The Platform – El Hoyo (Delik) filmi üzerine…

Film sadece sistemin içinde birbirinin kurduna dönüşen insanı irdeliyor yani insanın başına gelebilecek en kötü şeyin yine diğer insanlar olduğunu gösteriyor. Yönetim kısmıyla ilgili düzenin asıl sahiplerine yönelik bir sözü yok filmin. Hatta beyaz kıyafetler içinde bize kusursuz bir masa hazırlayan, bu yönüyle günahsız addedilebilecek bir yönetim algısı yaratılıyor bile diyebiliriz. Sanki senarist bu durumu fark ederek filmin sonuna doğru peygamber karakteri üzerinden esas mesajın yönetime gönderilmesi gerektiğini fısıldıyor Goreng'e

The Platform – El Hoyo (Delik) filmi üzerine…

Galder Gaztelu-Urrutia’nın ilk uzun metrajlı filmi olan The Platform orijinal adıyla El Hoyo (Delik), son zamanların en çok konuşulan filmi oldu. 2019 sonbaharında Toronto Film Festivali’nde ilk prömiyerini yaptı. Ancak esas şöhretini 2020 Mart sonunda Netflix’te yayımlandıktan sonra kazandı. Hatta son dönemin en çok izlenen filmleri arasında yer alarak büyük ses getirdi. Arkasında Netflix’in olduğu El Hoyo son dönemde yükselişe geçen İspanyol sinemasının bir ürünü. Filmin popüler olmasında zamanlama olarak koronavirüs sonrası stokçu zihniyetin görünür olduğu ve sistemin herkese eşit davranmadığı günümüz gerçeğiyle filmde kendine yetenden fazlasını yiyerek alttakileri hiçe sayan alegorik dünyanın izleyiciler tarafından özdeşleştirilmiş olması da etkili oldu diyebiliriz.

Platform tek mekânda gecen minimal, müzik ve montaj uyumu ile oldukça akıcı bir film. Zaman zaman mesajın önüne geçebilecek derecede rahatsız edici sert sahneleri var. Ancak her şeye rağmen oldukça dikkat çekici.

Distopik ve dikey bir hapishanede öz yönetim mümkün mü?

Üç tür insan vardır: Yukarıdakiler, aşağıdakiler ve düşenler.”

Filmin girişinde Goreng gözlerini açar ve ilk duyduğumuz replik bu olur. Güçlü bir aforizma olmasına rağmen mesajı bize baştan vererek filmin heyecan ivmesini düşüren bu cümle sınıflı toplumun kabaca bir tanımı gibidir. Hoyratça yaşayan zenginler, yukarıdakiler; onların artıklarıyla beslenen ve bunu kanıksamış olan yoksullar, aşağıdakiler; bir de bu döngüyü kabul etmeyip değiştirmeye çalışan, bu uğurda ölümü göze alan, düşenler… The Platform, bu fikir üzerine inşa edilen bir “sistem eleştirisi” filmi olarak elbette önemli. İnsanoğlunun tabiatına, sosyoekonomik farklara, üsttekiler (zenginlerin) ile alttakilerin (fakirleri) mücadelesine, herkesin önceliğinin kendisi olmasına, bencilce hareket etmediğinde kimsenin açlıktan ölmeyeceği fikrinden vahşi kapitalizme yenik düşmesine kadar pek çok eleştiri barındırıyor. Ancak adına “dikey öz yönetim” dedikleri, ortasındaki delikten bir platformla yemeklerin yukarıdan aşağıya sunulduğu ve platformdan bir şey almanın yasak olduğu, sadece iki dakika yemek yenebildiği, her iki ayda bir katların değiştiği bu mekanizma adeta distopik bir hapishane… Buraya öz yönetim demek ne kadar doğru? Buradaki mahkûmların ya da gönüllü katılımcıların bu düzen yaratılırken söz hakkı olmadı, en azından biz böyle bir sahne görmedik. Sonra dikey yani askeri bir hiyerarşiyi gösteren çok katlı adeta sınıflı bir toplumun temsili olabilecek bu hapishane doğası gereği öz yönetim koşullarına da uygun değil. Bu tabir pek tabii ironi yapmak için de tercih edilmiş olabilir. Ancak dünyanın geldiği noktayı bizi yönetenlerden bağımsız bir insanlık suçu olarak görme eğilimi eksik bir tespit. Film sadece sistemin içinde birbirinin kurduna dönüşen insanı irdeliyor yani insanın başına gelebilecek en kötü şeyin yine diğer insanlar olduğunu gösteriyor. Yönetim kısmıyla ilgili düzenin asıl sahiplerine yönelik bir sözü yok filmin. Hatta beyaz kıyafetler içinde bize kusursuz bir masa hazırlayan, bu yönüyle günahsız addedilebilecek bir yönetim algısı yaratılıyor bile diyebiliriz. Sanki senarist bu durumu fark ederek filmin sonuna doğru peygamber karakteri üzerinden esas mesajın yönetime gönderilmesi gerektiğini fısıldıyor Goreng’e. Benim izleyici olarak beklentim hedefin sıfırıncı kattaki yönetim olmasından yanaysa da yönetmen BBC’ye verdiği röportajda, filminin kapitalizm ve eşitsizlik eleştirisi olup olmadığı sorusuna: “Bu bir toplum eleştirisi değil, bu toplumsal bir özeleştiri” diyerek son noktayı koymuş. Yani amaç biz’e biz’i sorgulatmak…

Filmdeki metaforlar dinsel mitlere mi dayanıyor yoksa politik simgelere mi?

Filmin bir diğer dikkat çeken tarafı çok fazla metaforun kullanılmış olması. Hatta bazı metaforlar işlevsel olmasına rağmen kartları daha ilk dakikadan açarak izleyiciye hiç alan bırakmıyor desek yalan olmaz. Mesajı fazlaca görünür kılarak izleyiciyi tembelleştiren metaforların alt metnini okurken iki farklı analiz karşımıza çıkıyor. Birincisi filmin sol perspektiften bir düzen eleştirisi yaptığı ve içinde bulundukları deliğin dünyayı, yönetimin devleti/erki/iktidarı, katların sınıfsal farklılığı temsil ettiği şeklindeki yorum. Deliğe girerken yanlarına alacakları tek şey için Cervantes’in Don Kişot isimli romanını seçen kahramanımız Goreng de belli ki bu sistemle mücadele edecek şövalyemiz olacak… Bu yorum filmin geneli için hiç de mantıksız durmuyor.

Gelelim ikinci yoruma. Hristiyanlık öğretisindeki dinsel mitlere dayalı bir okuma yaptığımızda bunun da filmdeki metaforlarla güçlü bir paralellik gösterdiğini görüyoruz. Daha ilk sahnede Goreng’in yasak elmayı eline alması ve ceza sisteminin devreye girmesi din soslu metaforların gelebileceğinin işaretçisi oluyor. Filme bu açıdan baktığımızda öncelikle yönetim kısmında Panna Cotta’nın içindeki kılı gören ve itina ile kusursuz sofrayı hazırlatan şef tanrı, yanındaki beyaz kıyafetli çalışanlar ise melek olarak düşünülebilir. Filmde yönetimin neredeyse hiç eleştirilmediği düşünülürse bu ilahi bir metafor olarak kullanıldıkları kanaatini de güçlendiriyor. Yine yemeklerin sunulduğu platformun hiçbir mekanizmaya bağlı olmadan yukarıdan indirilmesi gökten tanrı tarafından sunulan nimetler seklinde ilahi bir metafor havası yaratıyor.

Elinde Cervantes’in Don Kişot’u ile sistemin içine giren Goreng de adeta kutsal kitabını eline almış bir İsa’yı çağrıştırıyor. Tabii Don Kişot’un Sanço’su gibi İsa’nın da kendine inanan bir havariye ihtiyacı var. Ki bu da altıncı katta tanıştığı Baharat isimli bir siyahi oluyor. Elindeki halatla kişisel bir mücadele veren Baharat, Goreng ile birlikte altta kalan tüm açlar için toplumsal bir mücadeleye girişiyor. (Filmi politik simgelerle okuduğumuzda adı bile olmayan, renginden dolayı Baharat şeklinde ötekileştirilen bir siyahinin Goreng ile birlikte sistemi değiştirmeye çalışması dış dünyanın gerçeklerine bir gönderme olarak görülebilir.)

Film ilerledikçe saçı başı dağılarak görüntü itibariyle daha da İsa’yı çağrıştıran Goreng’e mesih diye hitap edilmesi, filmdeki kat sayısının 333 oluşu ve her katta iki kişi olmasından dolayı 666 rakamının ortaya çıkışı ve bunun İncil’de şeytanı simgelemesi yine sayılar üzerinden dini metaforların kullanılmış olabileceğini gösteriyor. Filmde peygamber olarak görülen bilge bir karakter de var. Bu karakter Goreng’e mücadelesinde yol gösteren bir Musa metaforu olarak görülebilir. Gorengin bir katta arkadaşını öldüren mahkûma; “Öldürmeyecektin, kuralı çiğnedin” demesi ve filmde oburluk, kibir, aç gözlülük gibi kavramların üzerinde durulmuş olması da İncil’deki ayetler ve 7 büyük günahla paralellik gösteren diğer metaforlar. Yine Goreng’in deliğe girmek için mülakat görüşmesinde kendisine bir diploma verileceğinin söylenmesi, dinsel öğretilerdeki ödül ceza sistemine, aynı ödülün kazara birini öldürerek deliğe girmiş olan ve ileride Goreng’i yatağa bağlayarak etini yiyecek olan oda arkadaşı Trimagasi’ye hiç vaat edilmemiş olması ise onun filmde kötülüğü/şeytanı temsil ettiğini ve asla cennete giremeyecek olmasını simgeliyor.

Hemen hemen tüm eleştirilerde filme ya dini ya da politik bir okuma yapılmış. Filmde ele alınan sorun politik düzlemde çözülebilecek bir sorun olarak görünse de yönetmen yine BBC röportajında, Goreng ile (öldükten sonra bile onun bilinç altında yaşayan) Trimagasi karakterleri için: “Aslında içimizde iki karakterden de özellikler var, kendi iç mücadelemizde kimin kazanacağına kendimiz karar vermeliyiz. İlk bakışta Goreng’de olmak istediğimiz kişiyi görüyoruz. Sonra Trimagasi’ye baktığımızda ise, aslında kim olduğumuzu görüyoruz” diyor. Yönetmenin daha önce filmin amacının da kendimize yönelik bir özeleştiri olduğunu hatırlayacak olursak belki de metaforları üçüncü bir gözle yani “psikanalitik bir yaklaşımla” ele almak gerekiyor.

Görüldüğü gibi filmin mesajı değişmese de metaforları farklı açılardan yorumlamak mümkün. Bu durum, metaforların alt metnine zenginlik katmak için ya da her kesimden izleyici kitlesinde mesajı etkili kılmak için belki de düz bir mantıkla izleyicinin kafasını karıştırmak için bile tercih edilmiş olabilir. Son dönemde Mesih tartışmalarının popüler olması hatta aynı yapımcı firmanın (Netflix) Mesih isimli bir dizi çektiği de düşünülürse belki de bu tesadüf diyemeyeceğiniz dinsel göndermeler filmi daha dikkat çekici hale getirmek için bilinçli bir tercih de olabilir.

Imoguiri ile Goreng arasındaki yöntem tartışması

Filmin belki de en dikkat çeken bölümü sistemin içinden kopup gelen İmoguiri ile Goreng arasındaki diyaloglar. İmoguiri, Goreng’in deliğe kabul edilişinde gördüğümüz mülakatı gerçekleştiren kadın. Yakalandığı hastalık sonrası köpeği ikinci Ramses’i yanına alarak giriyor deliğe. Bir gün köpeğini bir gün kendisini doyuran kadın üst ve alt kattakileri ikna ederek doğal bir dayanışma yaratmaya çalışıyor delikte. Yani barışçıl, şiddetsiz, her kesimden insanı kapsayan bir mücadele öneriyor kat arkadaşı Goreng’e. Goreng ise bu yöntemin etkili olamayacağını düşünüyor. Mücadelenin sadece alttakilerle yürütülebileceğini, bunun da tehdit ve ilerleyen süreçlerde göreceğimiz şiddet gibi itici güçlerle mümkün olacağını söylüyor. Tam burada filmin en güçlü aforizması geliyor. Goreng, İmoguiri’ye neden üsttekilerle dayanışma yapamayacaklarını şöyle açıklıyor:

Üst kattakiler zor, çünkü onları ikna edemem.

Neden?

Çünkü yukarıya doğru sıçamam!”

İmoguiri sisteme çok inanmış biri olarak kat sayısının 200’den fazla olduğunu görünce tüm ezberi bozularak intihar ediyor. Sistemin içinde olduğu halde sistemle ilgili hiçbir şey bilmediğini anlıyor. Yani gerçek yaşamda olduğu gibi sistem ilk olarak kendine en çok inanmış olanı yutuyor. İmoguiri deliğin içinde kendisinin de bilmediği koca yalanların olduğunu öğrendiğinde büyük boşluğun içinde ani bir düşüş yaşıyor. Diğer bir okumayla yukarıdaki cennetten düşüp gelen melek İmoguiri, kusursuz ve yalansız bir cennet sandığı şeyin tam da cehennemin dibi oluşu ile yüzleşiyor! İmoguiri bu çelişki ile yüzleşip intihar ederken Goreng’in filmin sonuna kadar mücadele ederek yönetime bir mesaj yollaması filmde ikinci yöntemin galip geldiğini gösteriyor. Yönetmen, Collider’e verdiği röportajda, filmin bahsettiği devrimin, ‘rejim değişikliği’ olduğunu söylüyor ve aslında bu değişikliğin de barışçıl yollarla gerçekleşmesinin ‘pratikte imkânsız’ olduğunu ifade ediyor. Bunun gerekçesi olarak da ‘hiç kimsenin, daha adil bir toplum için kendi konumlarından gönüllü olarak vazgeçmeyecek olmasını’ gösteriyor.

Miharu karakteri, delikte kadın ve çocuk olmak…

Filmde üst katlardan platformla birlikte farklı katlara inerek insanları öldüren ve etlerini en alt kattaki küçük kızına taşıyarak onun hayatta kalmasını sağlayan Miharu karakteri de oldukça dikkat çekici. Çünkü yönetimin söylediği iki yalanın da kilit noktası Miharu. Birincisi 16 yaşından küçük kimsenin delikte olmadığı, ikincisi ise kat sayısının 200 olduğu. Miharunun kızı 16 yaşından küçük ve deliğin cehennemi olarak görebileceğimiz 333. katta! Burada sistemin kadın ve çocuklara görece daha fazla zarar verdiği gerçeği gözler önüne serilmek isteniyor. Sistem kadın ve çocuğu zayıf halka olarak görse de delikteki açlık savaşlarında adeta yırtıcı bir kuş gibi kendisini ve yavrusunu besleyen Miharu oldukça güçlü bir kadın karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin sonunda Goreng, kimseye yedirmeyerek yönetime mesaj olarak yollayacağı Panna Cotta’yı 333. katta bulduğu küçük çocuğa veriyor. Ve son sahnede çocuğun platformla beraber yükseldiğini görüyoruz. Aslında çocuk bir mesaja dönüşüyor. Sistemi değiştirecek en önemli dinamiğin gelecek nesiller olduğu yönünde bir mesaj verilirken, Goreng de delikte aradığı umudu bulmuş ve en önemlisi katlarda 16 yaşından küçük kimsenin olmadığını söyleyen yönetim kendi yalanıyla yüzleştirilmiş oluyor.

Kapitalizm hepimizi birer salyangoza mı dönüştürdü?

Filmin ilk sahnelerinde Goreng, deliğe girmek için bir mülakata tabi tutuluyor. Burada platforma konmak üzere onun en sevdiği yemek soruluyor, kahramanımız ise “salyangoz” cevabını veriyor. Daha sonra 48. katta tanıştığı Trimagasi isimli oda arkadaşıyla 171. kata indiklerinde aç kalmaya dayanamayarak Goreng’i yatağa bağlayan, etinden bir parça kopararak yiyen Trimagasi, kahramana “salyangozum” şeklinde sesleniyor. Bu ironik durum, gerçek hayatta hepimizi birer yeme dönüştüren kapitalist sisteme güzel bir gönderme. Yönetmen Galder Gaztelu-Urrutia, Collider’in: “Peki yönetim, katılmak isteyen birini reddedebilir mi?” sorusunu şöyle cevaplıyor: “Goreng, The Platform’un yemeği, onu her türlü kabul ederlerdi. Görüşmeler yönetim tarafından yapılıyor ve böylece Platform’a girmenin sanki herkes tarafından arzulanan bir lüks olarak görülmesi sağlanıyor. Eminim hepimiz buna benzer iş görüşmelerinden geçmişizdir.”

Kapitalizm, yönetimler sayesinde içine girmek için can attığımız devasa bir sömürü sistemi! Önce elimize menüyü verip muhteşem bir sofranın şeref konuğu olacağımıza bizi inandırır, sonra bir bakarız ki menüde bizim de adımız var.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur