Zavallı Erdoğan, zavallı damat, zavallı muhalefet

Burjuva siyasetin kurallarıyla sahaya çıkılan ve devletin onarımına aday olanların yarıştığı parlamenterler liginde, kapatılamayan bir boşluk oluşuyor. Sosyalistler açısından bu boşluk, yerleşilebilecek bir alanı değil düzen siyasetinin, seçim gibi “olağan” yollarla kısa sürede çözülemeyecek hakiki bir krizini işaret ediyor

Zavallı Erdoğan, zavallı damat, zavallı muhalefet

Ekonomide, pandemide ve dış politikada frenler patlayınca evvela bir “Allah-u Ekber!” nidası yükseldi. Saray’dan çıkıp önce Ayasofya’yı ve memleket sokaklarını, sonra Fransa sokaklarını, en son da İzmir’deki enkazları dolaştı. Uzun süre muhalefet karşısında Türkiye-Erdoğan eşitlemesiyle yani “Erdoğan’ın hasmı tüm Türkiye’nin hasmıdır” mantığıyla bir düşman hukuku işleten iktidar aklı, sıkışmanın daha da şiddetlendiği bir anda savunma ve saldırı hattını Erdoğan-İslam eşitlemesiyle “Erdoğan’ın hasmı din/İslam düşmanıdır” diye şekillendirmeye çalışıyordu sanki. Ayasofya ve Kariye müzelerinin camiye çevrilmesi; Erdoğan’ın, Avrupa’yı ve özel olarak da bir süredir gerilim yaşadığı Fransa’yı İslam’a saldırmakla itham etmesi; Diyanet’in iç ve dış politikada bugüne dek hiç olmadığı kadar seferber edilmesi… Temmuzdan bu yana birbirini takip eden ve yorumcuların yer yer eldeki son kozun oynanması olarak değerlendirdiği bu hamleler esnasında duyduğumuz “Allah-u Ekber!” nidası, anlaşılıyor ki bir tehdit değil imdat çığlığıymış; yaşadığı çok boyutlu sıkışma karşısında manevra alanı tükenen ve hızla duvar(lar)a doğru ilerlediğini gören adamın imdat çığlığı.

***

Ekonomide bir yandan küçük ve orta ölçekli sermaye ile büyük sermayenin beklentileri arasında, bir yandan da genel olarak sermaye ile kendi seçmenlerinin de önemli bir kısmını oluşturan emekçilerin beklentileri arasında sıkışan Erdoğan, Merkez Bankası rezervlerini eriterek frenlediği ekonomik çöküşü artık erteleyemez hale geldi. Fren niyetine kullanılan rezervler erimişti.

Erdoğan, TL’nin hızlı değer kaybı ile alametleri herkes açısından görünür olan kıyamet karşısında, piyasa tanrılarına iki kurban verdi. Kurbanlar da Erdoğan’ın dediklerini yerine getirmekten başka pek bir günahı olmayan Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal ile Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’tı.

“Allah-u Ekber!” ile başladık, Albayrak’ın son ve belki de en anlamlı sözü “Allah sonumuzu hayreylesin” ile devam ediyoruz.

Albayrak’ın kurban verilmesi ile TL’deki düşüşün frenlenmesi piyasa tanrılarının öfkesinin dindiğine bir işaret midir yoksa Merkez Bankası’nın yeni faiz kararını açıklayacağı 19 Kasım öncesinde yine bir spekülasyona mı şahit olunmaktadır, birkaç güne göreceğiz.

***

Herkes meselenin bir şahıs meselesi olsa bile onun da Albayrak değil Erdoğan olduğunun farkında. Ama mesele de zaten şahsi değil yapısal bir mesele. O nedenle Erdoğan bütün günahı damada yıkıp sermayenin, liberallerin ve hatta sağıyla soluyla parlamenter muhalefetin özlemle andığı o ilk dönemine dönmeye niyet etse bile dönebilecek durumda değil. Acı gerçek şu ki Erdoğan’ın hem bütün sermaye fraksiyonlarını tatmin ettiği hem de kendisini iktidarda tutacak bir kitle desteği üretebildiği para bolluğu uzun süredir yok.

Ama diyeceksiniz ki muhalefet de para bolluğunun olmadığının farkında; “hukuk devleti”, “liyakat”, “şeffaflık”, “öngörülebilirlik”, “demokratik reform”, “kurumsallık” istiyor… Gördük ki o kadarını Erdoğan da diyebiliyor. Geçici süreliğine de olsa piyasa “işte bu” diyor, böyle muhalefet yapmanın anlamsızlığı kendini gösteriyor.

Kasası boşalmış bir ekonomi, kontrolden çıkmış bir pandemi ve Trump’ın kaybetmesi ile buzluktan çıkan uluslararası dosyalar karşısında Erdoğan’ın eski manevra aralığı daralmış durumda.

Ekonomide “makas değişikliği” iddiası lafta kalırsa kısa süreli aranın ardından serbest düşüş devam edecek. Büyük sermayeden yana tercih yaparsa, yani “Yaşadığımız kritik dönemin ruhuna uygun şekilde gerekirse devlet ve millet olarak fedakârlık yapmaktan, acı da olsa doğru reçeteleri uygulamaktan kaçınmayacağız” sözünün gereğini uyguladığında ise hem emekçileri hem de düşük faizli krediye muhtaç küçük ve orta ölçekli sermayeyi karşısına alarak, bir yandan kitle desteğini eritecek bir yandan da sağ içi parçalanmayı derinleştirecek bir ortamı elleriyle hazırlamış olacak.

ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’la anlaşmazsa Trump’ın beklettiği dosyalar karşısına çıkacak; anlaşırsa, Rusya ile birlikte bulunduğu çatışma alanlarındaki (Suriye, Libya, Azerbaycan) konjonktürel partnerliğe son verip ya geri çekilecek ya da çatışmayı göze alacak.

Pandemi karşısında gerçek önlemler alsa, bu durumu telafi edecek para olmadığı için yeni bir ekonomik daralmaya davetiye çıkaracak, almasa daha beter bir toplumsal krizin gelişini seyredecek.

Erdoğan’ın bugünlerde büründüğü kılıktan bir farkı olmayan Ali Babacan’ı handiyse müstakbel ulusal mutabakat hükümetinin ekonomi bakanı ilan eden CHP’nin bu sıkışmadan gerçek anlamıyla istifade edebilmesi pek mümkün görünmüyor. Aynı kategoride olmamakla birlikte, ABD savaş partisinin kıdemlisi ırkçı Joe Biden’dan “barışçı ve etik” dış politika beklediğini ilan eden HDP’nin reel politik beklentilere sıkışmışlığı da iç açıcı bir manzara sunmuyor.

Bu, söz konusu muhalefet partilerinin yöneticilerinin basiretsizliği ya da beceriksizliği ile değil burjuva siyasetin muhalefet için çizdiği sınırlarla ilgili bir şey. İşte o sınırlar içinde AKP’yi tarihinde ilk kez yüzde 30’un altında gösteren anketler, parlamenter muhalefette bir yükseliş tespit edemiyor.

***

Burjuva siyasetin kurallarıyla sahaya çıkılan ve devletin onarımına aday olanların yarıştığı parlamenterler liginde, kapatılamayan bir boşluk oluşuyor. Sosyalistler açısından bu boşluk, yerleşilebilecek bir alanı değil düzen siyasetinin, seçim gibi “olağan” yollarla kısa sürede çözülemeyecek hakiki bir krizini işaret ediyor.

Kadın mücadelesinin, militan işçi direnişlerinin ya da halktan insanlar ile devletin temsilcilerinin spontane karşı karşıya gelişlerinde dile gelen tepkilerin, öz varlıklarının çok ötesinde ses getiriyor olmasının bir sebebi bu boşluk. Diğer sebebi ise, yine bu kapatılamaz boşluğun açıklamalarından biri olan, örgütsüz ve proleterleşmiş Türkiye gerçeği ve keskinleşen sınıfsal çelişkiler.

Bir yanda burjuva siyasetin krizi diğer yanda rekor işsizlik, milyonlara dayatılan sefalet ücretleri, kışı battaniye altında geçirten faturalar, eğitimdeki çöküş, işçi sınıfını ve onunla birlikte bütün toplumu hastalığın ve ölümün pençesine iten pandemi yönetimi, kadına yönelik şiddet, köylülere ve doğaya adeta savaş açan maden ve enerji şirketlerinin devlet destekli talanı, acı reçeteler ile daha da tahammül edilemez hale gelecek olan toplumsal eşitsizlik…

İşçi sınıfının bağımsız çıkarları doğrultusunda bir devrimci halk muhalefeti yaratmak isteyenlerin mütevazı girişimlerine büyük çarpan etkisi sağlayacak bir kriz ortamındayız. Bu ortamı Gezi, 10 Ekim ve 15 Temmuz sonrası yenilgi yıllarının yaşattığı reel politik zehirlenmeyi, sınıf siyasetinden uzaklaşmayı ve özgüven kırılmasını aşmak için değerlendirebiliriz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur