Platformdaki salgın: ‘Sağduyu’ da ‘Mesih’ de gelmeyecek*

Yukarıdakiler, aşağıdakiler ve düşenler olmak üzere üç tür insanın varlığını bildirerek başlıyor Platform. Bu üç türün, yukarı-aşağı katlardakilerin ve düşenlerin birbiriyle arasındaki katılaşmış, yapılaşmış kelimenin tam anlamıyla kanlı, pis ilişkiyi bölüşememe sorununa indirerek işliyor

Platformdaki salgın: ‘Sağduyu’ da ‘Mesih’ de gelmeyecek*

Ana-akım iktisada giriş ders kitaplarında iktisadın ne olduğuna dair lisans günlerinden aklımda kalan tanım: “sınırsız ihtiyaçların kıt kaynaklarla karşılanması”. İhtiyaçların sınırsız olmadığı, sorunun da kaynakların kıtlığı değil üretim ve bölüşüm biçimi olduğu hakkında koskoca bir külliyat yanı başında dururken utanıp sıkılmadı bu cümle. Öyle ki mevcut gidişattan dönülmediği takdirde ortada ne doğa ne insan ne de toplumun kalacağını yazmaktan, anlatmaktan kalemlerde, sayfalarda tüy bitti. Salgından çok kısa bir süre önce gösterime giren Platform filmi, hem bu üretim-bölüşüm hem açlar-toklar arasındaki kavga hem de malum virüsle tekrar salınan kıtlık korkusunun muhtemel sonuçları nedeniyle önemli. Eğriyi göstererek doğruyu buldurtmak pahasına!

Yukarıdakiler, aşağıdakiler ve düşenler olmak üzere üç tür insanın varlığını bildirerek başlıyor Platform. Bu üç türün, yukarı-aşağı katlardakilerin ve düşenlerin birbiriyle arasındaki katılaşmış, yapılaşmış kelimenin tam anlamıyla kanlı, pis ilişkiyi bölüşememe sorununa indirerek işliyor. Kutuplaştırıldıkça katılaşan, aradaki mesafenin bir adımda uçurumu boylattığı zengin-yoksul, tok-aç, erkek-kadın, beyaz-siyah arasındaki ölümcül çatışmayı kanatırcasına gözümüze sokuyor. Şu sıralar benzer filmlerde[1] de çokça işlenen tarihsel ve bilenmiş çelişkileri gösterip, politik çıkış için ilahi kurtarıcıyı çağırıyor.

Tüm bu çatışma ve çelişkiler virüsün, kürenin gözüne çomak soktuğu şu günlerde, her eşikten girebilme ihtimalinin saldığı korkuyu düşününce tesadüf değil. Zira yaşadığımız dünya bir tarafın arzularının sınırsızlığı oranında diğer tarafın sınırlandıkça karşılanamayan zorunlu ihtiyaçlarının yol açtığı bu pis ve kanlı ilişkinin üzerini örtmekte zorlanıyor artık. Sivil savaş sonrası anarşi ve kargaşa ortamında mülkü koruma işini kişilerden alıp Dev-devlete veren Hobbes’un ve temsil ettiği sınıfın korkusunun kaynağı ne ise Platform’da sahneye çıkan da o. Salgın sonrasında yönetimleri ve yukarıdakileri saran korkunun da; açlar, hiçbir şeyi olmayanlar, parazitler. Öyle bir korku ki yönetimlere ve yukarıdakilere zor ve şiddet hakkını meşru kılıyor. Aşağıdakileri de “Mesih beklemekten başka bir çıkışınız yok”a ikna etmeye çalışıyor. Yukarıdakilerin arzuları ve sınırsız ihtiyaçları bilendikçe aşağıdakilere gözlerinden nefislerine tüm duyularını köreltmeleri öğütleniyor.

***

Büyük bir davet hazırlığındaymışçasına devasa bir mutfak tezgâhı etrafındaki pürtelaş aşçıların ve masaya yemekleri taşıyan garsonların olduğu bir restorandaki itinalı koşturmacayla açılıyor Platform. Öyle ki, beyaz takım elbiseli şef/tanrı, umutsuzca talimat yağdırırken, adının sonradan Ponna-Cotta olduğunu öğrendiğimiz, tatlıdan çıkan küçük bir kılın kime ait olduğunu bulmak için tüm çalışanlarını sıraya dizmiştir. Doğa tanrının tüm özeni ve cömertliğiyle insanlığa sunmak üzere hazırlattığı bu kusursuz şölenin şiirsel koşturmacasına hüzünlü bir keman konçertosu da eşlik etmektedir. Platform, bu sofranın adıdır. Her gün bir umut bin hazırlıkla yola çıkıp yolun bütün pisliği ve vahşetini toplayıp harap bir şekilde tükenip dönmesine bakılırsa bu hüzün az kalır. Film de, bir bakıma, Platformun 333 katlı bir çukurda yaptığı günlük yolculuğu anlatır. Ponna-Cotta’nın en alt kata ulaştığı mesajının sıfırıncı kata/yönetime bildirilmesiyle bu kanlı yolculuk sona erip, insanlık kurtulacaktır. Rakamlar arasındaki alegoriden de anlarız ki yolculuk esasında şeytanla yapılmaktadır.

Her katında iki kişi olmak üzere toplam 666 kişinin bulunduğu bir çukurda platform, sıfırıncı kattan alt katlara indikçe görürüz ki her yer kan, revan, pislik ve vahşet içindedir. Hobbes’un doğal durumuna benzer bir yerdir burası. İnsanlar güvensizlik, anarşi, korku ve kıtlık içinde yaşamaktadır.[2] Çukura girerken herkesin yanına bir eşya alabilme hakkını çoğunluk balta, silah, sopa, halat gibi savunmaya ve saldırıya yönelik aletlerden yana kullanmıştır. İnsanın varlığıyla tutunduğu eşya/cisim isminin de bir göstergesi ise çukura gelmesi tesadüf olmayan bir nedene bağlı olan Kurtarıcı (merhamet) yanına kitap almıştır. Sigara bağımlılığındaki nefsini köreltmek üzere gönüllü girmiştir çukura. Bu süre zarfında da, daha sonra açlıktan sayfalarını yiyeceği, Don Quixote kitabını okuyacaktır. Hücre arkadaşlarından, şeytanı anımsatan erkek (Kötülük) ise kestikçe bilenen bir bıçak getirmiştir. Kendi deyimiyle yasa dışı bir mülteciyi yanlışlıkla öldürdüğü için psikiyatr kliniğine gitmek yerine tercihini çukura gelmekten yana kullanmıştır. Kurtarıcının başka bir katta tanışacağı sağduyunun temsilcisi hücre arkadaşı kadının (İyilik) yanında ise köpek vardır. Platformdaki günlük yemek hakkını köpeği ile paylaşmaktadır. Çukur anarşisini sağduyuya yaklaştırması konusunda Kurtarıcıya rehberlik etmek üzere gönderilmiştir. Bu anlamda Platform, Kurtarıcının çile çekerek olgunlaşmasının, düzenin gidişatına çomak sokulabileceği idrakine varmasının da yolculuğudur.

Ancak, yazının başındaki iktisat tanımında olduğu gibi filmde de şeytanlaştırılan; mevcut düzen, ekonomik-siyasal biçim değil insanın ta kendisidir. Doğuştan getirdiği değişmez bencil, kötü doğasıdır. İnsanların sürekli olarak birbiriyle çekişen, birbirini kemiren, birbirini yiyip bitiren varlıklar, birbirlerinin hem yemeği hem de yiyeni olmalarıdır. Kurtarıcı, kırksekizinci katta gözlerini açtığında hücre arkadaşının ilk sorusu da “ne yiyeceğiz”dir. Açıktır; yukarıdakilerden arta kalanı. Yukarıdakilerin kim olduğu ise daha açıktır; Kırkyedinci kattakiler. Hücrenin ortasındaki devasa kare çukurun ne olduğu her şeyden çok daha açıktır: Yemek içindir. Platform, yukarıdan indiğinde bu kara kare boşlukta iki dakikalığına durmaktadır, yolu uzundur. Ne kadar hızlı olunursa o kadar çok yemek yenebilecektir. Tabi yukarıdakilerden arda; yemeklerin çöpü ya da silinip süpürülmüş boş tabaklar veyahut sidik, kusmuk ve dışkıdan başka bir şey kaldıysa. Yukarıdan alt katlara indikçe her durakta biraz daha kirlenir, biraz daha kanlanır platform. Tik-taklarla koşar adım aşağıya doğru inerken, Kurtarıcının, sonra yemek üzere, aldığı elma yüzünden içerinin ısısının yakıcı bir sıcaklığa yükselmesinden anlarız ki biriktirmek yasaktır. Biriktirilen her ne ise başkasının payıdır çünkü.

Platformdaki üç insan tipi de korkak, açgözlü, bencil olduğundan yiyemediğini, biriktiremediğini dağıtır ve pisler. Esasında herkes için yiyecek konulmuşken, yukarıdakilerin haklarından fazlasını yemeleri, aşağıdakilere ait olanın üzerinde tepinmeleri açlığın ve kıtlığın nedenidir. Öte yandan kaç katlı bir çukurda olduklarını, ertesi ay hangi katta uyanacakları da tümüyle rastlantısaldır. Bu belirsizlik ve güvencesizlik açlık korkusunu sürekli tetiklemekte, kargaşayı ve vahşeti olağanlaştırmaktadır. Kötülük, bir keresinde, hiç yiyeceğin ulaşmadığı, hayatta kalmanın birinin diğerini yemesine bağlı olduğu yüzlü katlarda uyanmıştır örneğin. Ve çok daha fazla kat olduğunu tahmin etmektedir. Hobbes’un herkesin her şeyi yapmakta özgür olduğu doğal yaşamındaki gibi, çukurda da her şey serbesttir. Hayatta kalmak için öldürebilir ve hücre arkadaşınızın etini kesip yiyebilirsiniz. Çünkü yaşama hakkı doğal, sürdürülmesi gereken bir haktır ve bu bir tanrı yasasıdır. Varlığın idamesi, yukarıdakilerin aşağıdakileri, güçlünün zayıfı yok etmesini meşru kılmaktadır. Alt kattakilerden birinin yukarıdakilere “bir dahaki sefere daha fazla şarap bırak”, diye seslendiğinde Kötülüğün “al sana şarap” diyerek aşağıya işemesi ve tükürmesinin hakkı da bir kat yukarıda olmasından gelmektedir. Ki o şarap da yukarı katlarda Müslümanlar olduğu için kalmıştır. Kötülüğün elinde kestikçe bilenen bıçak gibi arzu, acımasızlık ve kötülük de bilenmektedir platformda. Yedikçe daha fazlasını yemekte, biriktiremedikleri için de pislemektedirler.

Tıpkı yaşadığımız dünya düzeninde olduğu gibi çukurda da yukarıdakilerin neden yukarıda, aşağıdakilerin neden aşağıda olduğu belirsiz, doğal, kadermiş gibi sunulur ve sorgulanmaz. Bir sabah ansızın ilk, orta ya da en altlarda, ölümün katlarında, uyanılmaktadır. Hele düşenlerin neden düştüğünü hiç anlamayız. Tümüyle kaderdir bu. Yukarıdakiler için bir gün alt katlarda uyanma, aşağıdakiler için ise alt katlarda yenilme ve ölüm korkusu süreklidir. Her katın kendi hiyerarşisi vardır. Kurtarıcı, alt kattakilere seslendiğinde Kötülük onu uyarır; ağıdakilerle konuşmaması gerekmektedir; çünkü onlar aşağıdadır. Nihayetinde çukur düzeni bu belirsizlik, güvencesizlik ve korkunun üzerine kurulmuştur. Amaç; bir gün yukarıda uyanmak için hayatta kalmaktır. Ancak, yukarıda uyanınca da alt katlara tekrar düşme korkusu yakayı bir an bırakmamaktadır.

Tıpkı gözardı edilen külliyat gibi alt katlardaki Bilge de yönetimin/tanrının bir sürü şeyi hesaba katmadığından, ince düşünmediğinden yakınır. Alt katlarda neler olduğundan haberi yoktur tanrı/şefin. Platforma herkesin en sevdiği yiyeceği, en lezzetli haliyle koysa da, daha birkaç kat geçmeden platformun ne hale geldiğinden habersizdir. Yukarıdakilerin günahının cezasını aşağıdakiler çekmektedir. Korkudan, kargaşadan, vahşetten başka bir şey çıkmayacak bir düzende insanların nefsini köreltip sadece en sevdikleri yiyeceği ki girişte sorulup öyle konmuştur, yemelerini böylece en son kata kadar yiyeceğin ulaşmasını ummaktadır. Ponna-cotta’nın en alt kata kadar ulaşmasının anlamı; yukarı kattakilerin sadece kendileri için konulan yemeği yemeleri, aşağıdakilerin hakkına dokunmamış olmalarıdır. Bu şekilde sağduyu kazanacak, kendiliğinden dönüşüm gerçekleşecektir. Yönetim, hayatta kalmak istiyorlarsa, insanların eninde sonunda kendi kendilerine sağduyu kazanmayı öğrenmelerini beklese de çukurdan çıkmanın esas yolu şeytanı alt etmektir.

***

Kurtarıcı, orta katların birinde uyandığında bu sefer hücresinde yönetimden, tanrı katından bir kadın, İyilik, vardır. Omuzuna konmuş bir melek gibi, onu çukurdaki düzeni değiştirmesi konusunda telkin etmektedir. Dikey öz-yönetim merkezinin kendiliğinden dayanışma modelini anlatır. Herkesin eninde sonunda sağduyulu olacağına ve ihtiyacı kadar yemesi gerektiğini öğreneceğine inanmıştır. Platform indiğinde bir gün kendisi diğer gün de köpeği için yemek almakta, yemekleri aşağıdakiler için tek kişiye yetecek şekilde tabaklara bölüştürmektedir. Aşağıdakilerden aynı şeyi yapmalarını istediğinde “hiçbir şeyin olmadığı kattan geldik, hayatta kalmamız bir mucize, sen ne oranından bahsediyorsun” cevabını alır. Kurtarıcı, yukarıda olmanın doğal gücünden aldığı cesaretle aşağıdakileri “yapmazsanız üzerinize sıçarım” diye tehdit eder ve bu işe yarar. İyilik, aynısını yukarıdakilere de yapmasını istediğinde verdiği cevaptan çukurdaki düzenin işleyişine nasıl müdahale edilebileceğini kavradığını anlarız; yukarı doğru sıçamayacağından onu dinlemeyeceklerdir! İyiliğin önerdiği diyalog, ikna, incitmeme, kendiliğinden dayanışma ve sağduyu kazandırma gibi politik stratejileri denenmiş ve bir sonuç elde edilememiştir. Sağduyu ve kendiliğinden dayanışma ile hiçbir dönüşüm sağlanamayacaktır. Çoğunluk, savaş ve zordan başka bir yoldan anlamamaktadır. Alt katlarda rastladığımız Bilge de buna ikna olmuştur.

Kurtarıcı ikiyüzikinci, yiyeceğin hiç ulaşmadığı, katta uyandığında Kötülük, onu yatağa bağlayıp kesmek üzereyken “bu yaptığından seni sorumlu tutuyorum, yukarıdakileri değil, şartları değil, yönetimi bile değil, sadece seni” diyerek onca kan ve katliamdan, sadece düzenin/yönetimin değil, kişilerin de sorumlu olduğunu hatırlatır. Daha önce iyilik yaptığı bir kadın tarafından kurtarılması, bir anlamda şeytanın/kötülüğün karşısında iyiliğin ve dayanışmanın galip gelebileceğine dair umutları yükseltir. Platformun üzerinde aşağı katlardaki çocuğuna yiyecek taşıyan, her katta işkenceye maruz kalan, çukura çocukların alınması yasak olduğu için de yalancı addedilen bir kadın kurtarmıştır onu. Kötülüğü, kendi bilenmiş bıçağıyla, kesip birlikte yerler. Kötülüğün tümüyle yok olduğunu düşünsek de halüsinasyonla müdahale etmeye devam eder; “yemek, yenmekten iyidir, etimi yediğin için senin bedenindeyim, sen de benim, birbirimize aitiz” diyerek nefsi, bıçağı, bilemeye devam eder. Bu, bir bakıma kötülük karşısında insanın durumunu, kötülük ve iyiliğin birbirlerinin içinde olduğunu, hangisi bilenirse onun keskinleşeceğini, gücün ona geçeceğini de gösterir.

Kötülük bir omuzda kendini bilerken, diğerinde İyilik, Kurtarıcıyı çukura tesadüfen gelmediğine, düzenin merhamet ve iyilik temelinde yeniden kurulabileceğine ikna eder. Elinde kitapla giren tek kişidir ve ancak akıl, merhamet ve iyilik birleşerek kötülüğü alt edip gidişatı tersine çevirebilecektir. İyilik, kanserdir bir yandan, her yeri yara doludur, ölecektir. Etini, bedenini sunar Kurtarıcıya bu yüzden. Tereddüdü karşısında Kötülük, bıçağını bileyerek fısıldamaya devam eder; insanoğlunun etini yemezse, kanını içmezse hayatta kalması mümkün değildir. Bıçağı uzatır, tereyağı keser gibi kes der. Kurtarıcı, iyiliği keser ve yer, hayatını devam ettirir. Artık İyilik de kötülük gibi bedenindedir. İyilikle de beslenmiş ve kuşanmıştır, hazırdır.

Altıncı katta uyandığında kötülüğü, iyiliği görmüş, çile çekmiş, kendini eğitmiş ve yenilenmiştir artık. Şimdi sıra çukurdaki düzenin dönüştürülmesidir. Ancak, İyiliğin de ona hep fısıldadığı gibi “değişim asla kendiliğinden olmayacaktır.” Düzenin çarkına çomak sokmak tek kişilik bir mesele de değildir. Yeni hücre arkadaşı; halatıyla beşinci kata, oradan da tanrıya, yukarıya, ulaşmaya çalışan siyah adam/Güç’dür. Yukarıdaki çifte, fırlattığı halatı tutmaları için yalvarmaktadır. Karşılığında sonsuz hayat sözü vermiştir. Yukarıdakiler için siyah bir adama yardım için fena bir seçenek değildir bu. Tırmanmaya başlayıp yukarı yaklaştığı esnada, kandırıldığını anlar, üzerine pislemeleriyle aşağıya düşer. Tek sahip olduğu şeyi, halatı, çukurdan aşağı boşlukta kayıp gider.

Bundan sonrası; düzeni çökertmek için Merhamet, Bilgi, İyilik ve Gücün birleşerek aşağı katlara doğru platform üzerinde çıktıkları yolculuktur. Aşağı gitmek bir intihar olsa da bunu göze alırlar. En alt kata yiyecek ulaştırılırsa döngü kırılabilecektir çünkü. Yiyeceği bölüştürmek, dağıtmak kolay değildir elbet. Sınırlı yiyecek, kıt ama yetecek kadar dağıtılır. Alt katların uzun zamandır yemediği hesaba katılır ve üst katlardan bir günlük feragatte bulunmaları, birer gün arayla platformdan yiyecek almaları istenir. Karşı çıkanlara zor ve sopayla karşılık verilir. Birisi “Mesih misin? Mesih ağzımıza balık-ekmek koyar, ağzımızda olanı almaz” diye çıkışır. Mesele kimsenin ağzından yiyeceğini almak değil herkesin ağzına koyacak yiyeceğinin olmasıdır. Siyah adama/Güç’e alaycı bir şekilde “beyaz adamın hizmetçisi misin” diye sorup, birliğin arasına nifak sokulmaya çalışılsa da düzeni tersine çevirmekten başka çare olmadığı anlaşılmıştır artık; kurtuluş birlikte mümkündür. Birisi, uzanıp, kendi hakkı dışında, fazladan yiyecek almaya çalıştığında ağzına yüzüne sopayı yer.

333. kata ulaştıklarında karyola altında saklanan sağlıklı bir kız çocuğu görürler. Kurtarıcıyı kurtaran kadının yalancı olmadığı da böylece çıkar ortaya. Aksine her gün, platform üzerinde, işkenceye maruz kalarak çocuğun hayatta kalmasını sağlamıştır. Çocuk dışında kimseler yoktur orada. Hiçbir hayat belirtisi kalmamıştır. Ponna-Cotta ile platformdan inip çocuğa yaklaşırlar. Platform hareket ettiğinde Ponna-Cotta’yı tam atacakken ısının değişmediğini fark ederler; Ponna-Cotta çocuğa aittir çünkü. Mesaj ulaşmıştır. Çocuk yukarıya, tanrı katına ulaşmak üzere platformun üzerine çıkarılır ve yükselir platform.

Platform, yemek gibi varlığın devamı için hayati meselelerin, tanrı/yönetimin yaptığı gibi, kişilerin sağduyusuna, inisiyatiflerine ve rastlantıya bırakılamayacağını söyler. Düzenin katılığını parçalamanın, yukarıdaki ile aşağıdaki arasındaki gün gelip herkesi yutacak olan o kapkara boşluğu kapatmanın yolunun örgütlenmek ve bir araya gelmekten geçtiğini de hatırlatır. Ancak, iki ana kadın karakterin iyilik, kurtarma, doyurma ve feragat ve iki ana siyah adam karakterinin bilgelik ve güçle sembolize edilmesi filmin ırk ve cinsiyete dair pozisyonu hakkında seyirci tarafından sempatik karşılansa da öykü yine beyaz erkeğin, beyaz dünyanın liberal öyküsüdür. Mesih, kurtarıcı, yine erkek ve beyazdır. Yukarıdakilere ve aşağıdakilere seslenip alt katlara yiyecek bırakmalarını, onların da bu mesajın aynısını kendi yukarılarına ve aşağılarına ulaştırmalarını söylerken komünist değil, makuldür.

İyisi mi biz, yazının başındaki külliyata kulak verip, insan doğasının doğuştan kötü, bencil ve değişmez olduğu korkusunu salmak yerine, bunun yaşanılan ortamın maddi, zihinsel süreçleriyle biçimlendiğini, hem bu süreçlerin hem de bu doğanın değişmesinin yine insana bağlı olduğunu akılda tutalım. Zira ‘sağduyu’ da ‘Mesih’ de gelmeyecek.

Melehat Kutun: Dr. Siyaset Bilimci.

 

Dipnotlar:

* Platform’un metafor denizinde birlikte yüzüp, dalgaları aşıp, kıyıya vardığımız Mehtap Tosun ve Rana Gürbüz’e sevgi ve teşekkürlerimle…

[1] Aynı zaman diliminde gösterime giren Joker (2019), Parazit (2019) filmleri ve Mesih (2020) dizisinde de konular aşağı yukarı benzerdir.

[2] Hobbes, T., (2007) Leviathan, Semih, Lim (çev.), YKY: İstanbul.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur