Öyle mi alay komutanı!

Bir sosyalistin hayata berrak bakışı ile bir işçinin ciğerinden kopup gelen acısını, kitabın değil, yine bir işçinin jargonuyla dillendirmek en çok sosyalistlere yakışır çünkü. Yeter ki kendi sesimize yabancılaşmayalım ya da kaybettiğimiz sesimizi yeniden bulalım...

Öyle mi alay komutanı!

Karanlığın içindeyiz, şairin “hani kurşun sıksan geçmez geceden” dediği cinsten…

Sonra bir şimşek çaktı, etraf aydınlandı bir anlığına. “Öyle mi Alay Komutanı?” diye soran sesin aydınlığında madenlerde kör olanların, kolu bacağı kopanların, dağılmış pazar yerlerinden çürük sebze toplayanların, helikopterden atılanların, yağmalanan ormanları için yas tutanların, “tükendik” diyen sağlıkçıların, “yaşamak istiyoruz” diye haykıran kadınların, “üstü kalsın” diye not bırakıp intihar eden gençlerin, sınır boylarında sahte can yeleğiyle suya salınanların… içlerinde biriken sessiz öfkeyi bir anlığına gördük.

Bu konuşmadan sonra her şey eskisi gibi devam edebilir; fakat kaderini o sesin aydınlığında hançer misali ışıldayan yüzlerin kaderine bağlayanlar eskisi gibi devam edemez.

Karanlığın ortasındaki sesin deneyimli sosyalist işçi önderlerinden Kamil Kartal’a ait olması, o konuşmanın değerini düşürmez, artırır. Bir sosyalistin hayata berrak bakışı ile bir işçinin ciğerinden kopup gelen acısını, kitabın değil, yine bir işçinin jargonuyla dillendirmek en çok sosyalistlere yakışır çünkü. Yeter ki kendi sesimize yabancılaşmayalım ya da kaybettiğimiz sesimizi yeniden bulalım… Zaten konuşmayı yapanın kimliği, video onbinlerce kez paylaşıldıktan sonra ortaya çıktı. Kamil Kartal’ın sözcülüğünü yaptığı ses, milyonlarca işçinin, emekçinin, ezilenin haykırışıdır; anonimdir, bu yüzden sarsıcıdır.

Yanlış hatırlamıyorsam bir Etiyopya atasözü, “köylü, efendisinin önünde secdeye dururken sessizce osurarak isyan eder” diyor. Türkiye’de de “osuruktan tayyare” uçuran epeyce “muhalefet” gördük, yabancısı değiliz. İşçiye, köylüye, halka, sığır tezeği görmüşçesine yüzünü ekşiterek bakmaya alışkın “apoletler dünyasını” epeyce irkiltmiş olmalı, “Öyle mi alay komutanı!?” diye soran, “Vallahi de billahi de sizden korkmuyoruz!” diye haykıran ses. Çünkü onlar tezeğe bakar gibi baktıkları emekçiden “osuruktan tayyare”yi aşan bir “isyan” beklemiyorlar doğrusu. “Size ekmek veriyorum, nankörler!” diye olur olmaz höykürdüğünde karşısında ezilip büzülen işçinin, Etiyopyalı köylü kadar olsun “isyan” edememesini kanıksamış türedi sömürücü de “kıçıkırık patron!” hitabına pek alışık sayılmaz. Sermaye ve zaptiyelerini sıraya dizip, göz hizasından konuşmak ne kelime, tam da tiksinti verici sömürgenlerin, zorbaların hak ettiği tarzda aşağılayan tonda konuşmak en çok işçi sınıfına yakışıyor. İşte o sınıf o gücü, o özgüveni, dünyayı nasırlı elleriyle kurduğunu ve hayatta tek kaybedeceği şeyin zincirleri olduğunu fark ettiğinde buluyor:

Yıllarca arkadaşlarımızın bedeninden parçalar kopartıldı o madende. Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz o güçten korkacağız öyle mi? Bir tane kıçıkırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet, gücünü bizim üzerimizde sınayacak öyle mi? Öyle mi alay komutanı? Vallahi de korkmuyoruz, billahi de korkmuyoruz sizden!”

Bu farkındalık ve özgüven olmadan işçi sınıfının devrimci sınıf bilincinden söz edilemez; Etiyopyalı köylünün “isyanı” türünden bir bilince/davranışa övgüler düzmek ise sosyalistlerin işi olamaz.

Bir şimşek çaktı ve işçi sınıfının, ezilenlerin yüzlerinde ışıldayan isyanı bir anlığına gördük. Arkası gelmeyebilir, bu da “Korona değil, bizi bu düzen öldürür” diyen kamyon şoförünün sesi gibi ortalığı bir anlığına aydınlatıp karanlığa karışabilir. Fakat o bir anlık aydınlıkta biz karanlığın ardındaki kaynaşmayı, öfkeyi, mayalanıp duran isyanı gördük. Bu andan itibaren yeni bir Gezi duası, sandık denklemi, medeni dünyanın kurtarıcı öpücüğü hayali biter; ya da bu ham hayalleri bitiremeyenleri bitirir karanlıkta duyduğumuz ses! Yeni bir Gezi beklenmez, karanlığın içinde sancılar içinde kıvranıp duran işçi sınıfının, ezilenlerin bağrına sosyalizm mayası çalınarak yeni Geziler(e) hazırlan(ıl)ır! Aceleciliğe kapılmadan ama hızla, sebatla, sarsılmaz bir iman ve yaratıcılıkla o maya çalınmadan/olunmadan, o sandıkların oyuncağı oluruz ancak; patlayacak yeni Geziler de üstümüzden gelir geçer ardında pek bir şey bırakmadan. Ama o maya bir kez tutmaya başladığında, sandıkçılara da, sırtlan sırıtışıyla etrafta dolaşıp duran medeni Batıya da, “Gelin bakalım konuşalım” diyebiliriz; “sınıfımızın ve ezilenlerin şartları şunlardır, bu şartları kıskançlıkla korumak koşuluyla şeytanla pazarlığa memur edildik”.

Tıpkı Bolivya’da olduğu gibi.

Geçen yıl tertiplenen Amerikan destekli askeri darbe karşısında kötü bir yenilgi aldı halkçı Evo Morales hükümeti. Fakat Morales’in dayandığı işçiler, yerliler ve halk sınıflarının örgütlülüğü dağılmadı, direnci kırılmadı. Başka sözcüklerle halkın örgütlülüğüne, her şeyin başı olan bu granitten temele dayanmadan ne darbeye direnilebilir ne de sandıkta kazanılabilir.

Sözü Korkut Boratav hocaya bırakalım:

“Ağustos başında darbeci başkan seçim tarihini üçüncü kez (18 Ekim’e) ertelemeye kalkışınca, halk sınıfları ayaklandı. Bir hafta boyunca maden işçileri şehirler-arası trafiği kapattı; başkent La Paz fiili bir abluka altına alındı. El Alto kentinde yarım milyonluk bir kalabalığa hitap eden COB Başkanı Huarachi, 2003’te bizzat katıldığı “Gaz Savaşları”nı hatırlattı; seçim zamanında yapılmazsa genel greve gideceklerini ilan etti.”

“Darbe hükümeti bu ayaklanmayı şiddet yoluyla bastıramadı. Parlamento ile müzakerelere başlamak zorunda kaldı. MAS çoğunluklu Parlamento, 13 Ağustos’ta çıkardığı bir yasa ile “18 Ekim 2020’nin kesin seçim tarihi olduğunu; bu tarihi ertelemenin suç olacağını” belirledi. Hükümet kabul etmek zorunda kaldı; yasa yürürlüğe girdi.”

“COB, FUJEVE ve ayaklanan yüzbinler bu son ertelemeyi sineye çekti. Darbe, son tahlilde yenilgiye uğrayacaktır. Ve faşizm, halkın direnmesi sayesinde engellenmiş olacaktır.(abç) Latin Amerika devrimcilerinin sloganındaki gibi: ‘El pueblo unido, jamas sera vencido…'”

(Boratav. SoL Portal – 16 Ekim 2020.)

Bu satırların mürekkebi kurumadan Evo Morales’in Maliye Bakanı Luis Arce seçimleri kazandı. Askeri darbe şimdilik püskürtüldü. Bu bir “sandık” zaferi değildir; bilakis sandıkta da zaferi mümkün kılan işçi ve halk örgütlülüğünün zaferidir. Bu temele sahip olunmadan, yoksa inşasına girişilmeden ne “Öyle mi Alay Komutanı!” diye haykıran sınıfın arayışına yanıt olunabilir ne sandıkla gelen talih kuşu elde tutulabilir ne de yeni Geziler yaratılabilir.

Bir kez daha: El pueblo unido, jamas sera vencido / Örgütlü halkı hiçbir kuvvet yenemez!

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur