Feyzioğlu ve “külliye” tutkusu

Dedesi CHP’nin ılımlı “Ortanın Solu” politikasına katlanamamıştı, torunu ise CHP’nin yarım yamalak muhalifliğine katlanamadı. Dedesi kazandığı mevkilerin çoğunu seçim başarılarıyla değil kriz durumlarında darbecilerin atamasıyla elde etmişti. Torunu ise hiç emeği geçmediği halde CHP genel başkanlığında ve cumhurbaşkanlığı adaylığına göz dikerek geleneği bozmadı

Feyzioğlu ve “külliye” tutkusu

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile Saray arasındaki muhabbet yeni değil. “Yargı Reformu” vesilesiyle derinleşen “külliye” sevdasına, barolardan ve muhalif kesimlerden eleştiriler artınca, bunlara 10 Kasım 2019 tarihinde kışkırtıcı bir cevapla karşılık verdi. Erdoğan’ı “Yargı Reformu”, “FETÖ’yle mücadele”, PKK ve PYD’ye karşı Suriye politikası ve yerli silah sanayii gibi konularda doğru bulduğu için Saray’a gittiğini, Türkiye’nin savunma sanayi alanında attığı adımlardan ve “Barış Pınarı” harekatındaki büyük başarısından mutluluk duyduğunu söyledi: “Kendi silahımızı ürettik teknolojik anlamda en gelişmiş oldu… Tanklarımız geliyor. Drone’larımız dünya çapında oldu… Bunlardan gurur duymak en milli histir.”

Bunları Milli Savunma Bakanı, İHA üreticisi damat Selçuk Bayraktar ya da Altay Tankı üreticisi Ethem Sancak değil, bir zamanlar kulislerde CHP genel başkanlığı, 2014 ve 2018 yıllarında da cumhurbaşkanlığı adayları arasında ismi dolaşan baro başkanı bir hukuk adamı söylüyor. 2014 yılında Danıştay’ın yıldönümündeki konuşmasını “bu edepsizlik” diye bağırarak kesip yanındakilerle birlikte salonu terk eden, yine 2017’de yurt dışında referandumda hayır oyu çalışması yaparken, “terör örgütleriyle iltisaklı olanlarla birlikte” diye tepki gösterip, “Sen bir defa benim kapımı çalamazsın. Kapattım kapıyı” diyen sanki Erdoğan değildi.

Muhalifleri Erdoğan ile Feyzioğlu arasındaki “iltisak”ı yüz seksen derecelik dönüş olarak algıladılar. Bu çoğu kişi tarafından kaypaklık, milletvekilliğine yatırım, iktidardan nemalanma olarak yorumlandı.

Kişilerin ideolojik ve politik tutumlarını hesaba katmayan bu tür değerlendirmeler esas noktayı gözden kaçırmaktadır. Feyzioğlu’nun yukarıdaki cevabının saldığı ağır militarist koku, konuya daha geniş bir açıdan bakmamız yönünde bir uyarı olarak okunmalıdır. Ancak o zaman MHP’deki, Erdoğan’ın hararetli destekçisi Vatan Partisi’ndeki, Ergenekon ve Balyoz davalarından beraat ettirilen emekli ve muvazzaf subayların önemli bir kısmındaki, bazı DSP’liler ve sanatçılardaki (vb.) yön değişikliğiyle, son zamanlarda, “iktidarın her adımını eleştirmek yanlıştır” (Soner Yalçın) diyenlerdeki artışla aradaki bağı (ortak bağlamı) kavrayabiliriz.

Feyzioğlu, tıpkı Tayyip Erdoğan gibi, önceden ne idiyse şimdi de odur. Değişen stratejiler ve ittifaklardır. AKP’nin yörünge değiştirip kartları yeniden karmasıyla dostların düşman, düşmanların dost olması yeni değildir.

Doğru cevabın anahtarı tarihsel geçmiştedir.

*

Dede Feyzioğlu’nun Cemaziyülevveli

Hikâye Metin Feyzioğlu’nu yetiştiren eski CHP’nin aşırı sağ kanadından Turhan Feyzioğlu’ndan başlatılabilir.

“Baba” dediği dedesi Feyzioğlu 1957’de CHP Sivas milletvekili olarak meclise girdi. 1960 sonrasında 27 Mayıs darbesinin başı Cemal Gürsel ve sonraki koalisyon hükümetlerinde milli eğitim ve devlet bakanlığı yaptı. Bülent Ecevit “Ortanın Solu” hareketini başlatınca buna karşı çıkarak CHP’den ayrıldı ve bir grup arkadaşıyla birlikte genel başkanlığını yapacağı muhafazakâr Atatürkçü ve milliyetçi Güven Partisi’ni kurdu. Yeni katılımlardan sonra adını Milliyetçi Güven Partisi (MGP) olarak değiştirdi. MGP Milletvekili Ferit Melen 12 Mart faşist darbesiyle kurulan I. ve II. Nihat Erim hükümetlerinde milli savunma bakanlığı, Erim’in istifasından sonra da başbakanlık yaptı. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idamına İnönü hayır oyu verirken, Feyzioğlu infazı yönünde oy kullandı. 1973’te CHP’den ayrılarak Cumhuriyetçi Partisini kuran Kemal Satır’ın kurduğu Cumhuriyetçi Parti ile birleşti ve adı CGP olarak değiştirilen yeni partinin genel başkanı oldu (1973-1980). Demirel başbakanlığında AP, MSP ve MHP’nin de içinde yer aldığı faşist Birinci Milliyetçi Cephe hükümetinde (1975-1977), Feyzioğlu başbakan yardımcılığı ve devlet bakanlığı görevlerinde bulundu.

Turhan Feyzioğlu, üniformasız Kenan Evren’di. 12 Eylül 1980 gecesi başbakan olarak atandı. Kuru “laikçi Atatürkçülük”, anti-komünizm ve milliyetçilikte birleşiyorlardı. Hukukçu ve sivil kimliğiyle darbecilerin demir yumruğunu örten kadife eldiven işlevi görebilirdi. Fakat T. Özal’ın Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Haydar Saltık’a “Bütün siyasi partiler kapatılıp başkanları tutuklanmışken, CGP lideri Feyzioğlu’nun başbakan yapılmasının doğru olmayacağı” itirazı üzerine 8 gün süren başbakanlığı sona erdi. Özal’ın taş koymasında bundan ziyade aralarındaki laikçi/seçkin-neoliberal/İslamcı popülist zıtlığı rol oynamış olmalıdır. Türkiye, neoliberalizme eklemlenirken, Feyzioğlu’na Kıbrıs danışmanlığı ve Atatürk Kültür ve Dil Tarih Yüksek Kurulu üyeliği düşmesi normaldi.

Torun Feyzioğlu’nun Cemaziyülevveli

Metin Feyzioğlu, Turhan Feyzioğlu’nun kızının çocuğu olarak 1969 yılında dünyaya geldi. Doğumundan sonra annesi ölünce dedesi ve anneannesi tarafından evlatlık edinildi. Dedesinin yolundan giderek hukuk öğrenimi yapan Metin Feyzioğlu profesörlüğe kadar yükseldi. 2007’de Ankara Hukuk Fakültesi dekanı oldu. 2013 tarihinden beri Türkiye Barolar Birliği Başkanıdır. 2012 tarihinde Bilim Yönetim ve Kültür Platformu kontenjanından CHP Parti Meclisi üyesi yapıldı. 20 Haziran 2019’da ortada fol yok yumurta yokken sessiz sedasız e-devlet üzerinden CHP meclis üyeliğinden çekilmesi manidardı. CHP’li olarak bilinen Metin Feyzioğlu’nun bu istifasının, Erdoğan’la geliştirdiği ilişkilerden ve AKP’ye verdiği destekten bağımsız olduğu söylenemez.

Dedesi CHP’nin ılımlı “Ortanın Solu” politikasına katlanamamıştı, torunu ise CHP’nin yarım yamalak muhalifliğine katlanamadı. Dedesi kazandığı mevkilerin çoğunu seçim başarılarıyla değil kriz durumlarında darbecilerin atamasıyla elde etmişti. Torunu ise hiç emeği geçmediği halde CHP genel başkanlığında ve cumhurbaşkanlığı adaylığına göz dikerek geleneği bozmadı. CHP’den ayrılmasındaki gecikme olsa olsa karambolde topa girme isteğiyle açıklanabilir. 2018 yılında cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili fikri sorulduğunda verdiği cevap bunu doğrulamaktadır: “Ben o makamı çok yukarda görüyorum. Talibim demek haddini bilmemektir ama görev verilirse kabul etmemek ise şımarıklıktır.” (Hürriyet.com.tr, 03.04.2018) Halk dilinde bunun adı, “istemem, yan cebime koy”dur. Eğer baro başkanıyken bir darbe olsa kapısı ilk çalınacaklardan biri, dedesi gibi, kendisi olurdu herhalde.

Bize bunun sırrı ne diye sorarsanız, cevabımız “Devlet Partisi” olur.

Sonuç olarak, milliyetçi-muhafazakâr Atatürkçü çizginin dededen toruna değişmediği görülüyor. Dede Feyzioğlu’nun partisi (CGP) İslamcı ve paramiliter katkısız MHP ise, torun Feyzioğlu onun partisiz izdüşümüdür. Metin Feyzioğlu’nun yaptığı, dedesinin dünya görüşünü zamanımıza taşıyarak ulusalcı forma kavuşturmak olmuştur. Bu yüzden, bir şey denecekse, Feyzioğlu’ndan önce, ona solcu payesi verip baro başkanı seçilmesine yardım edenlere ve Parti Meclisi üyeliği gibi önemli bir mevkie getiren CHP yönetimine denmelidir. CHP’nin sağ kanadı içinde faşizan eğilimlere sahip ulusalcı damar var olmaya devam ettiği, her “laikim”, “Atatürkçüyüm” diyene bir avuç tuzla gidildiği, E. İhsanoğlu ve A. Gül gibi aşırı sağcılardan medet umulduğu sürece içinden daha çok Feyzioğlu’lar çıkacaktır.

Düşman kardeşler: Ulusalcılar ve liberaller

Feyzioğlu’nu önce Erdoğan muhalifi, sonra yandaş yapan kaypaklığı değil, ulusalcılığıdır. Sağlamasını yapalım: İktidar-muhalefet çekişmesini maça benzetirsek, ilk yarıda iktidardan yana olan liberallerin ikinci yarıda muhalefet safına geçtiklerini, ilk yarıda muhalefette olan ulusalcılarınsa ikinci yarıda iktidara yanaştıklarını söyleyebiliriz. Ulusalcılar ile liberaller düşman kardeşlerdir; biri iktidardan yanaysa öbürü muhalefetten yanadır. Onun için birini anlamanın şartı, ötekini anlamaktan geçer.

Türkiye’de ulusalcılık; dışarıda küreselciliğin, içeride İslamcılıkla Kürt ulusal hareketinin başa baş yükseldiği 1990’lı yıllarda, Kemalizm’e endeksli, mazisinde az ya da biraz sol bulunan milliyetçiliğin yeni ve özel biçimi olarak doğdu. İlerici sol Kemalistlerden göbekçilere, Avrasyacı askerlerden faşizan sağ ulusalcılara (Türk Solu çevresi vb.) kadar geniş bir cephe oluşturdular.

ABD, temelleri Kemalist dönemde atılmış cumhuriyet paradigmasının yerine, Ortadoğu’ya emsal olarak tasarladığı ılımlı İslam modelini geçirmek istiyordu. Bunun mimarlığını 2002’de iktidara gelmesinin yolunu açtığı AKP önderliğindeki yeni tarihsel blok, yani TÜSİAD, MÜSİAD, AKP, Gülen Cemaati ve liberaller ittifakı üstlendi. Liberal sol, “otantik burjuvazi önderliğinde demokratik devrim” yaptığına inandığı AKP iktidarını hararetle destekledi. “Askeri vesayet”i, ordu ve bürokrasi içindeki “derin devlet”i tasfiye ederek “II. Cumhuriyet”i kuracağına canıgönülden inanıyordu.

Liberallere göre dünya kapitalizmini yeniden yapılandıracak neoliberal küreselleşme Türkiye’ye demokrasi getirecekti. Ulusalcılara göreyse “ulus devlet”i tasfiye edip Türkiye’yi Sevr’de sınırları çizilen parçalara bölecekti. Bunu önlemenin yolu “ulus devlet”i, onun temel direkleri sayılan TSK, AYM, Yargıtay ve Danıştay’ı desteklemekten geçerdi. Bu kurumlar Kemalist cumhuriyetin her nasılsa bozulmadan kalmış kurumları olarak algılandığından, devleti hangi sınıfın elinde tuttuğu, kime karşı, kimden yana olduğu, emperyalizmle ilişkisi karanlıkta bırakılıyordu.

AKP-Cemaat koalisyonu Kemalist ve Avrasyacı unsurları yargı ve emniyet eliyle (Ergenekon, Balyoz vs. davaları) ekarte etti. İktidar cumhurbaşkanlığının ve kabinenin yanı sıra, “yetmez ama evet”çi liberallerin desteğiyle 2010 Anayasa referandumunda %58’e varan “evet” oyu alınca, kendi boyunu kat kat aşan bir özgüvene ulaştı. Artık liberallere ve Gülen Cemaati ile ittifaka gerek olmadığı, tek başına devleti ele geçirebileceği kanaatindeydi. Liberaller tam da “II. Cumhuriyet”e geçmek üzere oldukları zannıyla zafer dansları yaptıkları bir sıra, “tıbbi nedenler”e, “kibir sendromu”na bağladıkları bir faşistleştirme şokuyla yüz yüze kaldılar.

Emniyet, yargı ve ordu içinde hala en önemli güç durumundaki Cemaat ise iktidarı AKP’nin elinden kapma peşindeydi. Hakan Fidan olayı ve 17-25 Aralık 2013 “Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu”yla başlayıp, başarısız 15 Temmuz 2015 darbe girişimine kadar süren taht kavgası bunun içindi.

Cesareti cehaletinden gelen AKP kendi gücünü abartarak iç ve dış politikada maceracı bir yol tutturdu. Yeni Osmanlıcılığın altını dolduracak çapta olmadığını ölçemeyip, ABD icazetini aşan bir bölge hegemonyasına heveslendiği sıra işler tersine döndü. Gezi ayaklanması, Batı emperyalizmiyle arasının açılması, Tunus’ta Nahda’nın ve Mısır’da “kardeşim Mursi”nin iktidardan düşürülmeleri, Körfez’deki Arap dostlarıyla arasının açılması, en son da 26 Kasım 2015 tarihinde Rus uçağının düşürülmesi üst üste gelince dımdızlak ortada kaldı. Aynı süreçte PKK ve PYD’yi Suriye’de hegemonyasına alet olarak kullanmak isterken, Kobane sürprizi ve Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’a “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” restiyle karşılaşması ve işlerin ters gitmeye başlaması, çözüm sürecinin sona ermesini ve askeri çözüme geçilmesini beraberinde getirdi.

Dostların düşman, düşmanların dost olma hali

Evdeki hesap çarşıya uymayınca AKP yeni müttefikler arayışına girdi. 20 Mart 2015 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada, Ergenekon türü davaların suçunu eski ortağına yıktı ve ordudan adeta özür diledi. İlk işi Ergenekon ve öteki davalardan yatanları salıvermek ve beraatlarının yolunu açmak oldu. Muvazzafken tutuklanıp yargılanmış bazı subaylar eski görevlerine iade edildiler.

Böylece Cemaatçiler ve liberaller okkanın altına giderlerken, ulusalcı-Avrasyacı kanadın (Erdoğan karşıtlıkları ağır basanlar hariç) yıldızı parladı. Bu defa liberaller iktidar yardakçılığından muhalefete, ulusalcılar ise muhalefetten iktidar yardakçılığına geçtiler. Yeni ittifakın mayasını Cemaat-PKK düşmanlığı ve ABD ile nikahı bozmadan Rusya ve Çin’le flört politikası oluşturuyordu. Bu ittifaka Perinçek, Feyzioğlu gibi ulusalcılar yanında, askeri çözüme geçilmesinden ve kendi çizgisine yaklaşılmasından memnun D. Bahçeli de katılınca eski iktidar bloğu çöktü, yenisi kuruldu.

C. Çandar, M. Belge, A. İnsel, Ö. Laçiner, B. Oran, E. Karakaş, H. Cemal, Altan kardeşler, A. Bayramoğlu, U. Uras gibi sol liberaller muhalefete geçerlerken, ulusalcı D. Perinçek tayfası, M. Feyzioğlu, U. Dündar, E. Çölaşan, N. Şener, muvazzaf ve emekli subaylar iktidara destek vermeye başladılar. Her iki cenahın ortak tarafı halk nezdinde bir karşılıkları bulunmaması nedeniyle iktidarsız olmalarıydı. Bu yüzden, kendi arzu ve isteklerini ancak iktidar dolayımıyla gerçekleştirebilirlerdi. 2014’ten önce liberaller AKP iktidarından, Godot’yu bekler gibi, demokrasi ve sivil toplum getirmesini beklemişlerdi. 2014’ten sonraysa ulusalcılar AKP’yi Avrasyacılığa çekerek anti-emperyalist ve millici yapmanın peşine düştüler.

Sonuç

Son yıllarda Perinçek, Feyzioğlu gibi ulusalcıların kraldan fazla kralcı olmalarının sebebi budur. Feyzioğlu, Muharrem İnce ve Ekrem İmamoğlu gibileri varken kendine sıra gelmeyeceğini anlayınca, CHP Genel Merkezini bırakıp, Beştepe’nin yolunu arşınlamaya başlamıştır. Aslında bu sürpriz değildi, sinyalini çok önceden vermişti. Daha 2016’da Saray’ı ziyaretini eleştirenlere, 15 Temmuz darbe girişimini gerekçe göstererek, “TSK ağır darbe aldı. Devletimizin uğradığı büyük hasarı doğru adımlar atarak telafi imkanına sahibiz. İşte bu sebeple biz elimizi uzattık, uzatılan elleri de tuttuk” demişti (Birgün, 18.08.2016)

İktidarla ilişkilenme biçimi değişebilen fakat liberallerle karşıtlıkları değişmeyen ulusalcıların kardeş olduklarını söylemiştik. Kamuoyunca tanınan ünlü ulusalcıların ve liberallerin önemli bir kısmının Perinçek yetiştirmesi olması tesadüf değildir. Böyle bir ayırım CHP, öteki dönek sosyalistler için de yapılabilir. Ortaklığın temelinde her ikisinin de kökeninde burjuvazinin olması yatıyor. Madalyonun iki yüzünü oluşturan liberalizm ve milliyetçilik (ulusalcılık) burjuvaziyle birlikte tarih sahnesine çıkmışlardır, burjuvaziyle birlikte de tarih sahnesinden çekileceklerdir. Kapitalizmin gönüllü savunucusu olmaları, ihtilalci sosyalizme karşı çıkmaları, “güçlü devlet”ten yana olmaları bunun sonucudur. Hedefleri aynı, sadece stratejileri farklıdır.

Görünüşte bir taraf özgürlük, sivil toplum, insan hakları, plüralizm, çok kültürlülük, demokrasi; öteki taraf laiklik, cumhuriyet, üniter devlet, bağımsızlık, anti emperyalizm istiyor. Ufak bir kusurları var, bunları halkla birlikte gerçekleştirmeye çalışmak yerine, emperyalistlerin ve işbirlikçileri tekelci kapitalistlerin iktidarından bekliyorlar.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur