Yenilgi yılları okulu

Bu siyasal dar boğazda, sıkışmışlık ikliminde yeniden doğabilmek için yenilenmek gerekiyor. İntihar ve ihtilal arasında salınan yoksul hayatlara intiharın dışındaki seçeneğin sahiciliğini göstermek lâzım. Bu da ancak bir kopuş siyasetiyle, kimliklere bölünerek bulanan, her şeyin gerçek anlamının zayıflatıldığı, sakatlandığı siyasal atlası sınıf ekseniyle parçalayarak gerçekleşebilir. Ama evvela, nicelikten önce, niteliği geri kazanmak şart

Yenilgi yılları okulu

Gerçekçi bir kötümserlik, mesnetsiz bir iyimserliğe yeğdir.

Sağcı ideoloji zincirleri kutsamaktan ibaretken, sosyalist dünya görüşü, malum veciz ifadeye atıfla söylersek zincirleri kırma yönünde bir irade beyanıdır. Ne var ki günümüzde, Marksizm’in itibar kaybı ve sol cephedeki nicel çöküş, hareketin niteliğinde de bir tavsama yaratmış, zincirlerle ilişki biçiminde değişiklikler söz konusu olmuştur.

Zincirlerin biraz gevşemesini “kâfi” bulan bir hat var. Bundan daha kötüsü, o zincirleri rengarenk boyayanlar da.

Konjonktürün, siyasal atmosferin, sosyalist harekette vaziyetin olumsuzluğundan bahsetmek çoğunlukla “karamsarlık yaymak” diye yaftalanıp, eleştiriliyor. Hâlbuki karanlıktan söz etmek karamsarlık değildir, bir tespittir. Tartışma ya da eleştiriler, eğer bu tespitin ne işe yaradığı ve çözümün ne olabileceği noktasında şekillenirse daha anlamlı, verimli bir siyasal alan açılmış olacaktır.

Öte yandan karamsar olmanın tek başına olumsuz bir konum olmadığını da teslim etmek gerekiyor. Burada olumsuzluk, karanlık tabloyu ezele ve ebede mühürleyerek, bu hâle “özcü” yaklaşarak, aksini mümkün görmeyerek, mücadele etmenin bir faydası olmadığını pompalayarak başlar.

“Faydalı karamsarlık” ise, yalnızca güne dair bir tespitten ve “böyle giderse” notuyla yarına dair çıkarımdan ibarettir. Bu açıdan, herhangi bir siyasal karşılığı olmayan, bir boşluk üzerine oturtulmuş, kendiliğinden ve hareketsizlik/ eklenme öğütleyen iyimserlikten iyidir.

Örneğin, CHP’nin bu propagandayı merkeze oturtan yeni tavrıyla birlikte muhalefette yaygınlaşan “Tayyip gidici!” söylemi üzerinden bir düşünelim bunu. Bu motivasyonun sosyal/ siyasal dayanağı nedir mesela?

İktidarın tüm hayata ve siyasete hâkim olduğu, bunları ustaca kendi çıkarına yönlendirdiği görülemiyor mu? Çokça ’90’larla karşılaştırılan ve o sürece benzetilen bu dönemin ’90’lardan farkının iktidar blokunda sağlanan yekvücutluk olduğu ve bu blokajın her kritik gündemde düzen muhalefetini de rahatlıkla kapsadığı izlenemiyor mu?

Eğer, güvenilen şey son yerel seçim başarısıysa -ki evet, önemlidir-, bu kazanımların kolayca ve reaksiyon görmeden tuzla buz edilebildiği, belediyeciliğin çöp toplamaya indirgenmekte olduğu açık değil mi? Bu meselde, -üstelik çok daha örgütlü olmayla temayüz eden- Kürdistan’da ise ahval daha bir olumsuz.

Kaldı ki sırf o yerel seçim üzerinden dahi toplumda Tayyipçiliğin hâlâ çok güçlü bir karşılığı olduğu kendini bağırmamış mıydı? Üstelik, geçmişte sık sık “korkaklık”la eşleştirilmiş bu kesimin 15 Temmuz’dan sonra cesaret kazandığı, beri yandan yine bu tabanda Suriye savaşıyla birlikte savaş tecrübesi edinmiş ve silahlandırılmış bir toplam bulunduğu gerçeği su götürür mü? Peki ya mezkur yığınlardaki politik moral üstünlük?

Derinleşip, yıkıcılaşan ekonomik krizin, bir toplumsal değiştirici olarak devreye gireceği düşünülüyorsa, bu değişimin illa “devrimci” (ya da AKP’yi yıkacak yönde) gelişeceğini hangi kitap, hangi deneyim söylüyor? Ekonomik krizlerin sadece devrimci dönüşümlerin değil, faşizmin de ebesi olabildiği sıkça göz ardı edilmekte. Bu tip dönemeçlerde temel belirleyen devrimci bir iradenin, örgütlü bir gücün var olmasıdır herhâlde. Elbette bu demek değil ki kendiliğinden hareketler de hükümeti devirmeye doğru kararlı bir motivasyonu kuşanamaz. Ama biz şu an görünen üzerinden konuşuyoruz.

Ayrıca yakın tarihte bir Gezi tecrübesi de var. Ve bu eşi benzeri görülmemiş büyük ayaklanma iradesinin geride örgütlenme namına, politik sonuçlar açısından hiçbir müspet iz bırakmadan, sandıklarda sönüp gittiği gerçeği…

Salgını takiben sosyal-psikolojik depresyonun canavarlaşması, büyüyen ekonomik krizle kol kola -kimi tekeller hâlâ kârlılık arttırırken- halk safında ciddi maddi çöküşlere sebep oluyor, evet. Fakat bu dairede unutulan bir şey daha var: AKP’nin yoksulların çok önemli bir bölümünü salt ideolojik olarak değil, “birlikte” secde eden başlarla yalnızca dinen de değil, ekonomik olarak da yardımlarla, işe alım torpilleriyle kendine sıkıca bağlaması.

Rant müştereki sadece devlet ihalelerinde, gazete ve televizyonlarda, vakıflarda, Başakşehir’de, Çukurambar’da değil, minyatür bir taklidiyle yoksul mahallelerde de çarklarını çeviriyor.

“Ana muhalefet” (CHP ve İyi Parti öncülüğündeki ana akım muhalefet, burjuva/ düzen içi muhalefet) bir yana sol/ sosyalist muhalefette de durumların iç açıcı olmadığını söylemenin bir tespit olarak bir değeri yok.

Doğru, yenilgi yılları bir okuldur ama müfredata baktığımızda iyi bir şey yok gibi görünüyor.

CHP’yle siyaseten hemen hemen hiçbir farkı kalmamış bir bölük, popülizmi de iyiden iyiye abartıp (Duruma göre biraz popülizmin kimseye bir zararı olmaz. Devrimciler esnek olabilmeli) kötü edebiyat dergileri gibi Halit Akçatepe’yle Mahir Çayan’ı aynı videoda paylaşıyor. Başka bir kesim, Kemalizm mevzu olunca daha Kemalistlerden bir reaksiyon gelmeden tüm mesaisini (eski) resmî ideolojinin savunmasına ayırıyor, buradan “ekmek” umuyor. Birileri aymazca “Eski Türkiye” güzelliyor.

Siyasal kaderini Kürt hareketine ipotek etmiş olanlar var bir de. Bunun da olumsuz olduğu çok açık olan meselelerde bile susmak ya da konuyu bin dereden su getirerek savunmak zorunda kalmak gibi ideolojik açıdan hırpalayıcı sonuçları oluyor.

İnsanların örgütlenmemesinin yegâne güdüsü korkular ya da farklı kaygı ve arzuları üstte tutmaları değil, “örgütlenme istenciyle tutuşacağı” bir odağı da göremiyor oluşları aynı zamanda.

Bağımsız ya da az çok bağımsız bir hat oluşturmak isteyen yapılarsa yeni politikalar üretememekten, biteviye daralmaktan, bir sürekli bunalımdan muzdarip. Yeni duruma eskiyle cevap vermek eskitiyor. Kendi gündemine kısılıp kalmanın, kendi tabanını, taraftarlarını beslemekten uzaklaşmanın tek doğal sonucu daha da küçülüp, görünmezleşmektir.

Örneğin Türkiye’nin “alt-emperyalist” olma çabasına kim ne diyor?

Kürt hareketinin tabanında “Hendek Savaşları”ndan sonra ortaya çıkan ve daha önce örneği görülmemiş pasifleşme üzerine kaç kişi yorum yapıyor?

Kadın hareketinin şu an Türkiye’de en diri odak olduğunu hepimiz teslim ediyor ve buna özeniyoruz. Fakat coşkulu, abartılı güzelleme hevesini bir yana bırakıp, bu hareketin -doğası da gereği- “pek çok parçalı bir koalisyon” olduğunu, ifade edildiği kadar örgütlü olmayıp, yalnızca belli gündemlerde ara ara (ama kararlı) kitlesel çıkışlar yapabildiğini, bu hâliyle diktatörlüğe karşı mücadelede öncü olabilecek vasıftan henüz bir hayli geri olduğunu kaç kişi söyleyebiliyor?

Ya da “solda gerileme” tespitinden öteye giden kaç değerlendirme var? Sosyalist hareketin mevcut hâlini -önceden de birkaç kez derin bir çöküş olarak yaşandığı gibi, onlara benzer şekilde- “gerileme” diye tasnif etmek ne kadar doğru peki? Ortada bir gerileme mi; yoksa (15 Temmuz sonrası) bir silinme süreci mi söz konusu?

Taban dinamiklerindeki ürkütücü zayıflık, kadrosal kan kaybı bir yana, AKP’nin solu en güçlü olduğu yerlerden (mahalleler, üniversiteler, meslek örgütleri, kültür alanı) vurup, etkisizleştirdiği aşikâr.

’72, ’80, ’98-2000 yenilgi ya da gerilemelerinin son derece yıkıcı, çözücü, savuran etkileri olduğu, her defasında solda yeni saflaşmalara yol açtığı kuşkusuzdur. Ancak yine her defasında (Tabiî ki bilhassa ’72 ve ’80 sonrası toparlanmaları kast ediyorum) yeniden bir ayağa kalkış sağlandı. Miras ve her şeye rağmen tutmanın başarıldığı yerler üzerinden gerçekleşti bu.

Hatta 19 Aralık hapishaneler katliamından sonraki süreçte dahi devrimcilerin belli bir gücü son derece sınırlı da olsa koruyabildiklerini ve zaman zaman kısıtları olan küçük yükselmelerle adlarından söz ettirebildiklerini de söyleyebiliriz.

Bugünkü ahvalin beş sene öncesine göre çok daha moral bozucu olduğu aşikâr. Deniz bitti, kuşaklar değişti, ülke farklılaştı.

Bugün siyasal erkle, faşist güçlerle devrimci bölükler arasında daha önce hiç olmadığı kadar bir asimetri var. Bu tüketiyor.

-Şimdi tutuklanan- bir avuç devrimci memurun, meselenin on binlerce insanı doğrudan ilgilendiriyor olmasına karşın sokakta kararlılıkla sürdürdükleri KHK karşıtı direnişte (Nuriye-Semih sürecinde kısa bir aralık hariç) hep bir avuç kalmaları bu ataletin bir göstergesi. Dahası ilgili direnişin ve direnişçilerin solun kabarıkça bir bölümünden destek bir yana açıkça düşmanlık görmeleri ise başka gerçekleri de ifşa ediyor.

Benzer şeyler üç devrimcinin yaşamını yitirdiği ölüm oruçlarına da, şimdi ikisi avukat dört devrimcinin sürdürdüğü ölüm oruçlarına da belli bir kamuoyu desteği, nitelikli bir ilgi kazanılamamış olması için de söylenebilir. (Yazı kaleme alındığında Ebru Timtik henüz yaşamını yitirmemişti; -editörün notu)

Burada eylemi doğru bulup bulmamak tali bir polemik konusudur. Ortada devrimcilerin bu yönde bir tercihi, böyle bir konuda devletle oluşturulmuş net bir saflaşma varken, “etik/ politik” gerekçelerle suskunluğa gömülmek ya da mesaiyi eylemi eleştirmeye ayırmak güçlü olan tarafın işine yarar sadece.

Herkesin tespit ettiği bu siyasal dar boğazda, sıkışmışlık ikliminde yeniden doğabilmek için yenilenmek gerekiyor. İntihar ve ihtilal arasında salınan yoksul hayatlara (gerçek ya da mecaz anlamıyla) intiharın dışındaki seçeneğin sahiciliğini göstermek lâzım. Bu da ancak bir kopuş siyasetiyle, kimliklere bölünerek bulanan, her şeyin gerçek anlamının zayıflatıldığı, sakatlandığı siyasal atlası sınıf ekseniyle parçalayarak gerçekleşebilir.

Ama evvela, nicelikten önce, niteliği geri kazanmak şart. Zira ilk kaybedilen nicelikti, onu nitelik takip etti. Şimdi de gelişim bu yaşanmışlığı terse çevirerek olacak.

Bolşevikler, bolşevik kurmay, yenilgilerden hep iyi dersler aldı, bu derslerden bir büyük devrim inşa etti.

Bizim yenilgi yılları okulumuzun müfredatının da o derslerle denkliği olmalı.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur