Pandemi öncesi 4. dalga feminist hareket – Çağla Akdere (Kadın Savunma Ağı)

4. Dalga feminist hareket, homofobi, transfobi ve ırkçı göç politikalarını reddederek, ırkçılığa, emperyalizme, sömürgeleştirmeye, doğanın yıkımına, patriyarkaya, heteroseksizme ve neo-liberalizme karşı çıkan toplam bir söylemle hareket ediyor. Sınıf-cinsiyet; üretim-yeniden üretim; özel alan-neo-liberal faşizm meselelerini, ikinci kuşak sosyalist-feminizminin ortaya koyduğundan daha ileri biçimde vurguluyor

Pandemi öncesi 4. dalga feminist hareket – Çağla Akdere (Kadın Savunma Ağı)

Pandemide Kadın Kadına Tartışma Buluşmaları sunuşlarımızı paylaşmaya devam ediyoruz. Normaliniz Batsın (26 Mayıs Salı) başlığının ilk sunuşu, Pandemi öncesi dünyada çoklu krizler, ikinci sunuşu Türkiye’de çoklu kriz ve yeni normale uzanan eğilimler, üçüncü sunuşu Pandemi öncesi dünyada halk isyanları ve dördüncü sunuşu Pandemi öncesi Türkiye’de isyanlar ve halk hareketleri başlıklarını taşıyordu. Şimdi sırada beşinci sunuşumuz:

2008’e gelirken…

Neo-liberalizmin yükselişi olarak bildiğimiz 80’li yıllarda, aile dışında bir hayata sahip bekar ve yalnız anneler başta olmak üzere kadınları hedef alan bir ideolojik saldırı yaşandı. Toplumsal sorunların kaynağını parçalanmış ailelere bağlayan, kadının doğası gereği başkalarının bakımını sağlamak istediği içinde olduğunu iddia eden ve feminist hareketin bu doğaya ve kamusal refaha zarar verdiğini söyleyen, özel alanı kutsallaştıran “post-feminist” bir ideolojik saldırıdan bahsediyoruz. 90’lara gelindiğinde ise SSCB’nin çöküşüyle de birlikte kolektif kurtuluş idealinin yerine, piyasanın kadınlar için güçlenme alanı olarak tanımlanması doruğuna ulaştı ve özellikle kamusal bakım alanındaki sosyal hizmetler de özelleştirmelerle birlikte önemli ölçüde tırpanlandı.

90’ların sonuna doğru geldikçe, neo-liberalizm açısından, bu çöküntünün karşısında bu sefer de feminizmi bu piyasa aracılığıyla bireysel güçlenmenin bir aracı olarak yeniden işlevlendirilme siyaseti gündeme geldi. Bireycileştirilmiş, depolitik bir güçlenme vaadiyle feminizmin en azından toplumsal cinsiyet gibi bazı kavramları piyasa genişletmesi ve kadın emeğinin piyasaya çekilmesi siyasetinin parçası olarak ana akımlaştırıldı.

Öyle ki, Dünya Bankası’nın 2007 yılında toplumsal cinsiyet eylem planının adı “Cinsiyet eşitliği akıllı bir ekonomik tercihtir” oldu. Dünya Bankası’ndan IMF’ye, devletlerden, STKlara, ulus-ötesi kuruluşlara kadar bütün iktidar odakları kadınların işgücü piyasasına girişini desteklemek, kadın girişimciliği için mikro-kredi teşvikleri sağlamak için “Akıllı bir ekonomik tercih olarak kadınlara yatırım yaptı.” Bütün bunlarla birlikte kadınların özellikle güvencesiz işgücü içindeki payı ve ev-içi bakım yükü arttı; yoksulluk kadınlaştı; dünya işçi sınıfı kadınlaştı. Ama bu güvencesiz yaşam ve ağır ev-içi emek yükü, “özgür kadınlar” görüntüsüyle kapatılmaya çalışıldı: Bir nevi Nil Karaibrahimgil şarkısı gibi, “tek taşımı kendim alır, çocuk da kariyer de yaparım.”

Kısacası 2008’e kadarki dönemde sermaye önce 2. kuşak kadın hareketini post-feminist tezlerle itibarsızlaştırmaya çalıştı; kadınların güçlenmek ve özgürleşmek için feminizme ihtiyaç olmadığı iddia edildi; aileye dönüş desteklendi; feminizmin kadınları kendi doğalarına yabancılaştırdığı ileri sürüldü; evden-esnek çalışma yaygınlaştırıldı. Özellikle Ortadoğu gibi coğrafyalarda toplumsal cinsiyet kavramı altı oyularak ana akımlaştırdı, piyasa ile kadın hareketinin bir bölümünü de bu “piyasa ile patriyarkayı geriletme-açılım siyasetleri” ile kendisine yedeklemeye çalıştı.

Ama yine de bu dönemde de kadın hareketi içinde 3 damardan söz edilebilir ki buna da tam olarak ne olduğu belli olmayan bir hareket kuşağı olarak 3. Dalga adı veriliyor.

Bir damar, piyasa/sermaye ile uyumlu feminizmler, projeci STK’lar, mikro kredi-kooperatif yapıları ki sonuçta bunlara bugün “lean feminizm” deniyor.

Bir başka damar, dönem bir yandan da “neo-liberal yönetişim dönemi” olduğu ve BM-Uluslararası hukuk gibi yapılar hala varmış gibi olduğu için bir tür savunmacı lobici ana akım feminizm. BM/Uluslararası Konferanslar/Kurumlar içinde savunuculuk/İstanbul Sözleşmesi gibi metinlerin oluşmasını sağladı ve esasen kadına yönelik şiddet meselesine yoğunlaştı.

Üçüncü damar; neo-liberalizmin ilk döneminde ortaya çıkan tepki ve direniş hareketlerinin içinden gelişen kadın dinamikleri olarak sıralanabilir. Örneğin Zapatista, Via Campesine, MST, Arjantin İşsiz İşçiler Hareketi gibi hareketlerin içinde gelişen, genel olarak küreselleşme karşıtı hareketin içinde güçlenen ve giderek ayrı-özerk kadın örgütlenmelerine dönüşen dinamikler ki 90’lı yıllarda “ulus ötesi feminizm” gibi biçimlerde gelişti. Meksika-ABD sınırında Ciudad Juarez’de uyuşturucu çetelerince katledilen binlerce kadın tekstil işçisiyle dayanışma kampanyaları; Arjantinli Piquetor (işsiz işçiler) hareketi içindeki kadına şiddetle mücadele komiteleri; Brezilya’da MST (Topraksız İşçiler Hareketi) kadın örgütlenmeleri; Bask ülkesindeki barınma hakkı mücadeleleri içindeki kadın örgütlenmeleri…

Belki de hepsinin içinde, hepsini etkileyen biçimde özellikle akademik alanda gelişen bir “kimlikçi feminizmden” söz edilebilir.

Neo-liberalizm karşıtı hareketlerin içinden veya onlarla yan yana gelişen kadın hareketi damarı, bir öncesi sunuşta sözü edilen neo-liberalizme karşı kuşak isyan hareketi içinde de biçimlenip çatıştılar ve bu hareketler geri çekildikten sonra da nitelik değiştirerek bağımsız varlıklarını geliştirdiler. Yani 90’lı yılların bütünüyle feminizmin neo-liberalizmle evliliğinden ibaret olduğunu söylemek doğru değil, Nancy Fraser gibi böyle tezler savunduğumuz zaman, 4. kuşağın gökten nasıl zembille indiğini de açıklayamayız, 90’lı yıllarda verilen kadın mücadelesini de yok saymış, görünmezleştirmiş oluruz.

2008’den sonra…

2008 yılına geldiğimizde tüm dünyayı etkisi altına alan mortgage krizi ile başlayan küresel bir ekonomik krizi görüyoruz. Bu süreç bir yandan genel halk isyanlarını ve bu isyanların özgün bir sureti olarak 4.dalga feminist hareketin yükselişine şahit olduğumuz bir eşiği de işaret ediyor.

Neo-liberalizmin genişleme evresi ve kapitalizmin krizi karşısında ödetilen bedelin en büyük ağırlığını kadınlar taşıdı. Küresel sermaye birikimin yarattığı işçileştirme ve mülksüzleştirme dalgası kadınları bir yandan güvencesiz ve esnek bir şekilde piyasa koşullarına sürükledi, diğer yandan bakım işlerinin yükünü ev-içi emekleriyle kadınların üzerine yığıydı.

Aynı dönemde neo-liberalizmin krizine çözüm olarak aile politikalarının yeniden inşası kadınlara yönelik temel siyaset haline dönüşmeye başladı. Çünkü egemenler açısından (üreme/emek gücü/nüfus) kadınların cinselliğinin ve doğurganlığının denetlenmesi; düzenin günlük ideolojik yeniden üretiminin sağlanması ve kadınların görünmeyen/karşılıksız emeğiyle işçinin yeniden üretilmesi açısından aile yeniden yaşamsal bir yerde durmaya başladı. Kadının ücretli-ücretsiz emeğinin bu muazzam değersizleştirme karşısında bir yandan da cinsiyetçi bir toplum inşası, dinci erkek egemen saldırılar yükselmeye başladı. Kürtaj yasaklarından, aile irşat merkezlerin kurulmasına kadar bu saldırıları Türkiye’de de adım adım yaşadık.

Ancak bu aile politikaları karşısında elbette ki büyüklü küçüklü kadın isyanları da baş verdi ve aslında bir aile krizi de ortaya çıktı. 2000’li yılların ortalarından itibaren yükselen neo-liberalizmin faşist iktidar biçimlerinin temel özelliği haline gelen açık kadın düşmanlığı, bir dönem önceki siyasetlerin yarattığı kadın isyanı dinamiklerinin yol açtığı “aile krizine” karşı geliştirilen bir politikaya dönüştü.

Yani 90’larda piyasaya sürülen kadınlar, 2008 ile birlikte neo-liberalizmin krizinin içerisinde yeni bir isyan dinamiği olarak yükselişe geçti ve bunun karşısında da neo-liberal iktidarlar erkeklere “hadi erkekler, bu kadınların başını ezelim” çağrısını temel bir siyaset olarak örgütlemeye başladı. Kadın düşmanlığı, neo-liberal faşizmin temel, kurucu siyasetlerinden biri olarak yaygınlaştı.

Merhaba 4.dalga…

Neo-liberalizmin krizinin içinden, kadın düşmanlığı siyasetine karşı doğan bir hareket olarak 4. Dalga feminist hareket, aslında halk isyanlarının özgün kadın sureti olarak karşımıza çıkıyor. Kimi yerlerde dijital feminizmi, hashtag feminizmi olarak adlandırılsa da sadece dijitalle sınırlı kalmayan kitlesel sokak eylemleri olarak da yaşanıyor.

Örgütlenme Şekli Bakımından 4. Dalga

4. dalga feminist hareket, örgütlenme aracı olarak en yaygın ve işlevsel araç olarak Twitter başta olmak üzere sosyal medyanın tamamını aktif ve etkili bir biçimde kullanma yeteneğine sahip. Bugün baktığımızda her örgütün sözü ve eylemi örgütleme aracı olarak sosyal medya başat bir konumda olduğunu görüyoruz.

Bir diğer örgütlenme şekli olarak ise bildiğimiz örgüt formunu aşan meclis tipi bir yapıyı görüyoruz. Yatay olarak örgütlenen meclis tipi yapılar en geniş ve yaygın kadın örgütlerinin ve tek tek feministlerin birlikte politika üretmek üzere bir araya gelişini ve harekete geçişini kolaylaştırıyor. Öyle ki Arjantin’de Ni Una Menos, feminist grevi örgütlerken bu eylemi 70 bin kadınla bir araya gelerek planlıyor. Türkiye açısından bu durum maalesef henüz olgunluğa ulaşmamış durumda. Kadınlar Birlikte Güçlü zemini gibi geniş kadın yapıları mevcut olsa da bu kadar geniş biçimde kadınları kapsayan bir örgütlenme süreci hayata geçirilmiş değil. Yaklaşık bin kadının katıldığı Türkiye Kadın Buluşması ise ciddi bir heyecan yarattı ama sonrasındaki bazı tartışmalar bu atmosferi zayıflattı. Fakat KBG Türkiye açısından önemli bir çağırıcı odak durumunda.

Örgütlenme başlığı altında bakılacak önemli bir diğer ayrıntı ise, dünya kadın hareketinin genel olarak kendisine yönelik saldırılar karşısındaki öfkesini, dinsel, etnik, ırksal ayrılıklar karşısında dağıtmaması ve hareketin bölünmesini engellemesi. Aslında kadınlar, lgbti,+ mülteciler, seks işçileri vs. gibi patriyarka karşıtı somut dinamiklerin tamamını kapsayan bir söz ve eylem kurmayı başarabiliyor; halk isyanlarının diğer bileşenlerinin tersine ayrıştırma siyasetine yenilmiyor.

Eylem Biçimleri Bakımından 4. Dalga

4. dalganın eylem biçimlerine baktığımızda ise yine ilk önce sosyal medyaya odaklanmak gerekiyor. Bu hareketin temel omurgalarından birisini dijital dünyadaki kitlesel, meşru ve hak alıcı eylemleri oluşturuyor. Pek çoğumuzun da ilk aklımıza gelen #MeToo. Güçlü bir Hollywood yönetmeninin sektör tacizlerinin twitter üzerinden bu hashtagle yazmaya başlamasının ardından bir buçuk hafta içerisinde hashtag 85 ülkeden 1,7 milyon tweet aldı. Cinsel şiddete maruz kalan kadın oyuncuların yanı sıra bir çok kadın kendi isimleri ve hikayelerini bu hashtag’te paylaştı. Takip eden haftalar içerisinde #Me too cinsel şiddetten hayatta kalan kadınların ve lgbti+’ların yıllar boyu süren sessizliği bozmasını sağlayan, cesaret ve güven veren bir platforma dönüştü.

İfşa dediğimiz eylem biçiminin ilk kitlesel formu denebilir. Türkiye açısından da bu eylem biçimi pek çok defa kullanıldı/kullanılıyor. Kadına yönelik şiddetin teşhiri, faillerin yargılanması, şiddetten korunmak için mekanizmalara ulaşamayan kadınların bunlara ulaşmasının sağlanması; Name, Çilem, Yasemin gibi öz-savunma eylemlerinde yaratılan toplumsal baskıyla kadınların tahliye edilmesi gibi pek çok kazanım sağlandı. Ama belki de en akılda kalıcı kazanımlardan birini Şule Çet davası ile görmüş olduk. İntihar diye üstü örtülmeye çalışılan bir dava, özellikle sosyal medya üzerinden yapılan toplumsal baskı sayesinde ortaya çıkarıldı.

4. dalganın bir diğer belirleyici eylem biçimi ise grevler ve kitlesel eylemler. Birkaç örnek vermek gerekirse,

– 2016 yılında Polonya’da kadınlar, ülkede kürtajın tamamen yasaklanmasını öngören yasa tasarısını protesto etmek için greve gitti. Kadınlar, “Kara Pazartesi” adını verdikleri yürüyüşler kapsamında başkent Varşova dahil birçok şehirde siyah kıyafetleriyle sokağa çıktı.

– 2016’da İzlanda’da erkek işçilere göre yüzde 14 ila 18 daha düşük maaş alan kadın işçiler eşit ücret talebiyle greve çıktı. Sendikaların ve kadın örgütlerinin yaptığı hesaba dayanarak, ücretlerinin mesai günündeki sonu anlamına gelen 14:38’de iş bırakan binlerce kadın, ülkenin başkenti Reykjavík’te sokakları doldurdu.

– Kadınlar Fransa’da Avrupa İstatistik Kurumu (Eurostat) verilerine de yansıyan ücret eşitsizliğini protesto etti. Eurostat verilerine göre Fransa’da kadın işçiler, erkek işçilerden ortalama yüzde 15,1 daha az ücret alıyor. Bu verilerle birlikte kadınlar, yıllık 253 iş gününün 38,2’sinde ücretsiz çalıştırılmış oluyor.

– Kemer sıkma politikalarına karşı hak mücadelesi- cinsel ve üreme hakları için İtalya’da grevler üç yıl ardı ardına grevler yapıldı.

– Dünya çapında ses getiren bu kitlesel eylemlere İrlanda ve Güney Kore’de üreme haklarının savunulması için yapılan grev ve eylemleri de eklemek gerekir. Ve elbette 2 yılın dökümünü yaptığımız bu kadın mücadelesi yükselişine son 10 yılın başka yerel mücadelelerini de ekleyebiliriz.

– Ama özellikle Arjantin’de 2016 Ekim ayında yaptığı ilk çağrısının hızla yankı bulduğu ve 30’a yakın ülkede kadınların toplantılar düzenleyerek, hazırladıkları çağrı metinlerini paylaşarak, sosyal medya etkinlikleri açarak 8 Mart’ı karşıladıkları feminist grev önemli bir yerde duruyor.

– Böylelikle, ortak talepler etrafında onlarca ülkede grevler ve greve destek vererek kitlesel bir araya gelişler sağlanmış oldu. Yani 4. Dalganın bir başka özelliği de enternasyonel bir nitelik kazanması. Bunun bir diğer örneği ise hepimizin bir kaç ay önce parçası olduğu Şili’de başlayan ve tüm dünyayı saran Las Tesis dansı oldu.

Özetle, 4. Dalganın eylem biçimlerine baktığımızda sosyal medyayı bir mücadele alanına dönüştürdüğünü, kitlesel eylemler ve grevlerle bir araya geldiğini, çok kitlesel ağ tipi meclislerle örgütlendiğini ve enternasyonel bir kimliği olduğunu görüyoruz.

Türkiye açısından da genel olarak eylem biçiminin çok yaygın kitlesel eylem formuna dönüştüğünü görüyoruz. Özellikle 2012’de Tayyip Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” söylemi ile ilk kitlesel eylem fitili de ateşlendi denilebilir. Bu açıklamanın ardından on binlerce kadın sokaklara dökülerek kürtaj haktır dedi ve Tayyip’i kuluçkaya yatmaya çağırdı. Hemen ardından yaşanan Gezi isyanı ile birlikte kitlesel kadın ve lgbti eylemlerinin kalıcılaşmaya başladığını gördük. Bugün hala 8 Martlar, cinsel istismara karşı eylemler en kitlesel eylemleri oluşturuyor.

Eylem İçerikleri Bakımından 4. Dalga

Eylem içerikleri bakımından baktığımızda ise, eylemlerin erkek şiddeti başta olmak üzere, kürtaj, laiklik, çalışma yaşamının güvencesizleştilmesi, ücret eşitsizliği, ekonomik kriz, savaş gibi pek çok başlığı birleştirdiğini görüyoruz. Homofobi, transfobi ve ırkçı göç politikalarını reddederek, ırkçılığa, emperyalizme, sömürgeleştirmeye, doğanın yıkımına, heteroseksizme ve neo-liberalizme karşı çıkan toplam bir söylemle hareket ediyor.

Neo-liberal krizin göbeğinde ortaya çıkan bu dalga, bu krizin yarattığı tüm alanlarda, sadece kadınlar adına değil tüm muhalefet adına konuşma cüreti ve kabiliyetine sahip. Öyle ki bugün Arjantin’de feminist hareketin içerisinde olmadığı hiç bir mücadele ve hiç bir grev mevcut değil.

Türkiye açısından, kadın hareketi bu niteliğe sahip değil. Neo-liberal faşist iktidarların neredeyse 1.dalgayla elde edilen temel hakları bile tırpanlayacak hale geldiği bu süreçte, Türkiyeli kadınlar haklarının gaspına karşı mücadele eden ve artan kadına yönelik şiddete karşı kitlesel mücadeleyi yükseltmeye çalışan bir konumda. Kadın hareketi kayyum, savaş, ücretli emek gibi meselelere de kısmi sözler ve eylemler üretiyor; fakat neo-liberal patriyarkal sistemin ve onun siyasal yansımalarının tamamına karşı bir duruştan söz etmek çok mümkün değil.

Politik tartışmalar bakımından 4. Dalga

Kesişimsellik

Kesişimsellik aslında 90’larda ortaya çıkan bir kavram. Kesişimsel feminizm, feminist teorinin her kadının aynı imtiyazlara sahip olmayabileceğini göz önünde bulundurması gerektiğini vurguluyor. Kadınların fiziksel engel, sosyal ve/ya sınıfsal statü, etnik köken, fiziksel görünüş, yaş, din, eğitim seviyesi, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve benzeri birçok sebeple özelleşebilen baskıya ve haksızlığa uğrayabileceğine işaret ediyor. Ancak bu kavramın (kesişimselliğin) kullanılma biçimi, sosyolojiyle politikaya bir ve aynı şeymiş muamelesi yapıldığı izlenimi yaratıyor. Kadın olmak yahut işçi olmak yahut eşcinsel olmak ne zaman politik anlam kazanır? “Kendinde kadın” olmak ile “kendi için kadın” olmak arasındaki mesafe nelerden oluşur?

99’un feminizmi

Özellikle 2016 sonrası gelişen uluslararası hareket içinde çeşitli yazarlarca farklı vurgularla tartışma konusu haline getirildi, Nancy Fraser gibi isimlerin tartışmanın kıvamını geri çektiğini, bir dönem öncesinin tartışmaları indirgemeci biçimde gündeme getirdiğini söyleyebiliriz. Fakat genel vurguları şöyle özetleyebiliriz:

Son kırk yıldır egemen olan yırtıcı finansal neo-liberal kapitalizm formu yüzünden, her türlü orta yolun ortadan kalkmış olması ılımlı reformlar kazanma çabalarını bile kıran kırana bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor. Feministler olarak bu koşullar altında, gezegen yanarken “fırsat eşitlikçi egemenlik” peşinden koşmaya devam mı edeceğiz? Yoksa toplumsal cinsiyet adaletini, mevcut kıyımın ötesindeki yeni bir topluma götüren anti-patriyarkal anti-kapitalist bir yeniden kuruluş olarak mı tasavvur edeceğiz?

Bu tartışmalarda özellikle değerli olan kapitalist sistemin ayakta kalması için yalnızca ücretli emeğin sömürülmesi ve artığın yağmalanmasının yeterli olmadığı, aynı zamanda doğaya, kamusal mallara ve insanlarla toplulukları yeniden üreten ücretsiz emeğe de karşılıksız biçimde el konulması arasında güçlü ilişkiler kurması ve kadın hareketini yeniden kurucu bir özne olarak tanımlaması. Yani sınıf-cinsiyet; üretim-yeniden üretim; özel alan-neo-liberal faşizm meselelerini, ikinci kuşak içindeki sosyalist-feminizmin ortaya koyduğundan daha ileri biçimde vurguladığını söyleyebiliriz. Ayrıca, iktidar, hem cinsellik hem emek-gücü kaynağı olarak beden tartışmalarını da ilerletiyor ve “kadın” tanımını patriyarkanın tarihi içinde oluşmuş tarihsel-siyasal bir kimlik olarak korurken, biyolojik-cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımının da çatışmalı biçimde kurulmasının önüne geçerek patriyarkal güçlerin tamamını kapsayan siyasetler üretmeye çalışıyor. Dolayısıyla mekanik bir keşişimsellik yerine düzleyici olmayan daha organik bir bütünlük kurabilmenin imkanlarını yaratıyor.

4. kuşağın sosyalist damarı da şunu demiş oluyor: gelecek ya kadın olacak ya da bir gelecek olmayacak; sosyalizm ya feminist olacak veya bir sosyalizm hiç olmayacak! Dolayısıyla sosyalizmin ne olabileceğini de feminizm sayesinde yeniden tanımlayabileceğimiz zemin genişlemiş oluyor.

Kaynak: kadinsavunmasi.org

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur