Hayat eve sığmıyormuş

AKP iktidarı, deprem sonrasında pozitif vakaları hiçe sayarak vatandaşı çadırlarda ve toplum sağlığını hiçe sayan koşullarda yaşamak zorunda bıraktı.  Evinde karantinada olması gereken pozitif vakalar çadırda kalmak zorunda bırakılmıştı. Yetkili kurumlara ulaşamamaları sonucu aileleriyle aynı çadırda kalarak onların sağlığını tehlikeye atmalarının yanı sıra binlerce kişiyle temas halinde olmaları da ayrı bir sorun

Hayat eve sığmıyormuş

İzmir’de 30 Ekim’de 6,9 büyüklüğünde meydana gelen depremde 115 insan yaşamını yitirdi ve birçok insanın da hayatında bambaşka bir dönem başlamış oldu. Giden canlar, yaralı vatandaşlar, onların aileleri, yakınları, işçiler, işsizler, çocuklar, yaşlılar, hastalar, evlerinden ayrılmak zorunda kalanlar… herkesin hayatı farklı biçimlere evrildi.

Depremin olduğu andan itibaren ülkede her türlü zor koşullarda gerek internet gerek telefon noktasında yaşadığımız gibi yine bir iletişimsizlik hâli mevcuttu. Uzun süren iletişim sıkıntısı etrafta kendi canını kurtaran ama yakınlarından haber alamayanların merakla bekleyişine ve ne yapacağını bilememe haliyle birlikte kısa süreli eylemsizliği de beraberinde getirdi. Bu şartlar altında üyesi olduğum Halkevleri ile birlikte hızlıca bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Birbirimize zor da olsa ulaşıp enkazın ciddi boyutlarda olduğu Bayraklı ve Manavkuyu bölgelerine doğru iki ayrı grup halinde harekete geçtik. En hızlı şekilde bölgelere ulaşmaya çalışsak da tabii ki ulaşım kaosu buna tam anlamıyla izin vermiyordu. Yaklaşık 40-45 dakika sonra enkaz alanına vardığımızda henüz arama kurtarma ekiplerinin yeterli olmamasından kaynaklı bölgedeki vatandaşlarla birlikte arkadaşlarımızın da olduğu birçok kişi kolları sıvayıp enkaz alanına girdi. Bir yandan da enkazın çevresinde bekleyen insanlarda korku dolu bakışlarla birlikte umutlu da bir bekleyiş hâkimdi.

Vatandaşın hayatını tehlikeye atan ‘güvenlik’ önlemleri

Akşam saatlerine doğru bekleyen insanların artmasıyla birlikte enkaz çevresinde ‘güvenlik’ önlemleri alınmaya başlandı… derken devlet erkanının bölgeye konvoy halinde araçlarla ve korumalarıyla gelmeleri vatandaşın güvenliğinin değersizliğini bir kez daha ortaya çıkarmış oldu. Kendileri boy gösterecek diye depremzedeler ve onların yanında korkusunu da umudunu da paylaşan vatandaşlar hasarlı binaların altında uzun süre beklemek zorunda bırakıldı. Bu esnada trafiğin de kilitlenmesiyle birlikte enkaz bölgelerine ulaşmaya çalışan ekipler bu şovdan nasibini aldı. Enkaz altında kalan vatandaşları arama kurtarma çalışmalarının takip ettiği günlerde de bölgeye gelen bakanlar ve ‘şahsım’ da yoğun güvenlik önlemleri adı altında ulaşımın elzem olduğu bilindiği halde onlarca araçla trafiği altüst ettiler. Kendilerini aklamaya çalışan söylemleriyle enkaz bölgelerinde ‘gezinti’ye çıkarak vatandaşın yanında olduklarını düşünseler de gerçek ortadaydı. Yürütmüş oldukları politikalar insani olmaktan ve halkın çıkarlarından çok uzaktı. Onlar gezintilerine devam ederken, sebep olduklarından asla kendilerini sorumlu tutmazken, her zamanki gibi suçu başkalarına atarken hatta enkaz altında kalan vatandaşın ölümünü ‘tercih’ diye değerlendirme hadsizliğinden bile geri durmazlarken biz ve birçok gönüllü kurumdan arkadaşlar çadır alanlarını gezerek ihtiyaç listesi oluşturuyorduk. Onlar enkaz altındakilerin canını tehlikeye atarak onlarca araçla çıktıkları gezintideyken dayanışma çağrılarında bulunup vatandaşın ihtiyaçlarını gidermek için stantlarımızı kuruyorduk. Bir yandan çadırlarına yerleşmiş vatandaşların battaniye, hijyen malzemesi gibi ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıp, bir yandan da henüz çadıra yerleşemeyen vatandaşlar için çadır temin etmeye çalışıyorduk.

Enkaz alanlarına doluşan ve iktidar ile birbirlerinden beslenen, AKP’nin gerici politikalarının taşeronu olan tarikatların bilimsellikten uzak söylemlerine karşılık yaşananların Allah’ın takdiri değil, bütün bu olanların rant uğruna yaptıklarının sonucu olduğunu ayrıca ‘tercih’ sonucu da olmadığını anlatıyorduk. Vatandaşın acısı yetmezmiş gibi sorumluların kendilerini hâlâ her şeyden önemli hissedercesine dolaşmaları öfkemize öfke katıyordu.

“Herkes başının çaresine baksın”

Bütün bu olanlara bir de pandemi sürecini dâhil edersek “Hayat Eve Sığar” söyleminin baştan beri iktidarın politikalarını desteklediğini ve yaptıklarını meşrulaştırma çabaları olduğunu görmekteyiz. Süreci kendi çıkarları doğrultusunda yöneten AKP iktidarı, deprem sonrasında pozitif vakaları hiçe sayarak vatandaşı çadırlarda ve toplum sağlığını hiçe sayan koşullarda yaşamak zorunda bıraktı.  Evinde karantinada olması gereken pozitif vakalar çadırda kalmak zorunda bırakılmıştı. Yetkili kurumlara ulaşamamaları sonucu aileleriyle aynı çadırda kalarak onların sağlığını tehlikeye atmalarının yanı sıra binlerce kişiyle temas halinde olmaları da ayrı bir sorun. Ayrıca vatandaşın hiçbir eksiğini bırakmadıkları noktasında ‘şahsım’ın öve öve bitiremediği Kızılay’da gönüllü dağıtım yapanlar defalarca Halkevleri standımızdan tuvalet kâğıdı, maske ve dezenfektan temin etmiştir. Çadırlardan birinde tansiyon sıkıntısı yaşayan birinin Kızılay’da gönüllü arkadaşlardan tansiyonunun ölçülmesini talep etmesi ve gönüllülerin bizden tansiyon aleti istemesi durumu açıklamaktadır sanırım. Pandemi koşullarında bizleri evlere kapatarak süreci yürütmeye çalışan aynı iktidar bugün de deprem koşullarında toplumun sağlığını yok sayarak binlerce insanın temas halinde çadırlarda kalmasında bir sıkıntı görmüyor. Bu durumda vatandaşa da Kızılay’ın istediği 10 TL’lerin ve deprem vergilerine ne olduğunun sorgulanması hakkı doğuyor. Enkaz çevresindeki çadır alanlarında gönüllü olarak çalışmalarda bulunan birçok kuruma temin edilmesi gereken hijyen malzemelerinin de yetersiz olması pandemi koşullarında iktidarın bu konudaki umursamazlığını göstermektedir. Bir diğer yandan binlerce kişinin yaşadığı çadır alanlarında ilk günden itibaren karantinada olması gereken pozitif vakaların olduğu tespit edilerek ilgili kurumlara bildirilmesine rağmen ancak bir hafta sonra Sağlık Bakanlığı filyasyon ekibini gönderdi. Tüm bunlar göz önüne alındığında binlerce insan ölümle yaşam arasında kendi başlarının çaresine bakacak duruma getirilmişken ‘Hayat Eve Sığar’ diyerek yürütmeye çalıştıkları politikalarının AKP’nin çıkarcı söyleminden başka bir şey olmadığı ortadadır.

“Depremin siyaseti olmaz” mı?

Rant ve iktidar uğruna canların yitip gitmesinin ardından CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel’in “Depremin siyaseti olmaz” söyleminin aksine yaşananların AKP iktidarının neoliberal politikalarının sonucu olduğu gün gibi ortadadır. Tarikatların alanı sarmasının, vatandaşın eşyalarını almak için yıkılmak üzere olan binalara girme konusundaki ısrarının, çalışanların hasarlı binalarda çalışmaya zorlanmasının, evsiz kalan binlerce vatandaşın zor koşullar altında çadırlarda kalmasının, birçok insanın ev bulma telaşına girmesinin sorumlusu da AKP iktidarıdır. Yani depremin siyasetle, AKP’nin neoliberal politikalarıyla ilişkisi gözden kaçırılmayacak, inkâr edilemeyecek, üzeri örtülemeyecek kadar iç içedir. Yakınlarından bir haber bekleyen acıdan bitkin düşmüş insanların bu durumlarının, birbirlerine destek olmaya çalışanların, her sessizlik çağrısında nefesini tutup bekleyen insanların sorumlusu AKP iktidarıdır.

AKP iktidarı güven-sizlik tazeledi

Depremzedelerle dayanışma içerisinde olduğumuz çadır alanlarından cumartesi günü kolluk güçleri tarafından darp edilip gözaltına alınarak çıkarıldık. Demokratik kitle örgütlerinin vatandaşla dayanışma kurmasına bile tahammülü olmayan iktidar deprem alanlarında vatandaşın ihtiyaçlarını karşılayamazken bizden standımızı kaldırmamız istendi. Çadır alanlarından çıkarılıncaya kadar depremin ilk gününden itibaren gece gündüz orada olmamızla birlikte birçok şeye de şahit olduk. “Daha yıkıcı bir depreme ne kadar hazırlıklıyız?”, “Deprem daha uzun sürse ne olurdu?”, “Bir dahaki depremde ne yapacağız, kendimizi nasıl koruyacağız?” soruları insanlar arasında dönüp duruyordu. Neden iktidar saraylara sığmazken rant peşinde koşan müteahhitler ceplerini parayla doldururken ve bu durum meşrulaştırılırken, vatandaş daha kötüsü karşısında bugünden endişe duymaya başlamıştı? Çünkü artık kimsenin iktidara ve politikalarına güveni kalmadı. Güvenmemekte de sonuna kadar haklı sebeplerimiz var. Yoksulu daha da yoksullaştıran, emekliyi hiçe sayan, eğitim sistemini hallaç pamuğuna çeviren, kadına yönelik şiddeti yeniden üreten, çocuk istismarını aklayan,  ekonomiyi alt üst edip her şey yolundaymış gibi davranan, pandemi koşullarında vatandaşı çaresizce ölüme sürükleyen, iş cinayetlerine her gün bir yenisi eklenirken sessiz kalıp sermayenin yanında ve işçinin karşısında yer alan, rantları uğruna enkaz altında kalan vatandaşlar varken insanların acısını hiçe sayıp göstermelik ziyaretlerde bulunan, insanları ölüme, açlığa yoksulluğa terk eden, ‘Yaşamak istiyoruz’ talebinden bile rahatsız olan iktidara kim neden güvensin ki?


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur