COVID-19 günlerinde sağ kalma rehberi: basit hazlarınızdan utanmayın, Valhalla Murders izleyin, her şey bir oyunmuş gibi düşünün – Slavoj Zizek

Corona salgınında akıl sağlığını korumak için önereceğim ilk kural yüce manevi hakikatler peşinde koşmaktan vazgeçmektir. Hiç utanmadan, sıkılmadan, gündelik yaşamı devam ettiren küçük alışkanlıklarımıza odaklanmalıyız

COVID-19 günlerinde sağ kalma rehberi: basit hazlarınızdan utanmayın, Valhalla Murders izleyin, her şey bir oyunmuş gibi düşünün – Slavoj Zizek

İtiraf edeyim: eve kapanmak ve bütün zamanımı okuyup yazarak geçirmek fikri benim zaten hoşuma gider.

Seyahatlerimde de popüler atraksiyonlara katılmak yerine otel odamda kalmayı tercih etmişimdir. Benim için ünlü bir resim üzerine yazılmış iyi bir metni okumak, o resmin aslını kalabalık bir müzede görmekten daha anlamlıdır. Bütün bunlara rağmen şimdi eve tıkılıp kalmak bana da zor geliyor… neden acaba?

Ernst Lubitsch’in Ninotchka filmindeki o ünlü epizotu anımsatayım: “‘Garson! Bir kahve lütfen kremasız olsun!’ ‘Efendim afedersiniz, kremamız yok ama sütümüz var, sütsüz kahve olur mu acaba?’”

Nihayetinde içtiğiniz kahve aynı kahvedir.  Değiştirebileceğimiz tek şey, kahvenin kremasız değil sütsüz olduğunu söylemektir; ya da daha basit formüle edersek: sade kahvenin sütsüz olduğunu belirtmektir.

Kendimi eve kapatırken de olan budur. Krizden önce kendimi eve “sütsüz” kapatıyordum; çıkıp dolaşabilirdim ama eve kapanmayı tercih ediyordum. Şimdi ise “sade kahve” bir kapanma halindeyim ve bu halim “sütsüz” bile değil.

Tehdit görünmez olduğunda korkutucudur

Rio de Janeirolu arkadaşım, Lacan’cı psikanalist Gabriel Tupinamba bu paradoksu bana gönderdiği e-mail’de şöyle açıkladı: “Bugün en kaygılı olanlar ve kendilerini en çaresiz hissedenler krizden önce de zaten evinden çalışmakta olan insanlar. Çünkü yaşam rutinlerinde yapabilecekleri hiçbir değişiklik onları krize karşı bir önlem geliştirmiş yapmıyor.”

Dayandığı nokta karmaşık ama akla yakın: gündelik gerçekliğimizde büyük bir değişim olmadığında söz konusu tehditle yüzleşemiyoruz ve bu tehdidi görüntüsel bir fantezi şeklinde deneyimliyoruz. Bu onu daha şiddetli yapıyor. Nazi Almanya’sında da Yahudi nüfusun en az bulunduğu yöreler anti-Semitizmin en güçlü olduğu yerlerdi; Yahudilerin ortada görünmemeleri Yahudi imajını korkutucu yapıyordu.

Tupinamba benzer paradoksun HIV’nin yayılmasında da geçerli olduğunu hatırlatıyor: “HIV’in yayılmasındaki mahremiyet ve giz çaresizlik duygusunu büyütüyor ve o kadar sinir bozuyordu ki, sonunda birinin pasaportuna /HIV pozitif/ damgası vurulması bile duruma simgesel bir çerçeve kazandırdığı için tahammül edilebilir oluyordu. Böylece virüsün ne olup ne olmadığı, ne yapabildiği noktasında bir sözleşme bağlanmış, güvenli hareket alanımız belirlenmiş oluyordu.”

Görüntüsel fantezi gerçekliğimize intikal ettiğinde (örneğin virüsü kaptığımızda) ise olabilecekler artık belli oluyor, neyle savaştığımız açıklığa kavuşuyor (sonuçta savaşı kaybetsek bile). Gerçekliğe intikal etmediği sürece “ya kendimizi kaygılı bir paranoya halinde buluyoruz (saf bir küresellik) ya da kendimizi gereksiz riske attığımız etkisiz simgeleştirmeler yapıyoruz (saf bir yerellik).”

Bu “etkisiz simgeleştirmelerin” halihazırda pek çok örneği var; en güzel örneğini de geçenlerde ABD Başkanı Donald Trump verdi: “virüsü kafanıza takmayın, işinize dönün” çağrısı yaptı.  Böyle bir yaklaşım televizyonda futbol izlerken sanki oyuna bir etkisi olacakmış gibi tezahürat yapmaktan da beter. Yine de çaresiz olmadığımızı anımsamak gerekir: bilim virüse karşı bir silah bulmadan da kendimizi bu çıkmazdan kurtarabiliriz.

Paranoyaya kapılmamak için yapılacaklar:

Tupinamba şöyle diyor: “Salgınla mücadelede en ön safta yer alan doktorlar, onların çevresindeki yardım ve dayanışma örgütlenmeleri, uçuk paranoya belirtilerinin en az görüldüğü insanlardır. Bu olgu bize siyasal etkinliklerde de yatay düzeyde öznel faydanın gözeltilmesinin önemini gösteriyor. Belli dolayımlarla yapılan siyaset (ki Devlet çoğu zaman eldeki yegâne araçtır ve bunu kullanmak isabetlidir) bize hem verili koşulları değiştirme olanağı sağlamakta hem de uzun zamandır yitirdiğimiz bazı araçları yeni baştan kurma olanağı vermektedir.”

İngiltere’de 400 binden fazla genç ve sağlıklı insan gönüllü olarak kendilerini COVID-19 savaşında görevlendirmiştir. Bunlar olumlu gelişmelerdir.

Zihinsel çöküşü engellemek için yapılacaklar:

Böyle etkinliklere girişemeyecek durumda olanlar ne yapmalıdır; salgın günlerinde akıl sağlığımızı nasıl koruyacağız? Benim ilk kuralım, yüce manevi hakikatler peşinde koşmaktan vazgeçmek, varoluşumuzun temelindeki karanlıkla boğuşmayı şimdilik ertelemektir. Utanmadan sıkılmadan gündelik yaşamı devam ettiren basit alışkanlıklara kendimizi vermeliyiz.

Zihinsel çöküşü engellemeye yarayacak her yol doğrudur. Uzun vadeli düşünmeye gerek yok. Bugünü düşün. Uyuyuncaya kadar geçen sürede neler yapabilirsin? Eğer yapabiliyorsan “Hayat Güzeldir” (Roberto Benigni’nin 1997 tarihli filmi) oyununu oyna: eve kapanmanın bir oyun olduğunu, herkesin bu oyunu rızasıyla oynadığını ve sonunda kazananın büyük bir ödül alacağını düşün. Film izlemeye gelince, basit hazlarından utanma: felaket distopyalarını izle. Will ve Grace gibi arka plan gülüşmelerle ne zaman gülmen gerektiğini sana söyleyen TV komedi dizilerini izle. YouTube podcast’leri de olur… Benim tercihim karanlık İskandinav hatta İzlanda polisiye dizileri: Trapped ya da Valhalla Murders.

Yine de bu stratejiler her gün çalışmayabilir. Asıl yapmamız gereken gündelik yaşamı kararlı ve anlamlı bir şekilde kurmaktır. Diğer bir arkadaşım, Andreas Rosenfelder (Die Welt’te çalışan Alman gazeteci), gönderdiği e-mail’de yeni trend olan bir yaşam biçiminden bahsediyordu: “Bu olanlar çok heyecan verici, hem gazeteci hem de birey olarak yeni bir ahlakın doğuşuna tanıklık ediyoruz: insanlar evlerinde gece gündüz demeden çalışıyor, video konferanslar düzenliyor, çocuklarıyla ilgileniyor aynı zamanda onların eğitimlerini düzenliyorlar. Ve kimse onlara neyi neden yaptığını sormuyor. Çünkü bu “çalışmanın” arka planında ‘para kazanacağım’, ‘tatile gideceğim’ gibi motivasyonlar yok. Çünkü kimse bundan sonra parası olsa bile tatile gidip gidemeyeceğinden emin değil. Dünya algısı, başını sokacak bir evinin olması ve karnını doyuracak yemeğin olmasından ibaret hale geldi. Bunun yanında birilerini sevmek, kollamak ve şu an bunun için yapılması gerekenler öne çıkmış durumda. ‘Daha fazlasına ihtiyacım var’ düşüncesi gerçekdışı hale geldi.

Yabancılaşmadan bu kadar arı, saygın yaşam tanımına bundan daha iyi uyacak bir yaşam düşünemiyorum. Salgın geçtikten sonra da bugün edindiğimiz bu alışkanlıkların hiç olmazsa kısmen devam etmesini umuyorum.

[Russian Times’taki İngilizce orijinalinden Engin Kurtay tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur