Hayvan hakları hareketinin tarihi: İngiltere örneği

“Kanun koyucu, zulme yol açabilecek her şeyi yasaklamalıdır” diyen Jeremy Bentham, daha 200 yıl öncesinden, şöyle geniş kapsamlı yorumlar yapıyordu: “Hayvanlar aleminin geri kalanının, kendilerinden ancak tiranlıkla alınmış olan haklarını edindikleri bir gün gelebilir. Fransızlar şimdiden keşfettiler ki derinin siyah olması, bir insanın bir işkencecinin eline amansızca terk edilmesi için bir sebep değildir. Aynı biçimde bacak sayısının, derinin kıllılığının ya da kuyruk sokumunun nerede bittiğinin, hassas bir varlığı böyle bir kadere terk etmek için geçersiz nedenler olduğunun anlaşıldığı bir gün gelebilir”

Hayvan hakları hareketinin tarihi: İngiltere örneği

Özellikle COVID-19 pandemisi dönemindeki tartışmalarla birlikte, bugün hayvan hakları hareketinin anti-kapitalist bir karakter taşıdığı ve taşımak zorunda olduğu, bu hareketin diğer sistem karşıtı mücadelelerle birbirinden ayrı tutulamayacağı görülmüştür. Ne var ki bu harekete dair içeriden ve dışarıdan kimi değerlendirmelerde, “sistem içi” yorum ve yakıştırmalar da yok değildir. Hayvan hakları hareketinin tarihine ilişkin önemli bilgiler sunduğu için çevirdiğimiz ancak emperyalist-kapitalist sistem kurumlarına olumlu roller atfedebildiği görülen aşağıdaki yazı da bu anlamda eleştirel bir gözle okunmalıdır. -Ç.N.

Dünyanın her ülkesinde ve bölgesinde hayvanlara yönelik tutumların değişmesinde tarihsel bir evrim var. Hayvan hakları hareketlerinin gelişimsel aşamaları vardır ve benimsenen farklı yaklaşımlar bunların hızını ve ilerlemesini etkileyebilir. Bunun incelenmesi, hareketin gelişiminin anlaşılması ve bu gelişime olan katkımız için hayati öneme sahiptir.

Bu arka plan notu, hareketin erken dönem gelişimine, özellikle de hayvanları korumak konusunda en uzun geçmişe sahip olan İngiltere’deki hareketin erken dönem gelişimine odaklanacaktır. Bununla birlikte, bahsi geçen konuların birçoğu diğer ülkelerdeki hareketlerin tarihlerinde de görülür. Bu çalışmaya geniş bir coğrafi alanı dahil edecek araştırmaya sahip değiliz (bunun için özür dileriz). Bununla birlikte, hayvanlara toplumda bir şans vermek için savaşan her hayvan savunucusunun kendi ulusal hareketinin tarihini araştırmasını tavsiye ediyoruz.

Hayvanları koruma tarihini inceledikten sonra hareketin toplumsal değişim, politika, kültür ve ekonomiden ayrı düşünülemeyeceğini öğrenebiliriz. Aslında, hayvanları koruma hareketinin gelişimi, bu daha geniş çevresel etkenlerle güçlü bir şekilde bağlantılıdır.

Hareketin kısa tarihi

Hayvanların acı çekmelerine yönelik kaygı Hindu düşüncesinde bulunabilir ve Budist şefkat fikri kapsayıcı bir fikirdir, insanlara olduğu kadar hayvanlara da uzanır ancak Batı gelenekleri çok farklıdır. Entelektüel kökleri Antik Yunan’da ve Yahudi-Hristiyan geleneğinde bulunur. Her iki gelenek de kendi türümüzden olmayanlara da nazik davranmaz.

Modern araştırmacılar, İngiltere’de 1500’den 1800’e kadar hayvanlara yönelik insani tutumların tarihsel kanıtlarını buldular. Erken modern İngiltere’de, dünyayı insan için yaratılmış ve diğer türleri de insana bağlı görmek sıradandı. Bununla birlikte, insanlar hayvanlarla yakın yaşadılar, örneğin evcil hayvan bakımı yaygındı ve 1700’ler gibi erken bir tarihte aileler için normal bir durum haline geldi.

18. yüzyılda birçok toplumsal reformist, yazar ve şair, hayvanlara duydukları ilgiyi dile getirmeye başladılar ve onlara yapılan zulmü ve sömürüyü eleştirdiler. Bu kişiler arasında, siyaset felsefecisi Jeremy Bentham da vardır ve kendisinin (18. yüzyılda) en dikkate değer iddiası şudur: “Hayvanlar için doğru soru ‘akıl yürütebilirler mi?’ ya da ‘konuşabilirler mi?’ değil, ‘acı çekebilirler mi?’ olmalıdır.” Böyle sorular hayvan refahı için temel kavramları ortaya çıkartır.

Hayvanların haklarını ilk defa böyle güçlü bir biçimde ve ısrarla ileri sürmenin şerefi bilhassa Jeremy Bentham’a aittir. “Kanun koyucu’” der, “zulme yol açabilecek her şeyi yasaklamalıdır.” Daha 200 yıl öncesinden, şunun gibi geniş kapsamlı yorumlar yapıyordu:

“Hayvanlar aleminin geri kalanının, kendilerinden ancak tiranlıkla alınmış olan haklarını edindikleri bir gün gelebilir. Fransızlar şimdiden keşfettiler ki derinin siyah olması, bir insanın bir işkencecinin eline amansızca terk edilmesi için bir sebep değildir. Aynı biçimde bacak sayısının, derinin kıllılığının ya da kuyruk sokumunun nerede bittiğinin, hassas bir varlığı böyle bir kadere terk etmek için geçersiz nedenler olduğunun anlaşıldığı bir gün gelebilir.”

Yardımsever reformist Henry Salt da (1851-1939) önemli bir rol üstlenmişti. 1892 yılında yayınlanan “Animals’ Rights: Considered in Relation to Social Progress” (Hayvanların Hakları: Toplumsal Gelişimle Bağlantısı) isimli klasik kitabında güncel hayvan hakları kuramlarının ve kavramlarının çoğu bulunmaktaydı. Bir araştırmacı ve daha sonra Eton College’da bir eğitimci olan Salt; Shaw, Gandhi ve William Morris’le arkadaştı.

Tarımdaki gelişmeler, ekonomik büyüme, kentsel genişleme ve siyasi değişimler dolayısıyla insan-hayvan ilişkileri değişti. 19. yüzyıl sanayileşmesi, doğaya yönelik tavırların değişimini hızlandırmanın yanında, özellikle de İngiltere’de toplumsal hayatın kentleşmesini de etkiledi. Toplumun sanayileşmesi ile, hayvan bakmanın ve hayvanlardan geçinmenin geleneksel biçimleri düşüşe geçtiği için, insanlar yavaşça hayvanlarla olan bağlarını ve yakınlıklarını kaybettiler. 2. Dünya Savaşı’nın ardından geliştirilen yoğun tarım yöntemleri, dışarıda açık otlaklarda güdülen birçok hayvanı, fabrika çiftliklerinin kapalı ahırlarına taşımıştır. Bu da insanları hayvanlardan ayırmıştır. Yiyecek için kullanılan hayvanlar gözlerden uzağa taşınmış, paketlenip işlenmiş ve süpermarketlerden alınır hale gelmişti.

Çalıştırılan hayvanların azalması insanların “evcil hayvanları” ile daha yakın bir ilişki geliştirmesine yol açtı. Buna ek olarak, yeni bir kentli orta sınıfın gelişmesi, ailede çocuğun yerine dair yeni bir bakışın gelişmesine ve buradan yola çıkarak hayvanların yerine dair de yeni bir bakışın gelişmesine yol açtı. Çocuklara yönelik artan ilgi ve koruma, zihinsel olarak bazı açılardan çocuklara çok benzeyen diğer canlı varlıkların değerlerinin anlaşılmasını sağladı. Değişen toplumsal durum aynı zamanda yeni bir ahlaki görüşün yayılmasına ve antropomorfizmin (insan biçimcilik, insanlara atfedilen niteliklerin farklı başka bir varlığa atanması durumu) ortaya çıkıp sürmesine yardımcı oldu. 1960’lardaki barış, kadın hakları, New Age ve nükleer karşıtı hareketler gibi toplumsal reform hareketleri, dönemin hayvanları koruma hareketlerinde de söylemsel değişiklerin oluşmasında rol oynadı.

Farklı dönemler boyunca, insanların hayvanları kullanımı ve istismar etmesi, hayvan savunucularını ve mevzuatı hayvanların korunması için cevap verme noktasında teşvik etti. 1781 yılında Smithfield pazarındaki sığırlara yapılan muamelenin incelenmesi için hayvanlarla ilgili ilk yasa çıkarıldı. 1786 yılında hayvanları kesmek için ruhsat alınması gerektiğine dair mevzuat yürürlüğe girdi. Birkaç sene sonra 1800 yılında İngiliz Parlamentosu’nda hayvanların hayatını korumaya yönelik ilk yasa tasarısı okundu ve boğaların köpeklerle dövüştürülmesinin yasaklanması için girişimlerde bulunuldu. Yasa tasarısı kabul edilmese de bu konudaki kanun değişikliklerine dair talepler yeni siyasi gündemde kendine yer buldu ve hayvanlara yönelik ahlaki duyarlılıklarının yükselmesine yol açtı.

1822 yılında hayvanların korunmasına ilişkin ilk yasa olan “Martin Yasası” kabul edildi. Bu yasanın odağında sığırlar ve atlar vardı. İki sene sonra 1824 yılında Society for the Prevention of Cruelty to Animals (Hayvanlara Zulmün Önlenmesi Topluluğu; 1840 yılında Royal SPCA haline geldi) kuruldu. Bu topluluk özellikle yasaların uygulanmasına, mümkün olduğu yerlerde de ceza davası açılmasına odaklandı. 1835’te kanun değiştirildi ve köpekler ve kediler gibi tüm evcil hayvanları işkenceye karşı korumak için genişletildi.

SPCA, 1824 yılında dirikesimi (canlı hayvanların deneylerde kesilmesi; vivisection) hayvanlara karşı istismar olarak kınamış olsa da 1876 yılına kadar bu konuda yasal bir düzenleme çıkarılmadı. Dünyada türünün ilk örneği olan “hayvanlara işkence ile ilgili yasanın değiştirilmesine yönelik yasa”, ruhsatlandırma prosedürünün düzenlenmesi ve hayvan deneylerinin genel olarak denetlenmesi üzerineydi. Bu yasa yürürlüğe girdikten sonra, İngiltere’de hayvan deneylerini içeren araştırmalar 110 yıldan fazla bir süre yasal bir denetime tabiydi. 1986 yılında, Hayvanlar (Bilimsel Prosedürlere dair) Yasası’nın 1876 yasasının yerini almasına rağmen hayvan deneylerine devam edildi. Yeni yasa kapsamında, hayvan deneylerinin yapıldığı yerler için hayvanların bakımından sorumlu bir kişinin olması ve Dışişleri Bakanlığı tarafından verilen “Tanımlama Sertifikası”nın alınması gibi kriterler konuldu.

İlk Amerikan hayvan koruma derneği olan American Society for the Prevention of Cruelty to Animals (Amerikan Hayvanlara Zulüm Önleme Derneği) 1866’da kuruldu. 1900’lere kadar Amerika’daki hayvan koruma derneklerinin sayısı birkaç yüzü bulmuştu.

1860’ta İngiltere’de bir hayvan refahı oluşumu kuran ilk kadın Mary Tealby, Battersea Dogs’ Home’u (Battersea Köpekler Yuvası) kurdu. Dernek sahipsiz köpeklerin sokaktaki sefil yaşamlarına son verip bir barınak sağlamak için kurulan ilk yerdi. İngiliz halkı, hayvanların yaşamına dair artan endişeleriyle beraber, kendileriyle köpek ve kediler arasındaki ilişkiyi fark etmeye başladıklarında, bir başka zulüm meselesi, yani hayvan deneyleri konuşulmaya başlandı.

1875’lerden sonra dirikesim hayvanlara yapılan zulmün yeni bir türü olarak görüldü. 1870’lerden beri memeliler, özellikle de köpek ve kediler, 1830 ve 1840’lar boyunca kullanılan sürüngenler yerine canlı denekler olarak kullanılmaya başlandı. 1870’ler süresince British Union for the Abolition of Vivisection (İngiliz Dirikesimi Önleme Sendikası; BUAV) ve National Anti-Vivisection Society (Ulusal Dirikesim Karşıtı Topluluk; NAVS) gibi dirikesim karşıtı dernekler kuruldu. Frances Power Cobbe 1898 yılında dirikesimin yasaklanması yolunda refahçı politikalar izledikleri gerekçesiyle NAVS’den ayrıldıktan sonra BUAV’yi kurdu. (Çünkü Cobbe ve destekçileri dirikesimin 4 yıl içinde tamamen yasaklanacağına inanıyordu).

Daha sonra 1906’da “Brown Dog Affair” (Kahverengi Köpek Olayı) patlak verdi. King’s College ve University College’da tıp eğitimi alan İsveçli iki üniversite öğrencisi sağlık kurumlarında hayvanlar üzerinde yapılan sarsıcı deneyleri ifşa etti. Bu olay üzerine, denek hayvanları için bir anıt niteliği taşıyan kahverengi köpek heykeli International Anti-Vivisection Council (Uluslararası Dirikesim Karşıtı Konsey) tarafından Londra’daki Battersea Park’ına dikildi. Bir sene sonra 100 tıp öğrencisi heykeli kaldırmaya çalışsa da yerel halk heykeli korudu. Heykel 1910’da ortadan kayboldu fakat aynı yıl Trafalgar Meydanı’nda binlerce insanın katıldığı dirikesim karşıtı protesto düzenlendi. Bu eylem dirikesim karşıtlığının kamudaki görünürlüğünü arttırmakla beraber medyada önemli tartışmaları ateşledi.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince hareket çok aktif değildi. İngiliz araştırmacı Richard Ryder’a göre toplumsal reformların tarihi, bize savaşın insan vicdanı üzerinde gölgeleyici bir etkisi olduğunu gösterir. 1950’ler ve 60’lara doğru, fabrika çiftçiliğinin “yemeklik hayvanlara” ettiği zulüm toplumda ifşa oldu ve tüm dünyayı sarstı. Ruth Harrison’ın 1964’te yayımlanan ve çığır açan kitabı “Animal Machines” (Hayvan Makineleri) hem tartışmaları alevlendirmekte hem de kamu ve hükümet farkındalığını arttırmakta önemli bir araç oldu. 1967’de Peter Roberts çiftlik hayvanlarının istismarını protesto etmek adına “Compassion in World Farming”i (Dünya Tarımında Şefkat) kurdu.

Bunlara rağmen pratikte yasalar ve resmi yönetim seviyesinde çok az şey değişti. Kampanya düzenleyenlerin umudu kurumsal ve idari sisteme duyulan hayal kırıklığı ve hüsrana dönüştü. 1970’ler, hayvan sömürüsüne son verme fikri yükselişe geçtikçe hayvan haklarına dair kamusal farkındalığın artmasına şahitlik etti. Aktivistler, hükümetin hayvanlarla ilgili konularda daha merhametli ve etkili adımlar atmadaki başarısızlığı yüzünden inançlarını yitirdiler. Peter Singer’ın oldukça etkili “Hayvan Özgürlüğü” kitabının böyle bir zamanda aktivistleri motive ettiği ve hareketin yayılmasının hızlanmasını sağladığı söylendi. Sokak eylemleri, protestolar ve imza kampanyaları organize edildi. Hayvanların endüstriyel çiftliklerden ve laboratuvarlardan salıverilmesi ve uzaklaştırılması, avlanmaya, laboratuvarlara ve damızlık işletmelerine yapılan sabotajlar 1970’li yıllardan bu yana devam etmektedir. Fakat, o olaylar hayvan hakları konusunun kamu farkındalığını büyütmek adına çok tartışılan bir konuyu ortaya çıkarttı.

1970’lerden itibaren, insan olmayan türler için olan hareket, hayvan refahı ve hayvan hakları olarak iki kola ayrılmaya başladı. Hayvan haklarına inanan biri, bir hayvanın yaşamasının doğal hakkı olduğuna inanır. Hayvanlar için temel haklar inşa etmeye çalışır ve insanlar tarafından hayvan kullanımı ve/veya sömürüsünü durdurmaya çalışır. Hayvan refahına inanan kişiler, hayvan kullanımını, o kullanımın insancıl olması şartıyla kabul etmeye eğilimli oluyorlar. Hem refah hem de hak temelli gruplar çoğu zaman kendilerini hayvan koruyan oluşumlar olarak tanımlıyorlar.

Ve en nihayetinde, seksen yıllık kampanyalardan sonra, köpeklerle avlanma yasağı İngiliz Parlamentosu’nda onaylandı. 2005 yılı Şubat ayından itibaren, İngiltere’de köpeklerle avlanmak yasadışı olacaktı.

Son yıllarda Almanya “hayatın doğal kaynaklarını” insanlar ve hayvanlar için korumak adına anayasasını düzenledi. 1992’de İsviçre anayasal bir düzenlemeyle hayvanların “birey” olduğunu tanıdı. Hayvanların statüleri konusunda bu iki ülkenin hukuk sistemlerinde yapılan değişiklikler, tarihte hayvanların korunması hareketinin mihenk taşı oldular.

Mevzuatın kaynağında görülebileceği üzere, Avrupa Birliği, hayvan refahı konusundaki kazanımları Avrupa çapında ileriye taşıyan çok büyük bir etkendir. Avrupa Birliği aynı zamanda anayasasını hayvan refahını içermesi yönünde düzenledi ve böylece Avrupa kurumlarının araştırma, taşımacılık, tarım ve iç pazar gibi mevzuatları tartışırken hayvan refahını göz önünde bulundurmalarını şart koştu. Bu şart en başta mevzuatın temelindeki 1997 tarihli antlaşmanın bir ek protokolü olarak sunulmuştu. Avrupa’daki bir diğer büyük etken ise, 1949 yılında Avrupa’daki insan haklarının merkezi olarak kurulmuş olmasına rağmen, sonradan faaliyet alanına hayvan refahını da eklemiş olan Avrupa Konseyi’dir.

Sömürgeci etkiler Asya, Güney Amerika ve Afrika gibi bölgelerde SPCA tipi organizasyonların kurulmasına yol açtı. Bunlardan bir kısmı on yıllar öncesinden kurulmuştu ve grupların büyük çoğunluğu daha çok köpekleri ve kedileri ilgilendiren meselelerle mücadele etti. Bu grupların kurucularının büyük bir çoğunluğu ülkelerinden göç etmiş kişilerdir. Ancak bugünlerde bu organizasyonların çoğunun yürütücülüğünü yerel halktan insanlar yapmaktadır. Ayrıca yine yerel halktan insanlar hayvanları korumayla ilgili geniş bir yelpazedeki meselelerle uğraşmak için yeni organizasyonlar kurmaktadırlar.

Son birkaç on yılda, Avrupa’daki ve Kuzey Amerika’daki birçok grup kampanyalarının odak noktasını kendi ülkelerinden deniz aşırı ülkelere kaydırmaya başladı. Kürk, balina avcılığı, fok avcılığı, ayı yetiştiriciliği, vahşi hayvan eti ve köpek yeme gibi konularda çeşitli uluslararası kampanyalar başlatıldı ve World Society for the Protection of Animals (Hayvanların Korunması için Küresel Topluluk; WSPA) farklı ülkelerdeki uluslararası kampanyaların koordinasyonuna öncülük etti. Farklı ülkelerdeki farklı hayvan koruma organizasyonları belli başlı bazı uluslararası kampanyalar için müşterek çaba ve kolektif lobicilik faaliyetleri doğrultusunda birlikte çalıştı ve hayvanları koruma hareketine yeni olan birçok ülke farkındalık kazandı ve kendi hayvanları koruma gündemlerini geliştirdiler. Avrupa Birliği’ndeki ortak kampanya/lobicilik faaliyetleri sıklıkla, birlikte karar verilmiş öncelikli kampanyalar üzerinde çalışan ve tüm AB’ye yayılan ortaklıklar biçimini alır.

Filozoflar çağlar boyunca hayvanların dünya düzenindeki yerini tartışmış olsalar da hayvan koruma hareketi tarihte görece yeni bir olaydır; özellikle de Batı medeniyetinin 3000 yılını hesaba katarsak. Hayvanları savunma konusunda birçok ülke, İngiltere gibi iki yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip değildir. Ama sürekli artan hevesli ve dinamik bireyler ve gruplar toprağı kazmaya ve dünya çapında hayvan koruma hareketlerinin oluşması için tohumları ekmeye başladılar.

[worldanimal.net’teki İngilizce orijinalinden Hayvan Özgürlüğü Kolektifi Çeviri Grubu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur