ABD’nin 15 Temmuz’u mu?

Muhalif partiden olan Michigan valisine sürekli "Michigan'daki o kadın" diye hitap eden Trump, taraftarlarına hedefi gösteriyordu. Nasıl olur da koskoca, kötü, baskıcı, gaddar "Michigan’daki o kadın" zorla insanları, hem de yalan ve uydurulmuş bir hikâye olan şu pandemiyi bahane ederek evlerine tıkabilirdi? İşte uluslararası komplolar başlamış, Demokratlar ABD başkanını düşürmek için askeri yöntemleri getirmiş, özgür halkın başta silah taşıma özgürlüğünü elinden almak için düğmeye basmıştı. Ve Michigan’da bu numara tuttu. Bu teşvik ilk sonucunu verdi. Otomatik silahlarını, tabanca ve tüfeklerini alan bir grup ırkçı, faşist valiliği çevirdiler

ABD’nin 15 Temmuz’u mu?

En başında söylemiştik. Dünya artık iki ay öncesinin dünyası değil ve o günlere bir daha dönmeyecek, demiştik. Sokağa çıkma yasaklarının sıklaşması ve giderek daha otoriter bir hale bürünme eğilimiyle beraber, toplumun nasıl bir tepki göstereceği ve bunun nerelere kadar götürüleceği eminim toplumbilim uzmanlarının da merakıdır.

Ancak Trump’ın silahlı taraftarlarına kendisine muhalif valilerin olduğu eyaletlerde ayaklanarak bu eyaletleri kurtarma emri vermesi, durumun hem giderek ciddileşmesi hem de belki artık geri dönüşü çok zor bir diktatörlük çizgisine gelindiğinin belirtisi.

ABD’de sol daha tam olarak ne yapacağına karar verebilmiş değil. Durum hem çok yeni hem de çok çelişkiler içeriyor. Sağlık açısından sosyal mesafe, maske ve evden çıkmama lüksü olanların çıkmamasına bilimsel olarak uyulması gerektiği konuşuluyorsa da, bunun bir toplumsal deneye döndüğü de kesin. Bir taraftan evde kalma, bir taraftan da tüm protesto, eylem, gösterilerin de sosyal mesafe kuralına uymadığı gerekçesiyle yasaklanması çelişkisini nasıl çözeceği netlik kazanmadı solda.

Sağ düşüncede de benzeri bir çekince, bir kafa karışıklığı bulunuyor.

Bir salgın hastalıkla ABD kapitalizminin  gerçek yüzünün ortaya çıkması

2019 Aralığında, haydi bilemedik, Ocak 2020’de kesin olarak ortaya çıkan salgını küçümseyen Trump, virüsün bir grip virüsünden farklı olmadığını söylemiş, gelip geçici bir durum olarak niteleyip korkuya gerek olmadığını yaymıştı.

Daha iki ay geçmeden 18 Nisan itibariyle ABD’de 37 binden fazla kişinin bu salgında can verdiği açıklanıyor. Günlük ölümler de 16 Nisan’da rekor kırıp 4928’e ulaştı.

Bir üçüncü dünya ülkesini utandıracak seviyedeki yetersizlikler, hazırlıksızlık, aymazlık, vurdumduymazlık, cahillik, beceriksizlik ve şaşkınlıkla ABD sağlık sisteminin nasıl bir-iki haftada çöktüğü saat saat halkın gözleri önüne seriliyor.

Tüm suçlamalar karşısında iktidarını kurtarmak isteyen Trump kendisini Yüce Reis ilan ederek bu virüsü doktorlardan bile fazla bildiğini, hatta eğer cumhurbaşkanı olmasaydı belki doktor olabileceğini söylemeye başladı. Bu Trump daha bir ay önce doktorlara gidip, “E, grip aşımız yok mu, onu kullansanıza ya” diyebilen Trump.

Yüce Reislik doğal olarak olağanüstü yetkileri de getirmesi beklenen bir mevki. Tek adam, tek bilgili önder, yüce lider ne bilimle sınırlanabilmeli ne de bir pandemiyle savaşma teknikleriyle bağlanamayacak kadar ulu olmalı.

Birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde…

Önce cahillik ve becerisizlik sorunu unutturulup “Artık bir savaştayız, bu bir savaş durumudur” konuşmaları başladı. Burada daha önceleri “Savaş durumunda kanun, anayasa işlemez, herkes liderin arkasında yerini almalıdır” düşüncesi yerleştirilmiş bir halka aynı duygular getiriliyordu. “Şimdi aramızda ayrıcalık çıkarılmaz, şu virüsü liderimizin önderliğinde bir atlatalım, aramızdaki fikir ayrılığını sonra hallederiz” söylemleri sağcı medya tarafından yayıldı.

Kronavirüsle mücadele başkanı yobaz Pence

Koronavirüs salgınıyla savaşı yönetme işi Trump’ın yardımcısı Pence’e verildi. Aşırı yobazlığı ve dindarlığıyla bilinen Pence bir odada, hatta bir yemekte bile karısı olmadan başka bir kadınla bulunamayacağını gururla ilan etmiş birisi. Ve bu Pence derhal bir koronavirüs mücadele kurulu kurup işe başladı. Bu kurum ve üyelerinin virüsle mücadeleyi her sabah bir toplantı yaparak topluca başlarını eğip, uzun ve sessiz bir dua ile virüsü lanetlemek olduğunu gösteren fotoğraflar ortaya çıkınca ne kadar acımasızca alay konusu olduklarını anlatmaya gerek yok sanırım. Ama bu resim aynı zamanda bir pandemiyle mücadelenin bu kadar başarısızlığının ardındaki nedenlerden en az bir tanesini de oldukça iyi gösteriyor.

ABD’de korona virüsüyle savaşma kurulu dua ederek virüsü yenmeye çalışırken

Kâr amaçlı bir sağlık sistemini, yani özelleştirilmiş bir sağlık sistemini dizleri üstüne çökerten bu salgında hastanelerin, doktorların, hemşirelerin hatta hastanedeki temizlik işçilerinin gece gündüz insan hayatını kurtarma çabalarında eldivensiz, maskesiz, korunmasız çalışmaya zorlanmalarına dair haberler ise çok vakit geçmeden medyayı doldurdu. Geçen yıldan beri salgının dünyayı sarabileceği raporları ve bu yılın Ocak ayında bile hiçbir şüpheye yer bırakmayan salgının artık ABD’ye de geldiğini açık seçik ihtar eden raporların hiçbiri ciddiye alınmamıştı.

Dört yanda sağlık çalışanları sokaklara döküldüler. Ne maskeler ne eldivenler ne önlükler ne de solunum cihazları bulunabiliyordu. Test kitleri de aynı durumdaydı. Başta özel hastaneler sadece acildeki elemanlarına günde bir test vereceklerini söyleyip sorumluluktan sıyrıldıklarını sandılar. O testler bile gerçek hayatta verilemiyordu.

Hatta solunum cihazının bulunduğu bir durumda bile ona gereksinimi olan bir hastaya bu cihaz takılamıyordu, çünkü onu takacak solunum uzmanına hastanenin verebileceği eldiven, maske ya da önlük yoktu.

Cahil, yeteneksiz ve şirket yönetimlerinin kuklası bir ulu reisin madara olmasını anbean izlemeye başladık. Derler ya konuşana değil, konuşturana bak diye. Günde 4928 kişiye varan ölümlere karşın şirketlerin kâr hadleri daha öne geçince bilim insanlarının toplumsal korunma için önerdikleri önlemler de Trump ve yönetiminin ekonomiyi derhal durağanlıktan kurtarma ve üretim ve dağıtımı derhal eski durumuna getirme çabalarıyla çekişmeye başladı.

Kapitalizmin krizi daha koronanın adı bile bilinmezken başlamıştı

Ekonomik kriz pandemiden çok çok önce başlamıştı. Daha 2019’dan başlayarak ABD merkez bankası FED gece gündüz demeden para basmaya başlamış, piyasaya ve bankalara akıl almaz meblağlar pompalamaya geçmişti. Ancak bu 2020 ekonomik çöküşü öyle görülüyor ki para basmayla kolay kolay atlatılamayacak. Gene de FED her 24 saatte bir trilyon dolar basıyor. Yani bir milyon tane bir milyon dolar basılıp bankalara dağıtılıyor her geçen gün.

Halkta oluşmaya başlayan hoşnutsuzluk da bu arada yükselmeye devam etti. Zaten ekonomik baskı altında olan insanlar bir de aniden gelen korona çöküntüsüyle yepyeni bir baskıyı enselerinde hissettiler. Daha krizin ilk ayında 22 milyon işçi işini kaybederek işsizler ordusuna katıldı.

ABD’nin bu kadar işsizi kaldırabilecek bir işsizlik fonu yok. Daha bu işin başında olduğumuz anlaşıldığında neden para matbaalarının bütün gece çalıştığını da anlarız. FED’in tahminine göre işsizlik %32’ye yükselecek ve bu kriz yüzünden işini kaybedenler de 47 milyona çıkacak. Eğer kapitalizmi batırmaya çok yaklaşan 1929 çöküşünü anımsarsak o sıralardaki işsizlik bugün tahmin edilen oranın çok altındaydı.

İşte bu zaten kendini göstermeye başlamış kapitalist krizin üstüne koronavirüs salgınının gelmesi ve yaşamın tüm alanlarında frenlere asılması çöküşten yakın zamanda çıkma ümitlerini de suya serdi.

Ancak yönetici sınıf için pandemi ekonomik krizi hem saklama hem de ondan yayılan korkuyu kullanarak zaten gelişmekte olan otoriter, faşizan bir eğilimin güç kazanmasına neden oldu.

Ulu reis etrafındakiler tarafından, savaş durumu olarak da nitelendiğine göre artık anayasal hakların da askıya alınabileceği tartışmaları başlatıldı. Korkunç olan böyle bir önerinin pek de fazla bir infiale bile meydan vermemiş olması. Böyle bir tartışma bile belki artık çok geç. Sokağa çıkma yasaklarıyla anayasal hakların zaten ortadan kalktığı belirgin. Gösteriler yasaklanmasa dahi, polis her bir seferinde eylemcileri sosyal mesafeyi ihlal ettiği gerekçesiyle gözaltına alıyor.

Valiliğe gelen faşistler neo-nazi pankartları ve otomatik silahlarıyla Trump’ın arkasında olduklarını bildiriyorlar

Yerel valilerle Ulu Reis’in kapışması

ABD’de valiler merkezden atanmıyor, seçimle başa geliyorlar. Yani bir nevi büyük belediye başkanları gibi. Bu yüzden merkezi hükümetle çelişmeleri olabiliyor.

Hastanelerdeki yetersizlik ve yılların özelleştirmeleri sonucu böyle beklenen bir salgına hazırlıksız yakalanan valiler merkezi federal hükümetin derhal işe el atıp kendilerine yardım etmesini talep ediyorlar. Onlara göre bu denli ciddi bir sorunla mücadelede hükümet derhal yardım edip masrafları karşılamalıdır.

Ama her şeyde kendi egosu, ailesinin parasal çıkarları ve şirket kârları daha önde olan Trump, “O kadar da acele etmeyelim, bana iyi davranan valilerle çalışacağız” diyor. Yani kendi otoritesine karşı çıkacak ve kararlarını eleştirecek olanlara yardım etmeyeceğini açık seçik belirtiyor. Valiler ABD’de seçimle gelirler ve pek çok eyalet valisi Trump’ın muhalifi Demokrat Parti’den. Trump şimdi salgındaki başarısızlığını muhalefet partili valilerin üzerine yıkmaya çalışıyor. Eyaletlerine yardım yapmadığı için eleştiri getiren valilere yardım göndermiyor. Federal bütçeden yardım görmeyen valilerse halka gerekli sağlık servisi veremediği için başarısız görülüyor.

Öyle bir durum ki, artık bir fabrikanın ürettiği solunum cihazları eyaletler arası ve eyaletlerle-merkezi hükümet arası rekabet yüzünden satılmayıp depoya kaldırılıyor ve fiyatlar iki üç katına çıkarılıp sonunda en yüksek fiyat veren eyalet ya da federal hükümete inanılmaz kârlar karşılığı satılıyor. Bunu iğrenç bulanlara verilecek yanıt da hazır tabii ki, “Bu şirketler kâr yapmak için varlar, toplumsal yardımlaşma için kurulmadılar.” Serbest piyasa mantığı zaten bu değil mi?

Bu muhalif valilerle Trump arasındaki tartışma tam da Trump taraftarlarının koronavirüs yalanının Trump’ı alt etmek için Demokratlarca uydurulduğu söyleminin çıktığı günlerde başlatıldı. Trump’ın tanrı tarafından ABD’yi şer güçlerden kurtarması için gönderildiğine inanan büyük bir gerici, dindar, sağcı ve silahlı bir kesim bulunuyor. Bunlar ne pahasına olursa olsun ne kadar yanlış yaparsa yapsın Trump’ın desteklenmesi gerektiğine inanan bir kesim. Daha çok kiliselerde kümelenmiş ve acımasız bir yaşamın korkunç baskısını ancak dini yakarışlarla hafifleştirebilen ve kendi yaşadığı kasabanın dışından bile çok fazla haberdar olmayan büyük bir kesim söz konusu. İstedikleri, dinleriyle tanrıya yakın bir şekilde, silahlarıyla beraber ve devlet baskısı olmadığı bir dünyada, kovboylar gibi silahlarının güvencesinde, özgür olarak yaşamak. Zor günlerde devletin yardımını hiçbir soru sormadan kabul ederken devletin, hele hele, kendi başkanlarının yönettiği bir devletin yok olup gitmesi için dua eden bir kitlenin çelişkilerini sıralamak ciltler alır. Ancak Trump’ın bu kadar başarısızlığı ve açıktan çuvalladığı bu günlerde, ekonominin görülmemiş bir batışın ortasında olduğu günlerde, bir virüsten ölenlerin günde 5 bine yaklaştığı bu tökezleme günlerinde, 47 milyon yeni işsizlik beklentisine doğru gidildiği bu günlerde, Trump’ın beğenilirlik sayılarının da maalesef görülmemiş düzeylere yükselmesi işte bu kitle yüzündendir.

İşte tam da bu beğenilirlik düzeyinin tavan yaptığı günlerde Trump kendisini eleştirme cüretinde bulunan muhalif valilere bir savaş açarak ekonomiyi düzeltecek planını uygulamaya koydu.

Sosyal mesafeyi komünizm olarak gören anlayış sokaklarda

Faşistlerin toplu ayaklanmasına çağrı

Zaten kendisinin sürekli bir saldırı altında olduğu psikolojisiyle silahlı grupları pohpohlayan, faşist çeteleri kesinlikle eleştirmekten kaçan, ırkçı-sağcı gruplarla arasına mesafe koymaktan kaçınan Trump bu kez tekrar bu dindar-neo-Nazi grupları göreve çağırdı. Valilerin evde kalma kararının ekonomiye zararını hesaplayarak muhalif valilere karşı silahlı bir ayaklanmanın getireceği yararlar hesaplanıyor olmalı. Ancak bunun doğuracağı tehlikelerden ya çok habersizler ya da işleme konan plan tam da kanlı bir çatışmanın Trump’a yarayacağı üzerine. Ancak belli ki, insanların hayatına rağmen ekonomiyi açmaya zorlamak için Trump’ın geniş bir taraftar hareketine ihtiyacı var. Şu anda toplumda şimdilik hâlâ insan yaşamının kâr dürtüsünden daha kutsal olduğu düşüncesi hâkim. Evet “şimdilik” diyoruz, çünkü bunu değiştirmek için çok bariz bir kampanyanın başlatıldığı gözle bile belirgin.

Kâr dürtüsünün daha önemli olduğu fikrini yaymak

Trump’a karşı olan liberal medya bile bu ikilem arasında bocalıyor. Ekonominin düşüşü engellenmezse tüm sistem sorgulanacak. Ama ekonomik düşüş de evde kalarak durdurulamaz. Ya insanlar yaşamlarını tehlikeye atacak ya da kapitalist ekonomi tehlikede olacak. Hangisi üstün gelmeli?

Muhalif partiden olan Michigan valisine sürekli “Michigan’daki o kadın” diye hitap eden Trump, taraftarlarına hedefi gösteriyordu. Eğer sadece Trump ve hakim sınıflar değil, halktan da evde kalmaya karşı bir hareket başlarsa şirketler işçilerini zorlayarak üretime gene başlayabilirdi. Konu bir virüsten özgürlük konusuna kaydırıldı. Nasıl olur da koskoca, kötü, baskıcı, gaddar “Michigan’daki o kadın” zorla insanları, hem de yalan ve uydurulmuş bir hikâye olan şu pandemiyi bahane ederek evlerine tıkabilirdi? İşte uluslararası komplolar başlamış, Demokratlar ABD başkanını düşürmek için askeri yöntemleri getirmiş, özgür halkın başta silah taşıma özgürlüğünü elinden almak için düğmeye basmıştı. Trump da başta bu salgını Demokratların uydurduğu bir yalan olarak lanse etmemiş miydi?

Ve Michigan’da bu numara tuttu. Bu teşvik ilk sonucunu verdi. Otomatik silahlarını, tabanca ve tüfeklerini alan bir grup ırkçı, faşist valiliği çevirdiler. Tabii bunların aslında toparlanıp getirilmiş silahlı yandaşlar olduğu görüşü de hakim. Bu yandaşlar Amerikan bayrakları, yabancı düşmanı sloganlar, milliyetçi pankartlarla yolları kapatıp ve “sosyal mesafe gibi saçmalıkları” dinlemeden eyalet merkezini kontrol altına aldılar. Trump lehine sloganlarla televizyonlara pozlar verdiler. Söylemeye gerek yok ki, eldivensiz ve maskesiz çalışmayı protesto eden hemşirelere saldıran polisten hiçbir tepki ve tutuklama gelmedi.

Bütün bu silahları çekip gelmenin nedeninin o valinin Trump’tan daha fazla virüs testi talep etmeye cüret etmiş olduğunu düşünürsek, gelindiği durumu ve yobaz Pence’in de çalışmalarının sonuçlarının nerelere kadar gidebileceğini de anlarız.

New York valisiyle kapışma

Trump, isteğine kavuşmuş, şimdi kavgayı yükseltmeye karar vermişti. Valilere gönderdiği mesajda, “Kendiniz bulup yapın testlerinizi, benden bir şey beklemeyin” demeye başladı.

Giderek salgındaki bütün suçunu kapatıp, gene çatışmada olduğu New York valisine hitaben, “Durmadan konuşacağına dönüp biraz da çalışsa ya. Daha az konuş, daha çok çalış” diyordu artık.

Ancak ABD sağlık sistemi, ister valiliğe bağlı olsun ister federal hükümete, ne olursa olsun, bir toplum sağlık konusunu çözebilecek kapasitede değil. Daha Trump işe başlar başlamaz, Türkiye’deki Hıfzıssıhha konumundaki Beyaz Saray Pandemi Dairesini “gereksiz” diyerek kapatmıştı. Bu aptallığın sorumluluğunu bile üstlenemeyecek kadar korkak ve kendine güvensiz. Hatta durum sarpa sarınca kendisine bunu hatırlatan gazeteciye, “Çok pis bir soru bu” diye kızmıştı. Gazeteci kendisinin bu konudaki sorumluluğunu sorunca, “Bu konuda en ufak bir bilgim yok. Bunu idare yapmış olabilir. Belki onlar yapmıştır. Hani, bilirsiniz ya, onlar insanları işten falan atarlar. Sen daha önce başka bir gazetede çalışmıyor muydun? Bak görüyorsun işler nasıl görülüyor?” demişti.

Bugün ise günde 600 kişiden fazla ölümün gerçekleştiği New York valisi Cuomo sorumluluğun tümden Trump’a ait olduğunu savunuyor. Her gün aynı Trump gibi televizyonlara çıkan New York valisi Cuomo bugünlerin Trump karşıtı kahramanı olmuş durumda. Hatta hemen başkanlık yarışında Trump’a karşı cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olarak Cuomo’nun olmasını isteyen bir hareket başladı bile. Ancak… Cuomo’nun da sicili pek temiz değil halk sağlığı konusunda. Trump’la aynı kapitalist ideolojiyi, yani sağlıkta özelleştirmeyi, kâr yapmanın üstünlüğünü ve pek de demokratik sayılmayacak hötzötçü davranışları savunan Cuomo şimdilerde yaratılmış bir sahte ilerici lider haline geldi.

Gariptir ki, Trump’ın 2016’da başkan seçilmesini onun tüm toplantılarını saniyesi saniyesine naklen vererek isteyerek ya da istemeyerek sağlayan ama şimdi Trump’la kanlı bıçaklı olan CNN artık New York valisinin bütün toplantılarını naklen veriyor. Tabii, bu toplantıların yayınını ve soruları soran CNN muhabirinin aynı valinin kardeşi, yani yandaş gazeteci olması da işe yaramıyor değil Cuomo ailesi için. Hele hele kardeş muhabirin canlı yayında abisi valiye “Sen sevgi valisisin, kin ve nefret bilmezsin, Trump’la mücadele için biraz daha sert olman gerekmiyor mu?” gibi pas atmaları bu yalancı kahramanın doğuşuna tabii ki pek de yardım ediyor. Bu kardeş muhabir muhabbeti hemen başka bir soruya yol açıyor muhabirden, “Bu kadar sevildiğine göre, açık söyle bakalım, başkan yardımcılığına aday olacak mısın?” Vali sırıtıp, kırıtıp durmadan, “Yok ya, olmaz ya” dedikçe kardeş CNN muhabiri ısrarla, “Görmüyor musun? Partin ve halk zıplayıp duruyorlar seni başkan yardımcısı yapmak için” diye validen yeni bir aday yaratıyor algılarda. Bu bir kez olsa ne ala… ama neredeyse her hafta NY valisi ile kardeşi arasında bu kamusal sevgi alışverişi ve adaylık ısrarları artık bıkkınlık getirdi.

Ancak New Yorklular çok iyi bilirler kendi valilerinin de nasıl sağlık sistemini özelleştirdiğini ve bu pandeminin en ölümcül coğrafyasının ABD’de New York olmasını sağladığını. Bütçede sağlıkla ilgili, kamu hastaneleriyle ilgili, okullarla ilgili ne kadar madde varsa, hepsini kısıtladığını, halktan kıstığı bütün olanakları kendisini seçtiren yandaşlarına peşkeş çekip şirketlere yağlı ballı vergi indirimleri de dahil parçalar verdiğini bileyen yok. Bu yüzden namı %1 Cuomo’ya çıkmış. Yani nüfusun en zengin %1’inin yararına çalışan Vali Cuomo.

Yani kapitalist sistem bizi gene iki diktatör bozuntusu arasında seçime zorluyor. Bunu meşru göstertmek için de kendilerinin neden olduğu koronavirüs öcüsünü kullanıyorlar.

Ekonomiyi başlatmak fikrini medyayla yaymak ve sopayı göstermek

Bugüne kadar Trump, arkasındaki şirketler ve kapitalist sınıfın üretime alelacele geçme isteği halk arasında iyi karşılanmıyor. Yönetici sınıfın şimdiki planı halk arasındaki bu korkuyu ne pahasına olursa olsun kırmak ve krizi durdurmak için ekonominin kontağını tekrar açmak. Ekonomiyi insan kanı ve canı harcayarak dahi başlatmaya çalışması daha geçen sene başlamış olan ekonomik krizi çözer mi bambaşka bir tartışma, ama işçiler evlerine girmeye zorlanınca ne üretim ne de tüketimin olacağı çok açık.

İnsanları bu plan dahilinde işe zorlamanın ideolojik zeminini sağlayan sadece Trump değil. Tüm iş tutmaya yatkın TV program sunucuları ciddi ve konusunda uzman yüzler takınarak acaba herkes hiçbir şey olmamış gibi işe dönerse ölümlerin yüzde kaçta kalacağının bilimsel tahminlerini yapmakla meşgul.

Bu kervana katılan ünlü doktor Mehmet Öz bile başka bir psikolog doktor Phil’in programına çıkarak okulların açılması gereğine dokunarak bunun sadece %2-3 fazla ölüme neden olabileceğini bize muştuluyor.

Kiliseler ki Trump’ın en büyük dostu ve yandaşıdır, hemen zorunlu evde kalma kararlarının dinlenmeyeceğini ilan edip, çoğu toplantılarına devam edeceklerini bildirdiler. Şahıslarına ait 5-6 özel uçağı ve jeti bulunan vaiz rahiplerin neden bu karara bu kadar karşı oldukları da açık. Kiliseye gelmeyenlerden para toplayamıyorlar. Her ne kadar her gün toplantı yapan kilise mensuplarının onlarcasının hastalığı kapmış olduğu haberi geliyorsa da paranın kurumaması için toplantıların yapılması zaruri. Mahkemeye başvuran bir sürü kilise var, hepsi dini özgürlüklerinin kısıtlandığı iddiasıyla kendilerine karışılmamasını istiyorlar.

Ancak bunların da işe yaramaması durumunda artık gömleğin yırtılıp atılarak kaslarını göstere göstere sokak kavgasına hazır olunduğu da, yani abanın altından sopa da gösterilmeli.

İşte “Michigan’daki o kadın” dediği Michigan valisini hedef gösterip halkın özgürlüklerine sahip çıkması emri de Trump’ın bu sopayı ortaya konması.

Michigan’daki faşistlerin silahlarını kapıp valilik kapısına dayanması sonrası bunu daha da kızıştırmak isteyen Trump tam gaza gelip büyük harflerle gönderdiği özgürlük mesajında “MINNESOTA’YI KURTARIN, MICHIGAN’I KURTARIN, VIRGINYA’YI KURTARIN” diyerek valilerin evde kalınması gerektiği emrine karşı çıkılmasını istiyordu.

Dindar ve işini kaybedeceği korkusuyla paniğe kapılmış kesimler derhal bu emri yanıtladılar. Nisan 18’de, Trump’ın hedef gösterdiği her bir eyalette gene silahlı, dürbünlü tüfekli, ve faşist-ırkçı pankartlarla taraftarları sokağa indi. Başta amaç valinin evde kalınması emrine başkaldırmak olsa da, bu Trump yandaşlarının ırkçı, faşist ve milliyetçi bir gövde gösterisine dönüştü derhal. Ortak slogan da “Çalışmak istiyoruz, bizi işimize geri gönderin.” Soruları yanıtlayan göstericiler sırıtarak söylüyorlar, “Evinde kalmak isteyen kalsın, onlara karışan yok, biz çalışmak istiyoruz, bizi çalışmamaya zorlayamazsınız.” Eski İngiliz başbakanı “Demir Bayan” Thatcher ne güzel ifade etmişti bu sakat kafa yapısını, “Toplum diye bir şey yoktur, insanlar ve aileler vardır, ama toplum diye bir şey yoktur.” Olmayan bir toplum için toplum sağlığından bahsetmenin anlamı var mı? Her ne kadar salgın olmadığını savunsalar da gene de bu “salgının Çinliler tarafından dünyaya yayıldığı” ırkçı söyleminden de vazgeçmiyor bu kesim.

Aşı yaptırmanın hastalık yaptığına inanan dindar sağcılar aşı karşıtı pankartlarla evde kalma kararlarına isyan ediyorlar.

Diktatör bozuntusu yüce reislerin taraftarlarının silahlarıyla sokağa dökülmesi isteği yeni değil tabii ki. Ancak olayların büyümesi başka boyutlarda geriye dönülmez olaylara yol açacaktır. Otomatik tüfeklerle, el bombalarıyla, kamuflajlı üniformalarıyla valiliği çevreleyen faşistlere karşı bir tepki belli ki birilerinin ateş açmasına neden olacak, belki pek çok kişi ölecek ve yaralanacaktır. Bu Trump muhalifi valilerin halkla karşı karşıya geldiği görünümünü yaratacağı gibi, halkın işe gitme, özgür olma, devlet baskısına boyun eğmeme mücadelesinin bir tezahürü olarak gösterilecek ve bu da o valilerin sonu olacaktır. Tabii en büyük istek de ne olursa olsun insanların çalışmaya tekrar dönmesi ki ekonomi “başlatılabilsin.”

Ancak bu bir çözüm olacak mı? Gündem değişecek, kapitalist krizin değil, koronavirüsün halkı böldüğü, evde kalma kararının Trump’ı düşürmek isteyen ve uluslararası gizli komploların hem Trump hem de ABD’yi yıkmak planının bir parçası olduğu fikri yerleşecektir. Trump ve peşindeki yandaş ve dindar kurumların aklında böyle bir plan olduğu gözüküyor.

Bütün bilimcilerin tavsiyesine karşın Trump ilk önce Nisan ortası, sonra Mayıs başı şimdilerde de Mayıs sonunda ekonomiyi açacağını söylüyor. Bunu da kendisinin “ulu reis” olduğuna ve sadece kendi kararı ve kendi yetkisi dahilinde olduğuna sığınarak söylüyor. Ancak, bu arada ölümlerde de bir düşüş yok. Hatta bu sayı giderek artmakta.

Bu arada ekonomik kriz salgından dolayı da giderek derinleşiyor. Son 15-20 gündür FED her gün 1 triyon dolar basıp bankalara vermekte. Ama dipsiz kuyunun bir maliyeti gene de var tabii ki. Daha 2008 krizinde bankalara hibe edilen trilyonlarca doların borcu yeni doğan çocuklara devlet eliyle yükleniyor ve bu eski borçların tümden ödenmesi yakın bile değilken yeni bir altından kalkınmaz borç yükünü Amerikan halkı nasıl kaldıracak? Bir taraftan sarhoş denizciler gibi para sarf etmenin getireceği hiper-enflasyon korkusu sararken bir başka taraftan da 2008 deneyiminden de yararlanılarak stagflasyon olasılığından bahsedilmekte.

Bedava yemek yiyebilmek için uzun kuyruklarda bekleyen Amerikalılar.

Salt uçak şirketlerine daha şimdiden 60 milyar dolarlık devlet yardımı yapılıyor. Buna karşılık devlet şirketlerden işçi çıkarmaları durdurmasını talep ediyor. Ama United gibi uçak şirketleri daha yardım anlaşmasını imzalamasından birkaç saat sonra bile yüzlerce işçiyi kapı dışarı ediyor, parayı da iç ediyor. Çünkü ne eskiden ne şimdi ne de gelecekte hiçbir devlet aygıtı bu paranın tek kuruşunun hesabını sordu ya da soracak.

Bugünlerin en çarpıcı örneği Mad Money adlı televizyon yatırım programında bir günde hisse senetlerinin “ekonomi açılacak” haberiyle fırlama yapmasını ekonominin en iyi günü olarak verirken aynı sahnenin altında üç haftada 16 milyon işçi işini kaybetti haberinin gözükmesi.

Televizyonda ekonominin EN İYİ günü gösterilirken alt yazıda üç haftada 16 milyon kişinin işsiz kaldığı yazıyor.

Eski dünyada değiliz artık

Evet, dünya iki ay öncenin dünyasından çok farklı bir dünya. Artık evde kalma zorlaması normal görülüyor hatta destekleniyor. Artık gösteri ve protesto etmek giderek bir toplumsal tehlikeymiş gibi gösteriliyor. İnsanların belki daha bu ilk dalgayla tam olarak değilse bile ikinci, üçüncü… beşinci dalga salgında mı artık hiçbir şey sorgulamadan kendiliklerinden her emre itaat ederek toplumsal hayattan uzaklaşmaları başarılacak? Kapitalist bir sistem işe gitmeyen, gidemeyen bir işçi sınıfıyla kendini devam ettirebilecek mi? Kendini toplumdan soyutlayan bir işçi sınıfının tüketimine ne olacak? Kiralar, gıda, araba, spor ayakkabılarını kimler alacak?

Ancak bu madalyonun bir de başka yüzü var. Her gün ölümle yüz yüze çalışmak zorunda kalan emekçiler de sistemin vahşetini görmüyor değiller. Özellikle ön saflarda savaşan sağlık emekçileri hem kendi güçlerini hem de kendilerinin ne kadar hiçe sayıldığını kendi gözleriyle görmüş durumdalar. 47 milyon yeni iş kaybıyla karşı karşıya olan emekçiler hayatlarını mı tehlikeye atsın, yoksa kesin yok oluş ve açlık demek olan işsizliği gönüllü mü seçsin? Unutmayalım, geçen yıl açıklanan bir çalışmada, Amerikan halkının %40’ının çok acil bir durumda kullanabileceği bir 400 doları bile bulunmadığı ortaya çıkmıştı. Bu kadar büyük bir kitle elden ağıza gününü gün ederek sınırda yaşıyor.

Bu durumda devletin söz verdiği herkese 1.200 dolarlık para yardımı insanların belki bir aylık kirasını ödeyebilir ama daha sonra? Buna karşın devlet yardımından 43 bin milyonerin her birisinin devletten 1,6 milyon dolar yardım alacağı da açıklandı. İşte kapitalizmin mantığı.

Amerika’da sağlık sigortası çoğu bir işte çalışmaya bağlı olduğundan unutmayalım ki 47 milyon kişi işini kaybettiğinde aynı zamanda sağlık sigortasını da kaybedecek. Krizin bu insanlar için anlamı tahmin edilenden de derin.

Bu çelişkilerin ortaya çıkmaması, tartışılmaması, bilinmemesi için kiliseler, TV şahsiyetleri, eğitilmiş yandaşlar, yalakalar, ana akım medyası ve bu meşruiyetini kaybetmiş sistemden başka bir dünyanın olabileceğini aklına dahi getiremeyen bir entelektüeller kervanı kolları sıvamış durumda. İşleri zor. Onların arkasında da otomatik silahları ve zırhlı yelekleriyle sokağa çıkıp özgürlüklerini kurtarmaya çağrılan milisler var.

Amerikan solu bu çelişkilere bir anlam vermeye çalışıyor. Hem virüs bahaneli kısıtlamalara karşı olup insanları eyleme, dışarı çıkmaya çağırıp hem de insan sağlığı için evde kalmayı savunmak daha derin analizler ve detaylı anlatabilme kapasitesi gerektiriyor. Ancak başarılı oldukları nokta insan sağlığını her şeyin üzerinde tutmaları ve başta kâr motivasyonu olmak üzere öteki faktörlerin canı cehenneme diyebilmeleri. Bu bağlamda 1 Mayıs’ta genel grev çağrıları daha önceleri hiç görülmemiş bir ilgi topluyor.

Acaba bu çöküşten yeni bir dünya tahayyülü çıkar mı? Toplum ve insan sağlığının ön planda olduğu, insanların annesini mi çocuğunu mu önce kurtaracağı sorunuyla karşı karşıya kalmayacağı bir toplum düşüncesi bu sistemin küllerinden ayıklanarak masaya konabilir mi?

Öyle görülüyor ki, sokaktaki sağcılar da bir taraftan salgını yalan olarak göstermek bir taraftan da hastalığa yakalanma korkusuyla maske takma arasında gidip geliyorlar. Kilise ölümleri arttıkça bu işin ciddiyetini kavrarlar mı acaba? Toplantı yapmakta ısrar eden bir kilisenin bina sahibinin kapıyı kilitleyerek dindarları kapı dışarı etmesinin medyadaki resimleri şaşkınlıklarını çok güzel göstermekte. Ancak reddedemeyecekleri bir şekilde bu sistemin artık meşruiyetini yitirdiği gözler önünde.

COVID-19 bir yalandır pankartı taşıyan sağcı gösterici her ihtimale karşı da maske ile kendini koruyor.

Diktatörlerin köşeye sıkıştıklarında, silahlı milisleri sokağa davet etmeleri olağandır, demiştik. Bu yeni davetin gideceği boyutları bekleyeceğiz. Ancak ne dünya eski dünya ne de ABD eski Amerika artık.

Mehmet Bayram, San Francisco

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur