Trump’tan Biden’a değişmeyenler – Slavoj Zizek

Şöyle bir paradoksla karşı karşıyayız: 'ilerici' kanadın zaferi aynı zamanda onun mağlubiyetini getirecek ve bugünkü çıkmaz 2024'te Trump'a yeniden kazanma şansını verecek. Öyleyse Trump'ın bu kez yenilmesi üzerine asıl şu soruyu sormak gerekir: nasıl oldu da halkın yarısının desteğini alabildi?

Trump’tan Biden’a değişmeyenler – Slavoj Zizek

Aşağıda okuyacağınız metin Profesör Slavoj Zizek’in Russia Today’de 27 Ekim 2020 ve 9 Kasım 2020 tarihlerinde ABD seçimleriyle ilgili yayımlanan iki makalesinin toplamıdır.

Biden Trump’ın insan yüzüdür, her ikisi de aynı düşmanı beller

ABD seçimleri sonrasında kamuoyunda yankılanan şiddet tehditleri liberal demokrasinin sınırlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Dahası her iki adayın da sol “aşırılığı” hedef alması, liberal fırsatçılığın en iğrenç örnekleri olarak karşımıza çıktı.

The Guardian’dan Ed Pilkington 14 Ekim’deki yazısında seçim süreci içinde popülist tepkinin farklı türlerinin bir birleşik cephe oluşturma eğilimine girdiğini saptıyordu: “Silahlı siviller, pandeminin bir palavra olduğunu iddia eden komplo teorisyenleri ve aşı karşıtları ile birlikteliğini pekiştirdi. Bu eğilim, seçim günü bir kargaşanın patlak vereceğine yönelik kaygıları artırmıştı. Haftasonuna gelindiğinde hükümet karşıtları ile bilim düşmanlarının bir araya gelmesiyle oluşan ortak propaganda platformu tarihin en geniş milis grubunu ortaya çıkardı.”

Bu bütünleşme üç ayrı boyuta sahipti: komplo teorileri (örneğin pedofil, ahlaksız gizli bir kliğin Trump’a darbe düzenlemeye hazırlandığını savunan QAnon gibi); COVID’i inkâr edenler; şiddet yanlısı silahlı siviller. Bunlar kendi içlerinde de yeknesak değiller, birbirlerinden bağımsızlar: pandeminin varlığını inkar etmeyenler fakat bunun ABD’yi çökertmek için tasarlanmış bir (örneğin Çin) komplo olduğunu düşünenler olduğu gibi pandeminin gizli bir silah olmadığını fakat söylendiği kadar ciddi bir tehdit de olmadığını (örneğin İtalyan filozof Giorgio Agamben gibi) savunanlar var, vb.

Ne var ki bu üç boyut bugün beraber hareket etmeye başladı: şiddet yanlısı silahlı siviller kendilerini özgürlük fedaisi gibi görüyorlar. Onlara göre temel özgürlükler Trump’a karşı bir komplo düzenleyen derin devlet tarafından tehdit altında. Pandemi de bu derin devlet komplosunun bir aracı. Eğer Trump kaybederse bu yüzden kaybetmiş olacak. Öyleyse Trump’ın kaybetmesine karşı -şiddet kullanarak da olsa- direnmek meşru…

Ekim ayında FBI sağcı bir milis grubun Michigan valisi Gretchen Whitmer’ı Wisconsin’de bir yere kaçırmayı planladığını ortaya çıkardı. Whitmer’ı kaçırdıktan sonra kuracakları “halk mahkemesinde” onu yargılayacaklardı ve aldığı COVID önlemleri nedeniyle ABD Anayasası’nın güvence altına aldığı temel özgürlükleri ihlal etmekten -halka ihanetten- mahkûm edeceklerdi.

Bu plan size tarihin en ünlü siyasi adam kaçırma olayını hatırlatmadı mı 1978’de Aldo Moro’nun kaçırılması da buna benziyordu. İtalyan müesses nizamının kilit isimlerinden biri olan Aldo Moro, Hıristiyan Demokratlarla Komünistlerin arasında büyük bir koalisyon kurulması olasılığını gündeme getirmişti. Bunun üzerine Kızıl Tugaylar Aldo Moro’yu kaçırmış, kurdukları halk mahkemesinde yargılayıp kurşuna dizmişlerdi.

Akademisyen ve yazar Angela Nagle bu noktada çok doğru bir tespit yaptı: yeni popülist Sağ, 70’li yıllarda radikal Sol “terörist” gruplara özgü bilinen mücadele yöntemlerini bugün kendisi benimsemiştir. Bu benzerlik, tabii ki bu iki aşırı siyasi pozisyonun bugün aynı kefeye konması gerektiği sonucunu getirmez. Çünkü, bu iki “uç” siyasi pozisyonu, aralarındaki sabit duran bir “merkeze” göre tanımlamak hatadır.

Buradaki asıl belirleyici çelişki (antagonizm), müesses nizamla Sol arasındaki çelişkidir. Aşırı sağcı şiddet ise, merkez boşaldığı ya da kaydığı durumda ortaya çıkan panik bir tepki olgusudur.  Adayların son televizyon düellosunda bu olgu bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı: Trump Biden’ı tüm yurttaşları kapsama alan sağlık güvencesi sistemini [obamacare] desteklemek üzere Sanders ile anlaşmış olmakla suçladığında, Biden’ın verdiği cevap liberal fırsatçılığın en iğrenç bir örneğiydi: “Ben Bernie Sanders’ı sildim” sözleriyle kendisini savundu. Biden bu cevabıyla Trump’ın ancak insan yüzü olabileceğini, merkezi korkutmamak ve korumak için Sol “aşırılığa” yaşam alanı tanımayacağını göstermiş oldu.

Komplo teorileriyle şiddet yanlısı radikal sağcı gruplar üzerine sorular sorulduğunda Trump’ın müphemlik üzerine oynamasına da bakmalıyız: Trump sağcı grupların bu sorunlu taraflarına karşı sessiz kalarak mesafe koyuyor, fakat onların vatansever tarafını övüyordu. Bu mesafe koyma tabii ki anlamsız, bütünüyle retorik bir araçtan ibaretti. Tabanın bu sessizlikten alacağı mesaj, gerektiğinde şiddet kullanarak harekete geçmeye hazır olmaktı. ‘Proud Boys’ (Gururlu Çocuklar) adlı grubun şiddet yanlılığıyla ilgili Trump’ın verdiği yanıta ve bunun tabanda nasıl anlaşıldığına bakalım:

29 Eylül 2020’de bir TV kanalında beyaz üstünlüğünü savunan aşırı sağcı Proud Boys’a ‘geride durun, hazırda durun’ diye seslendiğinde, grupla ilgili sosyal medya hesapları bu mesajı Solculara karşı harekete geçmek için tarihi bir anın yaklaştığı şeklinde anlamıştı.

İşte bu tam da Trump tarzı bir çağrıdır. İfade müphemdir ancak ima nettir: bir yandan şiddete bulaşmamak anlamında “geride durun” derken diğer yandan da -eğer kaybederse- saldırmak üzere “hazırda durun” diyor. Bu çağrı, gerçek anlamda bir iç savaş olasılığı bulunmasa bile bu olasılığın en azından tartışılır olmasını sağlıyor. Bu doğrultudaki çağrıların bugün ABD dışında da, örneğin Polonya’da, Macaristan’da da gündem oluşturabildiğini görüyoruz.

Bu gelişmeler parlamenter demokrasiyi işleten iki temel unsuru görünür kılan özel bir tarihsel ana işaret ediyor: birincisi, halk iradesi, bir başka deyişle çoğunluğun arzusu devlet içinde ifade bulmalıdır. İkincisi, seçim sözün bittiği yerdir, çünkü oylar bir kez sayıldıktan sonra ortaya çıkan sonucu herkes kabul eder.

Örneğin Al Gore’un Bush karşısında yenilgiyi kabul ettiği 2000 seçimlerinde böyle olmuştur. Al Gore daha çok oy almasına ve Florida seçimlerinde şaibe bulunmasına rağmen halkın şekilsel işleyişe olan güveni sayesinde parlamenter demokrasinin dengeleri sarsılmamıştır.

Ancak yukarıda belirttiğimiz iki unsur arasındaki senkron bozulduğunda sorun çıkar: hem Sağ hem Sol, halkın bütünü adına konuşmaya başlar ve bu “bütünün” iradesinin seçim sonucuna baskın geldiğini iddia ederler. Bir anlamda da haklıdırlar. Demokratik temsiliyet mekanizması nötr bir mekanizma değildir. Fransız filozof Alain Badiou’nun yazdığı gibi:

Demokrasi eğer bir temsiliyet ilişkisi ise, onun her şeyden önce temsil ettiği şey, onu şekilsel olarak kuran ve işleten genel düzendir. Bir diğer deyişle, seçim demokrasisi ancak bugün ‘piyasa ekonomisi’ adını verdiğimiz kapitalist düzende rıza ile temsil edilebildiği ölçüde bir temsili demokrasi olarak işleyebilir.

Bu satırları olduğu gibi ve en biçimsel haliyle okumak gerekir. Çok partili liberal demokrasi tabii ki halkın farklı eğilimlerini, arzularını, düşünce ve kanaatlerini, partilerin oluşturdukları çerçeveler içinde nicelik olarak ölçer, yansıtır, temsil eder. Ne var ki bu demokrasinin ancak “görgül” düzeydeki işleyişidir. Bu görgül işleyişin arka planında ise, daha temelde, bireylerin zihninde kendine özgü bir toplum kurgusu, siyaset kavrayışı yapılandırır: seçimlerde devletin yasama ve yürütme aygıtlarını kontrol etmek üzere yarışan partiler, vb. Ve bu şema nötr değildir: belli değerlere ve pratiklere öncelik tanır.

Farkların ortadan kalktığı, tercihlerin temsil edilemediği kriz anlarında bu nötr olmama durumu görünür olur. Büyük Britanya’da 2005 seçimlerinde böyle bir durum ortaya çıkmıştı. Tony Blair popülaritesini tamamen kaybetmişti ama yine de Blair’e karşı bu hoşnutsuzluk siyaset arenasında karşılık bulamıyordu. İnsanlar ne istediklerini bilmediklerinden değil. Tam o sırada bir şeyler yanlış gitti. Riyakâr istifa, insanların gerçek iradesi ile oylar arasındaki makası açtı.

Yaklaşık bir yıl kadar önce yine buna benzer bir makas Fransa’da, Sarı Yelekliler isyanında ortaya çıktı. Kurumsal temsil siyasetinde karşılığını bulamayan bir tepki dalgası ortaya çıktı.  Macron isyancıların temsilcilerini talepleri tartışmak ve bu taleplere cevap verecek açık seçik bir program oluşturmak üzere davet ettiğinde protestolar sönüverdi. İspanya’daki Podemos hareketinde de aynı durum ortaya çıkmıştı. Parti siyaseti içine girdikleri anda sosyalistlerden farkları kalmıyordu -ya da bunun diğer bir ifadesi: temsili demokrasi tepkiyi temsil etmekte işlevsiz kalıyordu.

Kısacası liberal demokrasi yaklaşık on yıldır kriz içindedir. COVID pandemisi bu krizi daha da derinleştirdi. Bu krize, azınlıkları daha da fazla kapsama iddiasında olan birtakım “gerçek” demokrasi kurgularıyla çözüm bulunamaz -bu liberal demokrasi kurgusu artık geçmişte kalmıştır ve geride kalan bu demokrasi doktrinine geri dönülemeyecek olması en başta liberallerin korkusudur. Gerçek değişime giden yol, düzeni koruyarak bir şeyleri değiştirme umudu yok olduğunda ortaya çıkar. Eğer bu sözler size fazla radikal gibi görünüyorsa, günümüzde kapitalist sistemin zaten kendiliğinden karşıt bir yöne doğru evrildiğini göz önünde bulundurun.

Doğrudan şiddet, asla devrimci bir yöntem olamaz. Doğrudan şiddet her zaman tutucunun yöntemidir. Şiddet, temeldeki değişim olasılıklarına karşı gösterilen refleks bir tepkidir. Bir düzen krize girdiğinde, kendi işleyiş kurallarını kendisi ihlal etmeye başlar. Siyaset felsefecisi Hannah Arendt, toplumda patlak veren şiddet olaylarının değişimin nedeni olmadığını, aksine kendi iç çelişkilerini artık yönetemeyen, devrini kapamış bir düzen üzerinde yeni doğan bir düzenin doğum sancıları olduğunu saptamıştır.

Arendt’in bu saptamayı “iktidar, silah sandığı üzerinde yükselir” mantığındaki Mao’ya karşı polemiğinde yaptığını göz önünde bulunduralım. Arendt, Mao’nun bu mantığını “hiçbir yanı Marksist olmayan” bir mantık olarak niteler: “doğumdan önceki şiddet (sancı), doğumun nedeni değildir.” (Hannah Arendt, “A Special Supplement: Reflections on Violence”, The New York Review, February 27, 1969). Temelde ona katılıyorum. Ancak şiddetli doğum sancısı olmadan da tamamen barışçıl ve demokratik bir iktidar transferi olamayacağını burada not etmek gerekir: demokratik diyalog ve değişim kuralları çalışmadığında gerilimlerin olması kaçınılmazdır.

Ne var ki bugün için bu gerilimlerin kaynağı Sağ cephedir. Bu nedenle paradoksal olarak Sola düşen görev -ABD’li siyasetçi Alexandria Ocasio-Cortez’in işaret ettiği gibi- önce “burjuva” demokrasimizi kurtarmaktır. Çünkü liberal merkez bunu yapmak konusunda hem yetersiz hem de kararsızdır. Bugün Solun parlamenter demokrasiyi aşma söylemlerini göz önüne aldığımızda Ocasio-Cortez’in bu önerisi bir çelişki midir?

Hayır.

Trump olgusu bize asıl çelişkinin demokratik biçimin kendisinde bulunduğunu göstermiştir. Bu nedenle liberal demokrasiyi aşmanın yolu öncelikle onu kurtarmaktan geçer. Dahası, Sağcı şiddetin yükselişte olduğu bu dönemde liberal demokrasiyi aşmanın yegâne yolu, liberal demokrasiye liberal demokratlardan daha çok sahip çıkmaktır. Bolivya’da Morales’in partisi bu şekilde demokratik yoldan iktidara geri döndü ve bu olay bugün karşı karşıya bulunduğumuz genel manzara içinde umut verici istisnai bir olaydı.

Buraya kadarki bölümün İngilizce orijinali için tıklayınız!

***

Biden’ın kazanması bir değişim getirmeyecek, 2024 seçimlerinde Trump’ı yeniden karşımızda görme olasılığını da artıracaktır

Joe Biden’ın zaferinin önemli değişimler getireceğini beklemeyin. Senato ve Yüksek Mahkeme’nin yakın markajı altındaki Biden’ın köklü değişimler yaratması beklenemez.

Tarihçi Garrett Epps’in 2007’de çıkardığı ‘Democracy Reborn’ (‘Demokrasinin Yeniden Doğuşu’) kitabı, ABD tarihyazımında İç Savaş sonrası Anayasa’ya 14. Madde’yi eklemek için bütün ilerici güçlerin nasıl bir araya geldiklerini anlatan referans bir çalışmadır.

Bu madde, Afro-Amerikalılara eşit yurttaşlık hakkını verdi ve her türlü ayrımcılığı yasakladı.  Amerikan gündelik hayatında köklü bir değişim yarattı. O kadar ki, bazı hocalar bu 14. Madde’yi ‘ikinci anayasa’ olarak adlandırdılar. Bu madde basitçe kazanan Kuzey ile yenilen Güney arasında bir uzlaşma metni değildi. Kazananın dayattığı yeni bir birlik, evrensel anlamda özgürlükleri tanımlayan ileri doğru büyük bir adımdı.

Bugün Şili’de APRUEBO (“Anayasa’yı değiştirmeyi ONAYLAYALIM!”) referandumunda da benzer bir durum söz konusudur. Konu basitçe General Pinochet diktatörlüğünün mirasından kurtulmak ve Pinochet öncesi “demokratik” döneme geri dönmek talebi değildir. Daha kökten bir değişim, daha ileri bir özgürlükler alanı talep edilmektedir. Eski idealize bir devlet düzenine geri dönüşü değil, geçmişle bağı tamamen kopartmayı amaçlamaktadır.

Donald Trump döneminde ABD bir kez daha popülist yeni Sağ ve liberal demokratik merkez arasında ideolojik-siyasal -kimi zaman fiziksel şiddet tehdidinin de görüldüğü- bir iç savaşı yaşadı. Şimdi Trump’ın otoriter popülizminin geriletilmesiyle ABD demokrasisinin yeniden doğuşu mümkün olacak mı? Ne yazık ki bu minik olasılık demokratik sosyalistler Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in marjinalleştirilip kenara itilmesiyle ortadan kalktı.  İlerici bir olasılığı ancak liberal Solcularla demokratik sosyalist ittifakının gerçekleşmesi halinde konuşabilirdik.

Dahası, senato ve Yüksek Mahkeme’nin Cumhuriyetçi muhafazakârların elinde bulunduğu bu durumda Biden’ın hareket alanı daha da daralacaktır.

Biden’ın kendisinin de ekonomik ve siyasi müesses nizamın ılımlı bir temsilcisi olması, sosyalist damgası yemekten korkması, halihazırdaki durumu tamamen umutsuz hale getirmektedir.  Alexandria Ocasio-Cortez seçimlerden sonra yaptığı açıklamada parti içindeki ateşkesi bozarak ilk eleştiriyi yaptı. Demokratik Parti’yi iradesizlikle suçladı, Biden yönetiminin ilericileri etkili pozisyonlara yerleştirmemesi halinde 2022 ara seçimlerinde Parti’nin büyük çöküş yaşayacağını söyledi.

ABD bugün neredeyse simetrik olarak ikiye bölünmüş durumda. Biden’ın birleştirici ve uzlaştırıcı olacağına dair sözleri anlamsız. Eski Çalışma Bakanı Robert Reich’ın belirttiği gibi: “Trump iyileşmek istemediği sürece Biden ABD’yi nasıl iyileştirebilir ki?” Bölünmüşlük gün gibi ortada. Akademisyen Michael Goldfarb’ın söylediği gibi: “Trump’ın gelişi bir kaza değildi, onu Amerika getirdi ve o hala bizimle.”

Öyleyse İç Savaş sonrası ‘demokrasinin yeniden doğması’ sürecinde siyah karşıtı Güneyli demokratların zenci düşmanlığını, ırkçılığı, bir yüzyıl daha -1960’lara kadar- devam ettirdikleri gibi, bu kez de Biden iktidarı altında birkaç yıllık böyle bir geriye savrulma yaşanabilir.

Öte yandan bu seçimler sadece bir çıkmaza işaret etmedi. Seçimlerin çok net bir kazananı da vardı: büyük sermaye ile derin devletin ittifakı, Google, Microsoft vb firmalarla FBI, NSA ittifakı… Onlar için zayıf bir Biden ile Cumhuriyetçilerin elindeki bir Senato olası en iyi sonuçtu.  Trump’ın eksantrikleri olmadan bildik uluslararası ticaret ve siyasi ittifaklar Trump öncesi normal düzenine geri dönecek, Senato ve Yüksek Mahkeme de olası radikal kararları engelleyecekler.

Bu durumda şöyle bir paradoksla karşı karşıyayız: ‘ilerici’ kanadın zaferi aynı zamanda onun mağlubiyetini getirecek ve bugünkü çıkmaz 2024’te Trump’a yeniden kazanma şansını verecek. Öyleyse Trump’ın bu kez yenilmesi üzerine asıl şu soruyu sormak gerekir: nasıl oldu da halkın yarısının desteğini alabildi? Bunun bir nedeni, tartışmasız Bernie Sanders’ın sahip olduğu önemli bir özelliğe onun da sahip olmasıydı: Trump da Sanders gibi tabanından gelen sarsılmaz bir sadakat üzerinde ilerliyor: bir kez onunla yola çıktıysanız artık geri dönmek yok.

Bu durum gizemli bir etkileme yeteneğine bağlı değildir. Seslenişi yapan, insanların talep ve beklentilerine, sorunlarına seslendiğinden, onları anladığından emindir. Bu sesleniş diğer demokratik adaylarda olmayan bir özelliktir. Vaatlerin gerçekleşebilir olup olmadığı önemli değildir. Destekçilerinin sinir uçlarına gerçekten dokunmak önemlidir. Michael Bloomberg ya da Biden’ın sağlık güvencesi konusunda bir seçmeninin yaşadığı kaygıları aynen paylaştığını kim söyleyebilir ki?

Trump ise bu noktada en azından yüzeysel olarak Sanders’a benzer. Sıradan insanlarla dayanışması her ne kadar müstehcen ve kaba bir seviyede olsa da yine de onların gündelik kaygılarına, korkularına en basit ifadelerle seslenir ve onları gerçekten önemsediği, onurlarını gözettiği algısını yaratır. Pandemi konusunda bile onlara seslenirken kurnazca bir ‘insani’ yöntem benimsemiştir: sakin durmaya çalışmış, bu belanın kısa sürede atlatılacağını, yaşamlarını olduğu gibi sürdürmeleri gerektiğini söylemiştir.

Başta da söylediğim gibi Biden, Trump’ın insani yüzüdür. Trump’a göre daha uygar daha nazik görünür. Ancak bu “insani” olma meselesine tersten de bakabiliriz: “insanlık” dediğimiz şey eğer amiyane kabalıklar, hakaretler, bir ayyaşın öfke sayıklamalarıysa, Trump, Biden’dan daha insanidir.

Bugün, hiçbir ciddi değişim yapamayacak bir başkanın seçilmiş olmasını kutlayacak kadar zavallı bir duruma düştük. Gerçekten kutlanmayı hak edenler, sadece Trump partizanlarının tehditlerini kulak ardı ederek işini yapanlar, oyları doğru dürüst sayanlardır. ABD’nin durumu, iktidar değişimlerinin nadiren adil bir seçimle gerçekleştiği “haydut devletlerin” durumuna benziyor.

Trump döneminden kalma küçük bir umut varsa o da şudur: ABD’nin Dünya siyasetinden çekilmesi, çok kutuplu bir dünyada pek çok devletten biri olarak yola devam ettiğini kabul etmesidir. Eğer bu gerçekleşirse hepimiz kaderimizin birkaç bin Amerikalı cahile bağlı olduğunu hissettiğimiz bu aşağılayıcı durumdan kurtulabiliriz.

[Russia Today’deki İngilizce orijinalinden Sendika.Org için Engin Kurtay tarafından çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur