Komünizmin diyalektiği

Tarihte ve hayatın çetrefil akışı içinde "saf altın" arayışına çıkmak ile mikrokozmoslara hapsolan "devrimsiz devrimcilik" arasındaki bağ üzerine ne kadar düşünsek azdır

Komünizmin diyalektiği

Uzunca zamandır kendimce önemsediğim bir meselenin peşinden koşuyorum, hangi konuda yazsam, onu yazıyorum aslında. Sosyalist hareketimizin “ciğerlerini açması”, “dünyayı kucaklayan” bir teorik-pratik ufka sahip olması gerektiği inancındayım. Öyle değil miyiz peki? Değiliz. Ve bu durumla barışık da olmamalıyız.

Öyleyse canımızı yaksa da kendimizi teşrih masasına yatırmaktan geri duramayız.

I. Sentez

İnsan türü verili bir dünyaya doğar. Verili, nesnel, materyal dünyanın üç düzlemi vardır: 1) Kâinat/ doğa, 2) toplumsal bir varlık olan insanın maddi üretim güçleri ve tarzı, 3) insanın yarattığı ikinci doğa olarak da tariflenen kültür (ki maddi üretim tarzlarını da içerir), ya da daraltılmış olarak fikirler, dil, din, mitler, idealar, sanat-estetik, tüm bir maneviyatı kapsayan üstyapılar alanı.

Bu sonuncu alanın altyapıya bağlı fakat karmaşık bir şekillenme dinamiği vardır. Dünyaya yeni gelen bir insan yavrusu tüm bu materyal ve nesnel yapının içine doğar ve onlar sayesinde biyolojik bir tür olmanın sınırlarını aşar, “insan” olur. (Ya da diğer türlerden farklılaşır diyelim.)

Modern komünizm, insanlık tarihi boyunca -ki son beş-altı bin yılı sınıflı toplumlardır- altyapı ve üstyapıyı kapsayan materyal/nesnel birikimi sınıfsız topluma ulaşma görüş açısıyla diyalektik bir analize/işleme tabi tutarak önce bir teori olarak kendini kurar; sonra da eylemli olarak son sınıflı toplumu devirmeyi, başarılı olduğunda da yeni toplumun inşasını hedefler.

Komünizm böylesine kapsamlı bir birikim ve sentezin ürünü olabilir ancak.

Son beş bin yıldaki birikimlerin ezici çoğunluğu sınıflı toplum gerçeğiyle “lekelenmiştir”, başka türlüsü mümkün ol(a)madı ne yazık ki. “Saf komünizm” peşinde koşanlar ya tüm bu birikime kirli diye sırt dönmek ya da vahiy saflığında -ki vahyin saflığına da ancak müminler inanır- bir komünizmi yeryüzüne indirmekle yükümlüdürler. Daha ilk bakışta idealizm nasıl sırıtıyor değil mi bu “saflık” arayışında? Halbuki bu saçmalık kendini tutarlılık, sıkı devrimcilik olarak sunmayı ve ne yazık ki etkili olmayı başardı genellikle; ezcümle vasatın iktidarı!

Marx’a “vahiy” gelmedi. Teorisini verili dünyanın birikimlerinden yaralanarak kurdu. Üstelik “Marksizm’in üç oluşturucu öğesi, üç bileşeni” olarak tanımlananlardan ikisi “kirli” bir cephanelikten alındı; elbette işleme tabi tutularak, oldukları gibi değil. Lenin, Marksizm’in üç oluşturucu öğesini “İngiliz ekonomi politiği, Alman felsefesi, Fransız sosyalizmi” olarak tanımlıyor. Ütopyacı yönleri eleştirilse de Fransız sosyalizmi bizimdir, onu dışta bırakalım.

Peki ya diğerleri?

İngiliz ekonomi politiği bildiğimiz burjuva iktisattır; “bırakınız yasınlar, bırakınız geçsinler”ci Adam Smith ne zamandır sosyalist kabul ediliyor ki?

Alman felsefesinin doruğu ise Hegel’dir. Hegel’in bütün felsefi çalışmasının amacı/ekseni, “tinin yeryüzündeki cisimleşmiş ifadesi, en yüksek tezahürü olarak zuhur edeceğine inandığı Alman birliği-devletinin inşasına” hasredilmiştir. Bunun komünizmle bir alakası var mı? Hegel’in siyasi tavrını Bismak’çı Prusya militarizmiyle, hatta Nazi imparatorluğuyla ilintilendirenler, komünizmle zorlama bağ kurmaya çalışanlardan daha haklıdır: Arzu ettiği bu muydu bilinmez ama Hegel’in “tini” Alman devletinin bu biçimlerinde ifadesini buldu nihayetinde.

Peki Marks bunları oldukları gibi mi aldı? Marksizm bu gericiliklerin basit, eklektik toplamı mıdır?

Elbette hayır!

Hegel’in gerici/idealist bir yapı içine gömülmüş diyalektiğini -ki diyalektik Hegel’le başlamadı- çekip aldı ve onunla diğer “materyalleri”; İngiliz ekonomi politiğinin kapitalist toplumun işleyişine ilişkin -burjuva ideolojik mistifikasyonla gölgelenmiş- değerlendirmelerini ve son olarak ütopyacı sosyalizmin birikimlerini işledi. Sonuçta bütün “girdilerden” izler taşıyan, fakat hepsinden farklı bir sentez olan modern/Marksist komünizm teorisi doğdu. Yani bir bakıma iki Hidrojen ve bir Oksijen atomunun bireşiminden bambaşka bir maddenin, suyun oluşması türünden bir tepkime/sonuç çıktı ortaya sosyal bilimlerde. Marks’ın kurduğu yapıyı; tarihi, günceli ve geleceği inşa eylemini komünizmin diyalektiği görüş açısıyla değerlendirme/işleme yönelimi olarak tanımlayabiliriz. Yönelimdir çünkü tamamlanmamıştır ve tamamlanamaz. Tamamlanan her şey hayat döngüsünün sonuna varır, Marksizm de tamamlandığı gün ölür. O halde eleştiriye, özellikle de “kendi kendisini eleştiriye” açık olmak Marksizm’in doğasına içkindir; başka türlü Marksizm olamaz, olsa olsa “seküler bir din” olur.

Ve maalesef bu hale düşürüldü Marksizm…

Ezcümle, “topraktan saf/külçe altın halinde komünizm çıkarma” beyhude çabaları üzerine yukarıda anlatılanlar vesilesiyle bir kez daha düşünmek yararlı olacaktır.

II. Mikrokozmos

Bayağı birikimli, sofistike görünümleri üzerinde de durmak mümkün bu “dinsel Marksizm’in”. Kalsın. Marksizm tüm varlığıyla pratiğe/eyleme yönelen bir dünya görüşüdür. Ve örgütlerimiz haklı olarak, kendilerini eylemli Marksizm’in cisimleşmiş ifadesi olarak kabul eder; yer yer de “sahadaki diğer her şeye” burun kıvırırlar; haksız olarak. Keşke Marksizm’in eylemli ifadesi ya da eylem halindeki Marksizm (praksis) olma iddiası ile Marksizm-Leninizm’in hakkını vermek aynı şey olabilseydi…

Sektlere daraldık ve sekt olmak zaman içinde öylesine iliklere işledi ki, örneğin hapishanelerde bazı gruplar, komşu sektin yayın organını yöneticiler dışındaki kitlenin okumasını dahi “hoş karşılamadılar”. Yasaklanmasa da pek makbul bir davranış sayılmadı “önüne geleni okumak”. En kötüsü de insanların zaman içinde meraklarını yitirmeleridir… Ve hiç de sadece hapishanelerle sınırlı bir “pratik” değildir bu. Uluslararası komünizmin farklı ekollerine mensup sosyalistler diğer ekolün (ki hepsi de SSCB, Çin, Arnavutluk, Küba gibi devrim yapmış sosyalist ülkelerdir) zengin dersler içeren pratiğiyle (materyal dünyanın üstünden atlanamaz gerçeğinin bir yönüyle) ilgilenmediği gibi, bunların ülkedeki temsilcisi akımların ne dediği ne yaptığıyla da ilgilenmez hale geldiler. Yer yer horoz dövüşünü andıran polemikler hariç tabii, bunlar hararetle okunur. Küçük burjuva, revizyonist vb. türden kodlamalar yeterli oldu koca tecrübeleri tanımlamak için. Envai çeşit tecrübeden, birikimden öğrenme merakı öldü. Ya materyal dünyaya gözlerini kapatan rafine bir idealizm vardır burada; ya da komünizmin diyalektiğinin sağladığı görüş açıklığıyla her tür materyalin/tecrübenin içine girip, komünizm için donanarak çıkılabileceğine inanmayan bir özgüvensizlik. Ve tüm bu idealist, özgüvensiz ölçütler “çizgide tutarlılık” olarak kabul görüyor on yıllardır; insanın aklına batmamak için dik duran aristokrat görüntüsü geliyor ama nezaketsizlik olmasın, aklımızdan kovalım bu netameli imgeyi. Koca koca akımlar kendilerini, kendi elleriyle inşa ettikleri ideolojik mikrokozmoslara hapsettiler yıllardır ve bunun pek tutarlı bir iş olduğuna inandılar. Dünya artık o mikrokozmoslara sığabildiği ya da oradan görülebildiği kadardır; ötesi gereksiz, hatta varlığı bile şüpheli! Öte yandan o mikrokozmosların “konforuna” alışıp, idare edip gitmek de mümkün; dışardan nasıl göründüğüne, hayattaki rolüne, işlevine aldırmadan fildişi kulelerden yıldırımlar yağdırmak da.

Sonuç olarak tarihte ve hayatın çetrefil akışı içinde “saf altın” arayışına çıkmak ile mikrokozmoslara hapsolan “devrimsiz devrimcilik” arasındaki bağ üzerine ne kadar düşünsek azdır…

III. Umut

Bu ağır tablodan sonra kapatalım mı defteri, bu kadar mı? Hayır! Mikrokozmosların içinde veya dışında, umudun birinci kaynağı dövüşenlerdir. Türkiye’nin sosyalist birikimi, kendini kötürümleştiren daracık ölçüleri parçalayıp aşacak potansiyellere sahiptir. Yine de faşizmin iyice boğuculaşan kara dumanını dağıtacak sosyalist fırtına hayali sabırsız kılıyor insanı. Zayıflıklarımız bir an önce geride kalsın diyedir kendimize karşı acımasızlığımız, bu yazılar, tartışmalar…

Elbet dağıtılacak bu abluka ve elbet bizim sokağımıza da bayram gelecek!


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur