Ana akım medyanın hâl-i pür melâli

Enkaz altındaki bir çocuğa ait olan mektubun okunması haberin hangi değer etmeni ile ilişkilidir? Bu hareketin ekran başındaki izleyicileri dramatize etmekten başka bir amacı var mıdır? Ana akımın kendi efsanesine göre ciddi ve titiz bir iş olan haber, çokça dile getirilen o profesyonel kodlarla nasıl servis edilmiştir? Diğer bir yandan defalarca başa sarıp enkaz altından çıkarılan insanların canlı/cansız görüntülerini yayımlamak izleyiciler için travmatik bir etki oluşturmuyor mu?

Ana akım medyanın hâl-i pür melâli

Yazının başlığındaki “hâl-i pür melâli” kısmı İnönü Alpat’ın 2014 yılında “Devrimci Yol’un hâl-i pür melâli” başlıklı yazısında verdiği tercümeye göre şekillendi. Başlığın iki farklı anlamı bulunuyor. Birincisi “hüzünlü hal” olarak karşılık bulurken ikincisi “acıklı hal” şeklinde. Ben de bu yazıda hüzünlüden ziyade acıklı anlamını tercih ettim.

Türkiye’de ana akım medyanın durumuna ilişkin uzun yıllardır tartışmalar sürüyor. Konuya ilişkin pek çok yazı ve bilimsel makale hazırlandı. Uzun uzadıya yazıldı, çizildi. Böylece Türkiye’de medyanın içinde bulunduğu durum kendine has bir literatürü de oluşturmuş oldu. Şüphesiz ki ana akım medyaya ilişkin tartışmaların büyük bir çoğunluğu Haziran İsyanı ve sonrasında yaşanan toplumsal süreçlerle daha da anlam kazandı. Medyanın cereyan eden toplumsal olaylara ‘tarafsız’ yaklaştığı ya da ‘gerçekleri’ yansıttığı artık hiçbir şekilde inandırıcılığı olmayan birer efsaneye dönüşmüş durumda. Bu durum öylesine belirgin ki seçimler, savaşlar, afetler, salgın hastalıklar… kısacası her kriz döneminde daha da ayyuka çıkıyor.

Habercilik her şeyden önce toplumsal sorumluluğu olan bir husus. Kriz dönemlerinde yapılan haberciliğin ise bu konuda sorumluluğu daha da artıyor. İnsanların doğru enformasyona olan ihtiyacı böyle zamanlarda hayat kurtarıcı bir niteliğe sahip olabiliyor. Kriz dönemlerinde habercilerin işi sadece krizle ilgili süreçleri aktarmak değildir. Aynı zamanda bu krizin ortaya çıkışına neden olan faktörleri masaya yatırmak, süreci tüm boyutları ile ele almak habercinin en önemli görevidir. Çünkü gerçeği bütüncül bir şekilde kavramak elzemdir ve haber denilen olgu da toplumsala ilişkin bütünlüğü ortaya koyan gerçeğin ta kendisidir. Hal böyleyken yaşanılan kriz anının toplumda bıraktığı travmatik izler göz önünde bulundurulmadan ajitasyona ilişkin yapılan yayınlar ise süreci daha da kötüye götürmekte.

Geçirdiğimiz deprem sürecinde ana akım medya bildiğimiz gibi. Bir yandan deprem sonrası çöken binaların bulunduğu bölgeye gelen siyasetçilerin her hareketi dakika dakika aktarılırken diğer yandan haber medyasının ağır topları olan NTV, CNNTÜRK ve HABERTÜRK ülkenin kalbinin attığı İzmir’den yayını kesip AKP’nin Van’daki il kongresine dönebiliyor.

Gazeteciliğin yerini ajitasyon aldı

Kafaları karıştıran diğer bir nokta ise ana akım medya tarafından depremin şiddeti uzun süre 6,6 olarak servis edilmesi. AFAD’a göre 6.6, Kandilli Rasathanesine göre 6.9, Avrupa ve ABD’deki ölçümlere göre ise 7.0 şiddetinde olan depreme ilişkin güvenilir tek kaynak sadece AFAD olmalı ki uzun süre boyunca depremin şiddeti 6.6 olarak verildi.

Peki ya HABERTÜRK’te yayımlanan, enkaz altındaki bir çocuğa ait mektubun okunması? Bu durum haberin hangi değer etmeni ile ilişkilidir? Bu hareketin ekran başındaki izleyicileri dramatize etmekten başka bir amacı var mıdır? Ana akımın kendi efsanesine göre ciddi ve titiz bir iş olan haber, çokça dile getirilen o profesyonel kodlarla nasıl servis edilmiştir? Diğer bir yandan defalarca başa sarıp enkaz altından çıkarılan insanların canlı/cansız görüntülerini yayımlamak izleyiciler için travmatik bir etki oluşturmuyor mu?

Öyle görünüyor ki süreç boyunca bu sorulara yenisi eklenecek ve her kriz anında ana akım medya alışılageldiği şekilde yayın yapmaya devam edecek. Çünkü uzun zaman önce ana akım medyada gazeteciliğin yerini ajitasyon aldı. Enkaz altından çıkarılan kişilerin bilgisi elbette ki çok önemli ancak deprem sonrası sürecin nasıl yönetildiği, denetimlerin uygun bir şekilde yapılıp yapılmadığı,  çöken binaların deprem yönetmeliğine ne derece uygun hazırlandığı, yıllardır ödenen deprem vergilerinin nereye harcandığı bir gazetecinin soruşturması gereken diğer önemli hususlar. Peki bunları her geçen gün tekseslileşen medya ortamında kim soruşturacak? İşte her zaman olduğu gibi böylesi kriz anlarında alternatif medyaya olan ihtiyaç gün yüzüne çıkıyor. Artık daha güçlü bir alternatif medya yaratmanın zamanı gelmedi mi?


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur