Savaş içinde savaştayız, pek haklıyız, peki kaç tümenimiz var?

Eğer korona değil kapitalizm öldürüyorsa -ki doğrudur- işçi sınıfı sermayenin saldırıları karşısında bütün zırhlarından arındırıldığı; üretim araçlarının fabrikalar ve tarlalardan, işçi sınıfının en ileri gücünün de sanayi proletaryasından müteşekkil olduğu dönemin sosyalizm tanımlarıyla yetinemeyecek yepyeni ve çırılçıplak bir işçi sınıfı doğduğu içindir… Durum malum. Örgütsüzlüğün bilince çıkarılması, ciddi ve samimi bir başlangıç noktasıdır. Şu dağıtılmış orduları güncel ihtiyaçlar doğrultusunda tekrar toplamaya ve henüz hiç ordu olmamış olanların yeni ordularını kurmaya girişmeliyiz. Öyle belirsiz bir geleceğe havale etmeden, sınıf çatışması bugün nerede yaşanıyorsa orada, evde kalmaktan ibaret olmayan hayatın içinde, hastanelerde, yoksul mahallelerde, üretime devam eden işyerlerinde ve her biri artık bir işyerine dönüşmüş olan evlerde…

Savaş içinde savaştayız, pek haklıyız, peki kaç tümenimiz var?

Birleşmiş Milletler’in şakacı Genel Sekreteri Antonio Guterres, 23 Mart’ta, devam eden silahlı çatışmaların koronavirüs ile mücadele için durması gerektiğini belirterek “küresel ateşkes” çağrısı yaptı.[1] Mademki bütün insanlık ortak bir düşmanla karşı karşıya, neden olmasın? Neden olsun ki! Şayet insanlık birbiri ile savaşan uluslar, sınıflar ve çıkar gruplarından oluşuyor ise, kendi çıkarlarını insanlığın ortak çıkarlarının üstünde tutan egemenlerin, insanlık düşmanı bu virüse ilişkin yaklaşımı şöyle olacaktır: “Bize zarar verdiği ölçüde ‘düşman’, düşmanlarımıza zarar verdiği ya da onları etkisiz kıldığı ölçüde de ‘dost’ ve ‘müttefik’tir. Düşmanlarımızın elini kolunu hiçbir zaman olmadığı kadar bağlayan bu müttefikten faydalanmamak, bu eşitsizlikler dünyasında olacak iş değildir.” O nedenle Guterres’in şakası pek ciddiye alınmamakta, bütün savaşlar “koronavirüs ile savaş” içinde bir savaş olarak güncellenip yer yer daha çıplak ve şiddetli bir hal alarak devam etmektedir.

Emperyalistler arası rekabet pandemi koşullarında güncellenmiştir. Küresel hegemonyası çözülen ABD emperyalizmi ve gelecekte onun yerine geçebilecek tek güç olduğu söylenen Çin, pandemi konusunda karşılıklı hamlelerle uluslararası tribünlere oynamaktadır. ABD pandemi nedeniyle Çin’i sorumlu tutmakta, Çin ise pandemi karşısında bir başarı öyküsü yazıp dünyaya el uzatan küresel aktör rolüne soyunmaktadır. Pandeminin ekonomiyi daraltması nedeniyle petrol fiyatlarında yaşanan düşüş ABD-Rusya rekabetinin de aracına dönüşmektedir: ABD petrol fiyatlarını düşürerek petrol gelirlerine dayalı Rusya ekonomisini sıkıştırmayı; Rusya ise aynı fiyat düşüşü aracılığıyla, kendi ucuz maliyetli petrolünün rakibi olan yüksek maliyetli ABD kayagazını piyasalardan silerek Avrupa’daki pazar hakimiyetini koruyup genişletmeyi hesap etmektedir.[2] Avrupalı emperyalistler arası rekabet, sermayenin enternasyonalizm masallarını rafa kaldırarak Avrupa Birliği’nde ulus devlet sınırlarını yeniden kalınlaştırmaktadır.

Silahlı çatışma biçiminde yürüyen savaşlar da sınırlı sayıda bölgede ilan edilen sözde ateşkeslere rağmen devam etmekte, salgının zayıf düşürdüğü tarafların hasımları bu fırsatı kaçırmak istememektedir.[3] Örneğin Ortadoğu’da bir dizi ülkede askeri ve politik etkisini doğrudan ya da dolaylı bir şekilde artıran İran’ın koronavirüs nedeniyle zor bir döneme girmesi karşısında, Irak’taki hasmı ABD de Suriye’deki müttefiki Rusya da çeşitli hamlelere girişmektedir. İran’ın doğrudan ve dolaylı saldırılarının ardından Irak’taki askeri üslerden çekilme planları açıklayan ABD, mart ayında yeniden asker sayısını artırma kararı almıştır. Rusya’nın da Suriye’deki birliklerini salgın gerekçesiyle İran’a bağlı askeri güçlerden ayrı konuşlandırma kararı aldığı öne sürülmektedir.[4] Bu, Rusya’nın Suriye’deki İran ve Hizbullah hedeflerini vuran İsrail saldırılarına yol vererek Şam üzerindeki nüfuz mücadelesinde en büyük rakibi zayıflatma tercihiyle de örtüşmektedir.

Sessiz küresel darbe ya da Allah’ın bir lütfu

2019’da meydanları dolduran halk isyanları karşısında zorlanan her tondan baskıcı rejim de kitleleri meydanlardan eve sokan salgına müteşekkirdir. İsyancı kitleler evlerine dönerken sokaklara kolluk güçleri inmiştir. İnsanlar “işten eve, evden işe” ya da “home office” bir çalışma hayatına hapsedilmiş, hapsedilirken en küçük hücrelerine parçalanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarına ve ileri teknolojili denetim gözetim uygulamalarına toplu rıza gösterilmiştir. İşçi sınıfına işsizlik ve sefalet ücretleri dayatılmış, sermayeye de büyük kurtarma paketleri sunulmuştur. Bu sessiz küresel darbe, eskisi gibi gitmeyeceği herkesin malumu olan kapitalist sistemin olağan koşullarda giderilemeyecek bir dizi acil ihtiyacına yanıt vermiştir.

Amerika’da Donald Trump muhalif valileri hedef göstererek silahlı faşistleri sokağa dökmekte[5], Macaristan’da Victor Orban salgın bitene kadar süresiz OHAL ilan ederek ülkeyi kararnamelerle yönetme ve tüm seçimleri erteleme yetkisi almakta[6], Almanya’da Anayasa’nın bol gelen maddeleri kararnameler ile bypass edilip protestolar yasaklanmakta[7], Brezilya’da ordunun özel katkılarıyla iktidara gelen Jair Bolsonaro generallerin daha görünür bir şekilde yönetime müdahil olacağı bir yetki paylaşımına razı gelmektedir.[8]

Gerek iktidarın muhalefet karşısındaki tutumu gerek kontrgerilla içi çatışmanın seyri açısından Türkiye de benzer bir süreci kendi özgünlüğü içinde yaşamaktadır. Pandemide HDP’li belediyelere kayyum atamaları sürmüş ancak bu seferkiler devletin Kürt hareketi ile çatışmasının devamından çok, pandemi koşullarında güncellenen ‘merkezi iktidar’-‘muhalif yerel yönetimler’ çatışmasının bir girizgahı olarak gerçekleşmiş, devamı CHP’li belediyelerin “devlet içinde devlet” olmakla suçlanıp hedef alınarak faaliyetlerinin engellenmesi ile gelmiştir. 2019’un sonu ve 2020’nin içinde iyiden iyiye açığa çıkan kontrgerilla içi klikler arası itişme ve güç paylaşımı mücadelesi de yine pandemi koşullarında güncellenmiş, “Tek Adam Erdoğancılar” karşısında geleneksel kontrgerilla kliklerinin tamamının desteğini arkasına aldığı görülen Süleyman Soylu’nun istifa resti[9] ve Erdoğan’a “devletin sahibi sen değilsin” diye meydan okuyan Alaattin Çakıcı’yı hapishaneden çıkaran infaz düzenlemesinin kabulü, bize bir iyi bir de kötü haber vermektedir.[10] İyi haber, pandemi sürecinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarıyla iktidarı zorladığı, Erdoğan’ı zayıflattığı ve iç çatlakları harekete geçirecek büyüklükte bir hoşnutsuzluk yarattığıdır. Kötü haber, bu koşullardaki bir kontrgerilla ittifakını bir arada tutmanın Erdoğan’ı çok daha büyük bir saldırganlığa zorladığıdır.

Tarihe tanıklık ederken

İşin doğrusu, egemenler arası çatışmaların yukarıda sıralanan bütün görünümleri, bazı kötülerin diğerleri tarafından ortadan kaldırıldığı seyri güzel manzaralar sunmaktan çok, esas faturanın ezilen sınıflara çıkarılacağı büyük çatışmaların işaretlerini barındırmaktadır.

İçinden geçtiğimiz dönemin bütün karmaşıklığı ve öngörülemezliklerine rağmen, Tutunamayanlar’ın “Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil” cümleleri karşısında Komünist Manifesto’nun “Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” cümlesinin netliğiyle konuşabiliyoruz. Yalnızca biz sosyalistler değil, bütün dünya bu gerçekliği fiilen kabullenmiş olarak davranıyor.

Korona ile ilgili açıkladığı ilk tedbir paketinde sermayeye aktarılan kaynaklarla yüzünü güldürdüğü TOBB başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na “Neşen yerinde” diye seslenen ve “Türkiye, her hal ve şart altında üretime devam etmek, çarklarının dönmesini sağlamak zorunda olan bir ülkedir” diyerek işçi sınıfına ölümüne çalışmayı dayatan Erdoğan gayet net. Bir dejavu hissi ile birlikte dönemin işveren sendikası başkanı Halit Narin’in 12 Eylül darbesinin ertesinde “Bugüne kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” deyişi akıllara geliyor.

Bir çıplaklık var ama…

Kriz zamanlarında sınıfsal çelişkiler ve devletin sınıfsal karakteri çıplak bir hal alır. Koronavirüs krizinde de öyle oluyor. COVID-19 giderek bir işçi sınıfı hastalığı niteliği kazanırken pandemi karşısındaki hükümet tedbirleri de aksine burjuvaziyi kurtarmaya odaklanıyor. Hem de bir salgının toplumun yalnızca bir bölümünü kapsayıp diğer bir bölümünü dışlayan tedbirlerle durdurulamayacağı ortadayken. Pek çok iktisatçı, aslında koronavirüs ortaya çıkmadan önce beklenen 2020 küresel ekonomik krizine karşı düşünülen tedbirlerin bu vesile ile devreye sokulduğundan söz ediyor. Sahi, aynı zamanda “Allah’ın lütfu” olarak gördükleri bu salgını durdurmak istiyorlar mı, yoksa yönetilebilir halde uzun bir zamana yayılarak devam etmesini mi istiyorlar?

Toplumsal çelişkilerin derinleştirilmesi ve krizin bu biçimde sürdürülmesi akıl dışı görünse de kapitalist sistemin ve açığa çıkardığı faşist iktidarların işleyiş mantığıyla örtüşüyor.

Hal böyleyken, iktidarın pandemi koşullarında sermayeyi neşelendirmeye odaklanıp emeğin taleplerini görmezden gelişi bize neyi göstermektedir? Sınıfsal çelişkilerin ve devletin sınıf karakterinin çıplaklığını mı? Bu aynada gördüğümüz asıl çarpıcı detay 21.yüzyıl işçi sınıfının kendisinin çıplaklığıdır. İşçi sınıfı örgütsüzdür, hareketsizdir, devletsizdir. Onda olmayan ne varsa burjuvazide vardır. Çalışmaya zorlanmak ölüme itilmek anlamına gelirken dahi grev silahını kullanamamaktadır. Taleplerine kulak vermeyen iktidarı buna pişman edecek bir eylem geliştirememektedir. Bu nedenle sermaye ve hükümetler bu kadar kolay saldırabilmektedir. Eğer korona değil kapitalizm öldürüyorsa (ki doğrudur), işçi sınıfı sermayenin saldırıları karşısında bütün zırhlarından arındırıldığı; üretim araçlarının fabrikalar ve tarlalardan, işçi sınıfının en ileri gücünün de sanayi proletaryasından müteşekkil olduğu dönemin sosyalizm tanımlarıyla yetinemeyecek yepyeni ve çırılçıplak bir işçi sınıfı doğduğu içindir.

Asıl ölümcül salgın COVID-19 değil, Jose Saramago’nun salgın vesilesiyle yeniden ilgi gören Körlük romanındaki beyaz körlüktür, yani örgütsüzlüktür.

Elbette ekonomik ve politik mücadele örgütleri var ve elbette yanlışı teşhir edip, doğruyu dile getiriyorlar. Ne var ki yığınların örgütsüz olduğu gerçeği orta yerde duruyor ve “doğru söz” kendi başına bir şey ifade etmiyor. Oysa sözün gücü, örgütlü olarak harekete geçirebildiği kitle ve o kitlenin hayatın akışını etkileyen eylemi kadardır. Yani işin sırrı harekette ve örgüttedir. Bunlar yoksa, muhalefet, en doğrunun ve en devrimcinin dile getirildiği durumda dahi sistemin tahammül edebildiği bir performans sanatının ötesine geçemez. (Konuyla ilgili olarak bugüne fazlasıyla isabet eden bir film önerisi için dipnota göz atmayı ihmal etmeyiniz.)[11]

Elbette komünizm ama…

Koronavirüs krizinin de etkisiyle derdin kapitalizm, dermanın komünizm olduğunu söyleyenlerin sayısı arttı. Son yıllarda sadece solcular değil anlı şanlı burjuvalar da kapitalizmden şikâyet edip sosyalist politikalar uygulanması gerektiğinden söz edebiliyor. Slavoj Zizek’in pandeminin yarattığı koşullardan komünizmin gelişebileceğini muştulayan yazılarını belki bizim kadar onlar da keyifle okuyordur. Ne ziyanı var? Sözden rahatsız olmuyorlar ama emekçilerin talepleri karşısında en ufak bir tavize de yanaşmıyor, istiflerini bozmuyorlar.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, koca Katolik dünyasının ağzına baktığı Papa’nın SSCB karşısındaki rahatsızlığı kendisine iletildiğinde “Papa’nın kaç tümen askeri var?” diyen J.Stalin’in istifini bozmayışı gibi…[12]

Biz de şimdi belki aylar belki de yıllar sürecek olan korona günlerinde savaş içinde savaş yaşıyoruz. En çıplak savaş da sınıf savaşı ve bu savaştan yeni bir toplumsallık, yeni bir emek rejimi, kendi içinde parçalanmışlığı ve sermaye karşısındaki çıkar ortaklıklarıyla yeni bir işçi sınıfı, yeni iktidar ilişkileri çıkacağını biliyoruz. Peki bizim bu savaşa katılmak için kaç tümenimiz var? Sosyalist hareket olarak eski orduların dağılmakta olduğunu bizzat deneyimliyor, yeni orduların kurulması gerektiğini görüyoruz.

Durum malum. Örgütsüzlüğün bilince çıkarılması, ciddi ve samimi bir başlangıç noktasıdır. Şu dağıtılmış orduları sınıf mücadelesinin güncel ihtiyaçları doğrultusunda tekrar toplamaya ve henüz hiç ordu olmamış olanların yeni ordularını kurmaya girişmeliyiz. Öyle belirsiz bir geleceğe havale etmeden; sınıf çatışması bugün nerede yaşanıyorsa orada; evde kalmaktan ibaret olmayan hayatın içinde, hastanelerde, yoksul mahallelerde, üretime devam eden işyerlerinde ve her biri artık bir işyerine dönüşmüş olan evlerde…

Evet çare komünizmde ve o da dağların ardında. Dağ ayağımıza gelsin diye beklemek yerine dağa doğru yola çıkmalıyız.

O dağda kimle ve kime karşı yol yürüyeceğini yeniden keşfetmek var, öğretmeden önce öğrenmek var, devirdiğimiz kayaları yeni yollar açıp bu kez daha da yukarı taşımak var, engebeleri aşıp bizi bekleyen saldırılara göğüs germek var. O dağa tırmanmaya var mıyız, yok muyuz? Mesele bu.

Dipnotlar:

[1] BM’den küresel ateşkes çağrısı https://www.ntv.com.tr/dunya/bmden-kuresel-ateskes-cagrisi,Aog5H8A0e0O7vRl9Z7liZQ

[2] 2020 petrol satrancı http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/2020-petrol-satranci-1731167

[3] Koronavirüs salgınının geçici olarak durdurduğu savaşlar ve çatışmalar https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52208675

[4] Suriye: Korona virüs Rusya-Türkiye-İran dinamiklerini değiştirecek mi? https://www.al-monitor.com/pulse/tr/contents/articles/originals/2020/03/russia-iran-syria-turkey-coronavirus-subversion.html

[5] ABD’nin 15 Temmuz’u mu?, Mehmet Bayram href=”/2020/04/abdnin-15-temmuzu-mu-584649/

[6] Koronavirüs salgını: Macaristan Parlamentosu, hükümete süresiz OHAL yetkisi verdi, Tarık Demirkan https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52098915

[7] Almanya’dan notlar: Korona, korku ve sermayenin açgözlülüğü, Saffet Soylu href=”/2020/03/almanyadan-notlar-korona-korku-ve-sermayenin-acgozlulugu-580842/

[8] Brezilya’da Bolsonaro devrildi mi?, Alp Altınörs https://artigercek.com/yazarlar/alp-altinors/brezilya-da-bolsonaro-devrildi-mi

[9] Dahiliye Nazırı’nın istifası, Kutay Meriç href=”/2020/04/dahiliye-nazirinin-istifasi-583942/

[10] Erdoğan’a “devletin sahibi sen değilsin” diyen Çakıcı dışarıda, Peker firarda href=”/2020/04/etegi-prezervatifi-birak-kontrgerillaya-bak-erdogana-devletin-sahibi-sen-degilsin-diyen-cakici-disarda-peker-firarda-584369/

[11] Tam da bu konuyu ve korona günlerinde itildiğimiz hayatı anlatan distopik bir film var: Black Mirror dizisinin 1. sezon 2. bölüm filmi “15 Milyon Hak”. Yabancılaşmanın doruklarında bir çalışma biçimine ve dış dünyayla yalnızca ekranlardan ilişki kurabildikleri tek kişilik hücrelerden ibaret ikametlerine hapsolmuş insanlar… Onlara bu hayattan kurtulmanın tek yolu olarak sunulan, belli bir çalışma puanı karşılığında katılma hakkı elde edilen, herkesin izlediği, alkış ve tezahüratlarıyla dahil olduğu “Yeteneksizsiniz” benzeri yarışma programı… Kahramanımız, bu yarışma programının kazananlarının yeteneklerine ve hayallerine değil piyasanın ihtiyaçlarına göre “sınıf atlama” hayaliyle yoldan çıkarıldığına acı bir şekilde tanık olur. Bu tezgâhı herkesin gözü önünde teşhir etmek, oyunu bozmak için kafasında bir plan kurar ve sıkı bir çalışmayla gerekli puanı kazanıp yarışmaya katılır. Şovunu sergilerken birden orada yaşananların arka planını teşhir eden, sistem karşıtı, deyim yerindeyse devrimci bir ajitasyona başlar. Herkes buz kesmiştir, bir an sonra kitle hayranlıkla alkışlar, ardından programı yöneten jüri üyeleri de kendilerine söven bu adamı alkışlar. Derken ona bu ajitatif konuşmayı haftada yarım saat kendi kanallarından yapacağı bir program teklif ederler, ilk başta duraksayan kahramanımız kitlenin de cesaretlendiren tezahüratları altında teklifi kabul eder. Filmin kapanış sahnesinde kahramanımız ekrandadır, o kendi acıklı halini de yerin dibine batıran ajitatif bir konuşma yapıp programını bir dahaki haftaya kadar sonlandırırken onu izleyenler hayatlarını aynen sürdürmektedir.

Bu Netflix filmi maalesef uç ya da tekil vakaları değil, muhalefet açısından yaygın bir durumu tasvir etmektedir.

[12] “Fransa Dışişleri Bakanı Pierre Laval, Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin’e, Papa 16’ncı Benedict ile sürekli tartışmaya girmesinin dünya Katoliklerini incittiğini söyleyecek olmuş. “Papa mı” diye sormuş Stalin, şaka yollu küçümseyerek “Kaç tümen askeri var papanın?” Bu kıssanın, anektodun bir de Stalin’in tercümanı Valentin Berezhkov’un anılarına yansıyan anlatımı var. Buna göre de İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1944 yılında, Nazi’lere karşı işbirliği günlerinde İngiliz Başbakanı Winston Churchill, Stalin’e İngiltere’nin Polonya’ya karşı insani sorumlulukları bulunduğunu, bilindiği gibi Katolik Polonya halkının Vatikan’a büyük saygısı olduğunu söyleyecek olmuş. Stalin, Churchill’in sözünü kesip, “Roma’daki papanın kaç tümen askeri var” sorusuyla sayısal güce dayalı politikasından taviz vermeyeceğini göstermiş.” (Aktaran: Murat Yetkin) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat-yetkin/mandela-bir-ismi-bile-yoktu-1164974/

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur