AB’nin ülkücü hareketi yasaklama girişimi ve Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu tehdidi

Türkiye’nin iç politik denkleminde gerilimler arttıkça, AB ülkelerinde ‘Bozkurtların’ yasaklaması yaygınlaştıkça, Çakıcı gibileri çok daha fazla gündem olacakları açıktır. Akşener, Davutoğlu, Babacan gibi liderlere yönelik mektup biçiminde tehditler, HDP’lilere yönelik şiddet eylemlerinin gündeme gelmesi kimseye sürpriz olmasın

AB’nin ülkücü hareketi yasaklama girişimi ve Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu tehdidi

Avrupa Birliği ülkelerinde Türkiye’de MHP’nin simgesi olan ‘bozkurt’ ambleminin yasaklanmasına dair birçok Avrupa Birliği ülkesinde kararlar alınmaya başlandı. Bozkurt ambleminin yasaklanmasını, sanıldığı gibi sembolik bir çıkış olmayıp, önümüzdeki süreçte etkisini çok daha derinden hissettirecek bir politikanın ilk adımları olarak değerlendirebiliriz.

Son yıllarda özellikle İslamcı örgütlerin, Fransa, Avusturya, Belçika, Hollanda, İngiltere ve hatta Almanya gibi ülkelerde gerçekleştirdikleri eylemlerde çok sayıda insan yaşamını yitirdi ve yaralandı. Müslüman nüfus barındıran toplumlar içerisinde etkisini hissettiren El Kaide ve IŞİD gibi radikal İslamcı örgütler karşısında alınan tedbirlerle birlikte Avrupa’daki Ülkü Ocakları derneklerinin kapatılması da dikkat çekiyor.

Türkiyeli göçmen nüfusu

Avrupa genelinde 28 milyon Müslüman kökenli insan yaşıyor. Bunların yarısından fazlası AB ülke vatandaşlarıdır. Türkiye’den Almanya’ya göç, 1950’li yılların sonlarından itibaren kesintisizce devam ediyor. Dönemsel olarak 1980’li yıllara kadar ağırlıklı olarak işçi göçü/ekonomik göç, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra da ağırlıklı olarak politik göç/iltica ön plana çıktı. Kürt ve Türk kökenlilerin ağırlıkta olduğu Türkiyeli nüfus ise yaklaşık 6 milyondur. Bunlardan 3,2 milyonu Almanya’da yaşıyor ve bunların da 1,9 milyonu Almanya vatandaşı olmuş. Ayrıca Almanya’da doğup doğrudan Alman vatandaşı olan ama annesi-babası Türkiyeli olanların sayısı bunlara dahil değil.

Göçmenlerin Türkiye ekonomisi için önemi

AB ülkelerinden Türkiye’ye turizm amaçlı gelen Türkiye kökenlilerin yıllık sayısı yaklaşık 2,7 milyon ve bunların 1,6 milyonu Almanya’dan geliyor. Kişi başına yapılan harcama ise 1150 avrodur. Geçmiş yıllara göre hem turizm amaçlı gelenlerin sayısında net/görünür bir düşüş var hem de kişi başına yapılan harcama oranı düşmektedir. Örneğin 2015 yılında Türkiye’ye bırakılan döviz yaklaşık 3,9 milyar avro, 2017 yılında ise 3,1 milyar avro olarak gerçekleşmiş. 2010 yılı öncesine göre Türkiye kökenlilerin yatırımlarında ciddi bir düşüş yaşandığı gibi son birkaç yıldır Türkiye’de satın aldıkları sabit yatırımlarını tekrardan satarak yaşadıkları Avrupa ülkelerinde kullanmaya başladıkları görülüyor. Değişimin boyutu ne olursa olsun AB ülkelerinde ve özellikle Almanya’da yaşayanların Türkiye ekonomisine yaptıkları katkı yıllık 5 milyar avro civarındadır.

Göçmenlerin politik dengeye etkileri

Birincisi, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin oranı yaklaşık 2 milyondur. Bu ülkede doğup doğrudan Alman vatandaşı sayılanlarla birlikte 3 milyona yakın bir seçmen kitlesini oluşturuyor. Bu kitlenin seçim sonuçlarında belirleyici bir güç olması, politik dengelerde mutlak olarak hesaba katılan bir potansiyeli işaret ediyor.

İkincisi, AB ülkelerinde yaşayan göçmenlerin büyük bir kesimi sosyal demokrat kökenli partilere oy veriyor. Türkiye kökenlilerin Almanya’da soysal demokratlar ve Yeşiller gibi partilere ağırlıklı oy vermesi hiç şüphesiz ki tesadüf değildir. Örneğin Türkiye’de MHP’ye ya da (İslamcı yaşam tarzını savunarak) AKP oy verenler, Almanya’da ağırlıklı olarak sosyal demokrat partilere oy veriyor. Ya da Türkiye’de sağ politik kulvarda olan bir partiye oy verirken, Avrupa’da onun iz düşümü olan bir partiye oy vermiyor. Ya da çok az bir kesimi veriyor.

Üçüncüsü, ister Almanya vatandaşlığına geçmiş olsun, ister Türk pasaportuyla süresiz oturum ile kalsın göçmenler arasında sosyo-politik ayrışma çok belirgin olarak görülüyor. Almanya’da Kürtler ve Türklerin etnik sosyal gruplar olarak ayrışması çok net olarak yaşanmaktadır. Aleviler ve Sünnilerin inançsal ayrışması da çok belirgin olarak görülür. Sosyalist/devrimci gruplar, milliyetçiler, İslamcı cemaatler ayrı örgütlenmeler olarak varlığını sürdürmektedirler. Türkiye’de o kadar belirgin olmayan saflaşma AB ülkelerinde özellikle Almanya’da çok açık olarak görülüyor. Kürt dernekleri, Alevi dernekleri, ülkücü dernekler, Diyanet’e bağlı dini dernekler, hepsi ayrı ayrı Federasyon düzeyinde örgütlü yapılara sahipler.

Dördüncüsü, bu derneklerin politik olarak birbirinden çok farklı kulvarlarda bulunmalarına rağmen özellikle göçmenlere yönelik bazı politikalarda birbirine yakın durduklarını söylemek yanlış olmaz. Örneğin, Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri şöyle demektedir:

Üzerinde yaşadıkları ülkelerin ayrılmaz birer parçası haline gelmiş Avrupa Türkleri, üzerinde yaşadığımız ülkelerin anayasasına saygılı, kanunlarına riayet eden, kültürüne ve dini inancına saygılı olan insanlardır. (…) işsizlik, toplumdan dışlanma, yabancı düşmanlığı ve asimilasyona tabi tutularak hala 2. sınıf insan gözüyle bakılıp önyargılarla karşı karşıyadır. Bütün bu zorluklar daha eğitimli, ekonomik problemlerini çözmüş, dayanışma içinde olan bir toplumla çözülebilir. Bu sebeple çocuklarımızın, gençlerimizin eğitimlerine özel önem verebilmek için derneklerimizi daha donanımlı hale getirmeliyiz…” Türkiye’deki ırkçı-milliyetçi söylemler ile Almanya’daki demokratik dil, çelişkili gibi görünüyor.

Almanya Diyanet İşleri Türk İslam Birliği de şöyle demektedir:

Birlik; Almanya’nın hür demokratik düzenine bağlıdır. Anayasa ve bütün yasalara titizlikle riayet eder. Bütün faaliyetlerini hukuk çerçevesinde yürütür. Partiler üstü bir kuruluştur. Bütün siyasî partilere eşit uzaklıktadır ve kesinlikle politik faaliyetlerde bulunmaz. Herhangi bir siyasi partiye angaje olmaz. Dernekler Yasasına göre çalışma alanı, görev ve sorumlulukları, ilgili makamlarca tescil edilen tüzüğünde açıkça ifade edilmiştir. Çalışmalarında diğer din mensuplarına karşı İslâmiyet’in de temel ilkelerinden olan sevgi, saygı, hoşgörü, tolerans ve dayanışma prensiplerine uygun olarak davranır. Her türlü şiddeti ve şiddete çağrıyı kesinlikle reddeder…”

Hem Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri’nin hem de Almanya Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin kurumsal sayfalarındaki “amaçlar” bölümünde belirtilenler ile ilerici, demokratik sivil toplum kuruluşlarının amaç ve ilkeleri arasında ciddiye alınabilecek bir fark görülmez. Ancak bu derneklerin işlevi misyonları birbirinden oldukça farklıdır.

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB), kendi açıklamasına göre Almanya genelindeki kendisine bağlı derneklerin bu tür faaliyetlerini koordine etmek amacıyla, 5 Temmuz 1984 tarihinde 135 dernekle kuruluşunu gerçekleştirmiş ve bugün 960 bağlı derneğe ulaşmış. Her dernek aslında aynı zamanda bir camiidir. Doğrudan Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak faaliyet yürüten DİTİB hakkında Almanya Anayasa Koruma Teşkilatı’nın hazırlamış olduğu raporda “casusluk yapılan yerler” iddiası bulunmaktadır. Devletin doğrudan kontrolü altında olan DİTİB’e karşı liberal ve Almanya devlet sistemiyle uyumlu yeni bir yapılanmaya gidilmesi de önerilmektedir. Avrupa’da DİTİB’e bağlı çok sayıda cami radikal İslamcı örgütlerle ilişkileri olduğu gerekçesiyle kapatıldı.

AB ülkelerinin kapatma kararı aldıkları Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Konfederasyonu da Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu,  Hollanda Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu, Belçika Türk Dernekleri Federasyonu, İsviçre Türk-İslam Kültür Dernekleri Federasyonu, Fransa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu, Danimarka Türk Federasyonu Avusturya Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu, İngiltere Türk Federasyon, Norveç Türk Federasyon, İsveç Türk Federasyon’larının katılımı ile oluşturuldu. Avrupa Türk Konfederasyonu’na bağlı 200’e yakın dernek bulunuyor.

Avrupa’da radikal İslamcı örgütlerle ülkücüler arasındaki farklılıklar

İslamcı militanlar Avrupa’nın hemen her yerinde hatta her sokakta şiddet eylemi yapar. Örneğin radikal İslamcı örgütlerin en son Fransa’da ve Avusturya’da yaptığı katliam nitelikli sokak eylemleri gibi eylemleri Avrupa’daki ülkücüler yapamaz. Ancak devletin politikaları doğrultusunda bir kısım saldırı eylemlerinde kullanılabilirler. 1980’li yıllarda Avrupa’da yapılan birçok eylemde Çatlı ve Çakıcı gibi ‘ülkücü’ kimliğiyle tanınan kişilerin kullanıldığı kamuoyunca bilinmektedir.

Radikal İslamcı örgütlerin resmi kurumsal yapıları bulunmuyor. İstihbarat raporlarına göre daha çok gittikleri belirli camilerde örgütlemektedirler. Ülkücü kesimin gittikleri kurumların önemli bir kısmı ise bulundukları ülkelerde ‘yasal’ statüye sahiptir.

Radikal İslamcı militanların bir kısmı bulundukları ülkelerin vatandaşları olmasına rağmen genelde kalıcı, yerleşik, denetlenebilir bir yaşamları yoktur. Ancak Avrupa’da bulunan ülkücülerin onlarca yıldır bu ülkelerde yerleşik bir yaşamları bulunuyor. Ülkücülerin birçoğu bulundukları ülkelerin vatandaşlarıdır.

Radikal İslamcı örgütlerin ve militanların herhangi bir Avrupa ülkesinde yasal ekonomik yatırımları bulunmaz. Ancak Avrupa’da yaşayan ülkücülerin önemli ekonomik yatırımları bulunuyor. Ülkücü kitle, mevcut ekonomik gücünü ve olanaklarını kaybetmek istemez. Bu nedenle, bulundukları ülkelerin sistemleriyle doğrudan karşı karşıya gelmeye pek cüret edemezler.

Radikal İslamcıların El Kaide ve IŞİD gibi örgütlerle ilişkileri doğrudan olmayıp, dolaylı talimatlarla yönetilmektedirler. Ancak Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun MHP ile doğrudan politik ve örgütsel bir bağı bulunuyor. Avrupa’daki ülkücü hareket doğrudan MHP tarafından yönlendirilmektedir. Bir bakıma MHP’nin Avrupa’daki ve Almanya’daki örgütsel merkez üssü olarak işlev görüyor. Federasyon başkanı, genellikle MHP yönetiminde yer alır.

AB ülkelerinde DİTİB çok etkin olmasına ve radikal İslamcıların birçok camide örgütlendiğine dair çok sayıda istihbarat olmasına rağmen neden ülkücülerin tasfiyesi ön plana çıkartıldı?

Ülkücü derneklerin AB ülkelerinde yasaklanmaya başlanmasının politik arka planındaki unsurlardan biri de Türkiye’nin iç dinamikleriyle doğrudan ilişkilidir. AB kurumlarının analiz ve yorumlarında, Türkiye’nin politik gündemini belirlemede ve AKP tarafından uygulanmaya çalışılan bölgesel politikaların arka planında MHP’nin önemli bir etkisinin olduğu kanısı yer alıyor. Örneğin Ayasofya’nın ibadete açılması, Kıbrıs’ta Maraş bölgesinin kullanıma açılması, Yunanistan ile Akdeniz rekabeti ve Azerbaycan-Ermenistan çatışmasının merkezinde bulunan Dağlık Karabağ sorununa müdahalede MHP politikalarının önemli bir etkisi olduğu belirtiliyor. AKP’nin MHP’nin dışında bir adım atamadığına, politik gündemi belirlemede ‘esir’ hale geldiğine dikkat çekiliyor.

AB, Türkiye ile sorunları çatışmayla değil diplomasi ve diplomatik ilişkiler içerisinde çözmek istiyor. Muhalefetin etkinlik alanını artırmak ve hatta AKP ile de çalışmak için bir kısım politik hamleler yapmak istiyor. MHP’nin politik yönelimi buna engel görünüyor. Çünkü MHP yaklaşık %8’lik oyu ile iktidar dengesinde %50’lik bir etki alanı yaratıyor. AB merkezi Brüksel’de, MHP’nin merkezde olduğu artık AKP’nin tali plana düştüğü bir iktidar dengesinden söz ediliyor.

Ülkücü hareketin AB sınırları içerisinde yasaklanmasının uygulanmaya konulması, AKP’nin MHP ile olan ‘zorunlu’ bağlarını kesmek için iç politikada iktidarın elini de güçlendirecek önemli bir hamledir. MHP kontrolündeki Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun ‘aşırı’ güçler içerisinde görülüp yasaklanması, bir bakıma ‘terörist’ statüsünde görülmesi için karar alınması, ülkücülerin AB sınırları içerisindeki faaliyetlerinin ‘yasadışı’ görülmesi, AKP’nin MHP ile kurduğu fiili iktidar ortaklığını doğrudan etkileyecektir. AB’nin AKP’ye MHP ile olan politik bağlarını kesme uyarısı sıklıkla tekrarlanacaktır.

ABD-AB-NATO üçlüsünün Türkiye’ye yönelik ortak bir politik tutum belirlemeleri konusunda oluşan bir algı var. AKP, uluslararası ve bölgesel politikaları doğru okumaya çalışıyor. Buna uygun hamlelerde yapmak istiyor ancak büyük ortak MHP’nin ani politik refleksleri bu süreci engelliyor. AB’nin MHP’yi ‘aşırı ırkçı-milliyetçi’ olarak görüp yasaklaması AKP’yi yol ayrımına itecektir.

Çakıcı’nın tehditleri AKP’ye mesaj

Kamuoyunun bildiği üzere Çakıcı geçmişte de Erdoğan’a açık mektup yazmış, tehditler ve hakaretlerde bulunmuştu. Bahçeli’nin Çakıcı’nın tahliyesini dayatması karşısında Erdoğan, kendisine yapılan küfür ve hakaretleri kabul ederek, ceza indirimi olarak bilinen örtülü af yasasını çıkarttı.

Bugün de AB’nin ülkücü hareketi AB sınırları içinde yasaklamak için bir kısım adımlar attığı bir esnada, Çakıcı’nın CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu kendi el yazısıyla yazdığı iki mektupla kamuoyu önünde açıkça tehdit etmesi ve Bahçeli’nin de bu tehdide aktif destek vermesi esasen AKP’ye yapılmış yeni bir hamledir. AKP’nin ya da Erdoğan’ın dün kendisine, bugün Kılıçdaroğlu’na tehdit mektupları yazan Çakıcı’ya karşı nasıl bir tutum alacakları merak konusudur. Çok açıktır ki AKP veya Cumhurbaşkanı bir yol ayrımında bulunuyor. Türkiye’nin iç politik denkleminde gerilimler arttıkça, AB ülkelerinde ‘Bozkurtların’ yasaklaması yaygınlaştıkça, Çakıcı gibileri çok daha fazla gündem olacakları açıktır. Akşener, Davutoğlu, Babacan gibi liderlere yönelik mektup biçiminde tehditler, HDP’lilere yönelik şiddet eylemlerinin gündeme gelmesi kimseye sürpriz olmasın. AKP, politik geleceğini nasıl belirleyecek? Ya AB’nin almaya başladığı kararlar doğrultusunda MHP ile ortaklığı bozar ve küresel dengelere göre yeni bir hatta ilerler ya da MHP ile ittifakta ısrar eder ve politik dengelerin dışına düşmeyi göze alır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur