateral damage) olarak nitelenebilecek “borsa değer kayıpları” gibi başkaca sayılar… Nihayet, belli biyomedikal tezlerin ne tür siyasâlarla eklemlendiğine bakmamız, zahirî söylemlerin ötesine hamle yapmamız gerektiği çok açıktır. Dahası bilimi bir tür kaba istatistik kumkumalığına indirgeyemeyeceğimiz için de, Žižek’in şu sorusu çok haklıdır: “Koronavirüs salgınıyla birlikte tetiklenen ilginç bir soru da şudur, üstelik de benim gibi istatistik uzmanı olmayan biri için: ‘Veri’nin bitip de ‘ideoloji’nin başladığı yer neresidir?” Gerçekten de “teknokratik” bilim erbabının işkillendirici söylemlerini veya kendiliğinden ideolojilerini eşelemek gerekebilir. Kitapta bu boyuta genişçe yer verdim. Tabii son tahlilde, tıbbî/bilimsel alanla girilen dostâne bir diyalogun uzantısı olarak… Bu diyalog, bir bakıma belirsizliğin, sayısız bileşenden oluşan polinomik bir denklemin bizatihi “nemrut bilim”e düştüğü şerhteki özgürleştirici ufukları, cehaletimizin derinliği ve yaygınlığıyla olan bu âni yüzleşmedeki kifayetsizliğin imâ ettiği ignoramus etiğinin yaşamsallığını anımsatma gayretidir. Beri yandan meramım o ki, sofistike bir “komplo teorisyenliği” mantığını çalıştırarak, bilgi yahut hakikat hakkının peşine düştüğünü sanmanın “solculuk” zannedildiği bu ahvâlde, toplumsal eşitsizlikler ile ilgili apaçık olan birtakım ârâzların, salgına ilişkin “rakam fetişizmi” ile kolaycı istatistikî mülâhazalar, nihayet vasat önermeler, safsatalar ve muhtelif tezvirat ile dolup taşarak boğulduğunu görmemiz gerekiyor. Siyaset, muktedirin gündemleştirdiği rakamlarla ilgili analitik bir şey değildir. Aksine, şimdinin antagonizması üzerinden hareketlenen, geleceğe ilişkin (prospektif) bir yaratma ve yapma kudretidir; öyle değil mi?

Korunma, kapatılma, karantina… İlk günlerden itibaren Foucault yaşasaydı bugünlere dair neler söylerdi diye merak ediyorum. Foucaultcu bir okumayla bugünleri nasıl anlayabiliriz?

Foucault yaşasaydı… Bilemiyorum doğrusu. Ancak şunu biliyorum: Fransız düşünür, sanılanın aksine, bilimsel pratiğin kendi metodolojik olgunluğunu yakaladığı doğalcılıktan (naturalism) ayrı durmaz. Nitekim bir mülâkatında, Brezilya’da enfeksiyöz hastalıklarla ilişkili sağlık problemlerinin yüksek oranıyla ilgili olarak, ironiyle karışık doğalcı bir cümle sarf eder: “Parazitler, ne kadar ‘tıp-karşıtı’ olsak da, vardır; parazitler ortadan kaldırılabilir.” Şimdilerde öyle görünüyor ki aslî meselemiz, “yaşatmak”tır. Nitekim anımsarsanız, Roberto Esposito da sözü oradan devralıyordu… İnsan türünü tehdit eden mikrobik ajanların beklenmedik istilâsı, modernite ahvâlinde her zaman olduğu gibi, biyomedikal bilimlerin o ezelî meşruiyetini konsolide eder. Kamu sağlığı bileşenleri, bu kez bir “olumlayıcı” biyopolitik müdahâle adına ve “türün selâmeti” lehine söz alarak karşımızdadır. Dolayısıyla hâlihazırdaki gelişmeler karşısında biyopolitik alet çantasına el alışkanlığı ile müracaat edilmesi gayet anlaşılır bir durumdur, ve nitekim Fransız felsefeci Bernard-Henri Lévy’nin yakınlarda çıkardığı The Virus in the Age of Madness başlıklı kitabın (Yale University Press, 2020) ilk bölümü, “Dön Geri, Michel Foucault – Sana İhtiyacımız Var!” başlığını taşıyordu. Öte yandan pandemi ile açığa çıkan toplumsal-siyasal fenomenleri biyopolitik bir örüntüye oturtma adına girişilen kuramsal argümantasyon, sanılanın aksine görece az niceliktedir. Bir kaba ampirik gösterge şudur: Ağırlıklı olarak İtalyanca kuramsal metinlerin derlendiği, ama ona ilaveten İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve yine çok sayıda İngilizce metnin de periyodik olarak toplandığı bir platformda (Thomas Project) Şubat ayından Haziran ayı başına kadar mevcut olan 2000’i aşkın sayıdaki (çoğu teorik) metinler arasında, başlığında ve ilk cümlesinde “Foucault” ve/veya “biyopolitika” sözcüğü taşıyan metinler (yalnızca) 50 civarındadır.

Geçen kendi arasında konuşan iki kişiye kulak misafiri oldum. “Ben aşı olmam. İçinde ne olacağı belli değil. Niye güveneyim ki?” diyordu biri ötekine. Sence bu pandemi açısından aşı ne anlam ifade ediyor? İşler bu noktaya gelmişken, tamamen ücretsiz olması gereken aşı için en iyi ihtimalle “bir kahveden daha ucuz olacak” varsayımları rahatsız edici değil mi?

Muhakkak rahatsız edici. “Bedavadan biraz pahalı” diye espri mi yapacağız şimdi? Bir salgının piyasalar tarafından fiyatlandırılması kadar sakil ve saçma bir şey bu… Aşı gibi, müşterekler (commons) ve dışsallıklar (externalities) kategorisinin aslî ögesi olan bir teknoloji için para, kâr, temellük silsilesinden bahsetmek utanç verici. Meşhurdur: 1953 yılında Jonas Salk, başarıyla yürüttüğü çocuk felci (polio) aşı çalışmaları sonucunda aşının patentini alıp almayacağı konusunda sorulan bir soruya, “İnsanlığa ait, patenti yok diyebilirim. Güneşi patentleyebilir misiniz?” diye karşılık vermişti. Bugünden bakıldığında gerçekdışı bir hülyâ gibi… Aşı karşıtlığı ise, sonuçları itibarıyla hayli yakıcı olduğu kadar, nedensel örüntüsü açısından oldukça girift ve çetrefil bir mesele. Hangi sosyokültürel bağlam içinde şekillendiği özellikle önemli. Şöyle örneklemeye çalışayım: Netflix yapımı Pandemic: How to Prevent an Outbreak (2020) belgeselinde resmedilen figürler arasında, Demokratik Kongo’da, Goma ve Butembo’daki Ebola ile mücadele ekibinin başındaki DSÖ (WHO) görevlisi Dr. Michel Yao’nun çalışmaları özelinde sağlık merkezlerine saldırılar, tepkisel çıkışlar, Afrikalılar arasında yaygın olan “istilâ” söylemi ve güvensizlik meselelerine değiniliyordu. Gerçekten de uluslararası sağlık hizmet sunuma ilişkin bu tür sosyokültürel karmaşalar, Batılı biyomedikal değer dünyasına ve onun aksülâmeli olarak kolonyal işgâllere ilişkin Afrikalı kolektif belleğe, bir o kadar da salgının ve küresel yardımların alımlanma biçemlerine gönderme yapar. Basitçe, mezkûr belgeselin bu kez dördüncü bölümünde resmedilen Oregon’daki (ABD) aşı karşıtlarının o sinir bozucu şovuna tanıklık ettiğimiz açık oturumdaki (public hearing) tartışmalar ve orada “riski azaltmak, hazzı çoğaltmak” istikâmetinde performe edilen neoliberal kanaat teknisyenliği ile, Afrika’daki aşı karşıtlığı asla eşitlenemez. Aşı karşıtlığının işaret ettiği kültürel/siyasal dolayımlar, yukarıda sorduğun bir sorunun yanıtında bahsi geçen teknokratik retorikle, “Bilime göre”, “Bilimin dediği”, “Bilim söylüyor” gibi majüskül içeren rasyonalist söz kalıplarıyla alt edilecek kadar yüzeysel değildir maalesef. Toplum sağlığı açısından bedeli ne kadar ağırsa, aşı karşıtlığını üreten koşulların kılcalları da o kadar derin. O kadar ki, bu söyleşinin kapsamını aşıyor…

* Özen B. Demir, Pandemi: Salgının Medikopolitiği – COVID-19 Kronikleri, NotaBene Yayınları, 2020.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur