2019-2020 akademik yılı töreni, yaklaşımlar ve eğitime dair

Üniversiteler akademik eğitimin ve mesleki akademik eğitimin en üst öğrenim alanları ve yerleridir. Üniversite okuyan herkes o mesleki alan ile ilgili yetkinlik sahibi kişi demektir

2019-2020 akademik yılı töreni, yaklaşımlar ve eğitime dair

Bilindiği üzere 2019-2020 Yükseköğretim Akademik Yılı Açılış Töreni gerçekleştirildi. İlginçtir üniversitelerin akademik yıl açılışı töreni de Saray’da yapıldı. Bilindiği üzere adli yılı açılışı da tüm yargı kurum ve mensuplarının Saray’da toplantıya çağrılmış olmasıyla gerçekleştirilmişti. Aslına bakarsanız oldukça ironik durumlardır. Durum merkezciliği ve vesayeti eleştirerek geldiğiniz yerde merkezciliği ve vesayetin fotoğrafı bu olsa gerektir. Bu ve benzer diğer toplantılar, açılışlar birlikte düşünüldüğünde, rejimin yönetsel vurgulanması amacının öne çıkarılmak istendiği görülmektedir.

Konumuza dönersek, konumuz olan üniversiteler, eğitim ve söz konusu açılış törenine (toplantısına) gelirsek, toplantıda ifade edilen bazı cümleler ve o cümlelerin taşıdığı yaklaşımlardan yola çıkarak, bazı eleştiriler yapmak mümkün ve gerekli.

Örneğin “Üniversiteyi bitirince iş sahibi olacaksın diye bir şey yok” sözüne katılmak mümkün değil. Niçin? Çünkü üniversiteler “kişisel gelişim” yerleri değildir. Üniversiteler akademik eğitimin ve mesleki akademik eğitimin en üst öğrenim alanları ve yerleridir. Üniversite okuyan herkes o mesleki alan ile ilgili yetkinlik sahibi kişi demektir. Yetkinlik edindirmeyi sağlayan sistem, o yetkinliği kullanmayı da sağlamalıdır. Herkesin üniversiteli olması için üniversite açmak işte bu anlamda doğru bir şey değildir. Söz konusu ifade ve yaklaşım genelde üniversiteler için ama özelde bazı programlar için hiç doğru ifade edilmiş bir söz değildir. Örneğin öğretmenlik eğitimi veren okullarda okuyanlar “öğretmenlik mesleğini yapmak” için okurlar. Üniversite mezunu olmak için değil, örneğin tıp eğitiminde, polis eğitiminde, subaylık eğitiminde olduğu gibi.

Üniversiteleri ticarethaneye çeviren, sınavsız ve özelliksiz herkesin girebildiği okullar haline getiren anlayış, elbette bu kadar üniversite mezunu işsiz karşısında böyle bir savunma ve gerekçe üretmek zorunda kalınmaktadır. Üniversiteler ve akademik kariyer eğitimlerinde seçkin ve özellikli kişiler söz konusu uzmanlık alanlarında yetişmek üzere yükseköğrenim görürler. Yükseköğrenimi yüksek olmaktan çıkarmamak gerekir. Bunu sınıfsal bir perspektif ile eleştiri konusu yapmamak gerekir. Bu anlamda sınıfsal mesele herkese bu eğitim fırsatı, imkânı ve hakkının tanınmış olmasıyla ilgilidir. Önemli olan yükseköğrenimin sıradan eğitim olmaktan öznel ve özel bir eğitim olduğuna ilişkindir.

Kaldı ki, bu anlamda bir ülke için mesleki lise eğitimleri çok daha özel, gerekli ve değerlidir… Peki, meslek liselerimiz ne haldedir? Berbat durumdadır. Çoğunun alanı ile ilgili insani koşullarda beceri ve kendini geliştirme imkânları ve söz konusu değildir. Varsa yoksa piyasaya ucuz işgücü oluşturmanın ve ucuz ara eleman ihtiyacına programlanmış durumdadırlar. Eğitim bu ülkede anaokulu ve ilkokul başta olmak üzere, üniversitelere kadar bırakınız evrensel olmayı, sağlıklı ve üretken birey yetiştirmekten/geliştirmekten çok uzak bir yapılanma ile devam etmektedir.

Yukarıda biraz değinildi. “Üniversite sayısının 76’dan 207’ye, öğrenci sayısının 1,6 milyondan 8 milyona yükselmiş olması” tek başına bir gelişim ve gelişmişlik göstergesi değildir. Çünkü üniversiteler “nitelikli insan gücü” geliştirme ve yetiştirme yerleridir. Sayısal olarak lise düzeyi bilgi ve becerisine sahip 8 değil 18, 28 milyon kişiyi üniversite mezunu yapsanız dahi toplumsal ve ekonomik anlamda değişen bir şey olmayacaktır.

Toplantıda ifade edilen diğer bir cümle “Rektör atama kriterlerinin çok daha yükseğe çıkarılacağına” ilişkindir. Bu ifade insanı ister istemez tebessüm ettiriyor. Üniversite çalışanlarını ise muhtemelen ürkütüyordur. Atanmış olan rektörlere bakınca, atanacak olanların kriterlerinin daha yükseğe çıkarılmasının ne anlama geleceği düşündürücü olsa gerektir. Oysa ihtiyacımız olan şey öncelikle tek kişinin atadığı siyasi ve ideolojik ölçütlerin kullanıldığı “atanmış akademik yönetici” modeli değil, tüm paydaşların katılımının sağlandığı çoğulcu, bilimsel ve toplumcu ölçütlerin söz konusu olduğu seçimli bir modeldir. Bunun dışında illa ki atama yolu ile devam edilecek ise, bunun tek kişinin tasarrufunda olmadığı, siyasi ve ideolojik kriterlerin söz konusu olamayacağı, evrensel ve üniversiter ölçütlerin kullanıldığı ve dahası rektör adaylarının seçecek ilgili kişiler ve komisyonlar ile bireysel ilişkiye girmediği bir seçim modelidir. Ya da yine liyakat ölçütlerinin açıkça koyulduğu, bu ölçütleri karşılayanların fakülteler ve kurumlar ölçeğinde bir defaya mahsus dönüşümlü olarak rektör olarak sorumluluk aldığı ve her an hesap verebilir konumda olduğu “yönetimin bir süreliğine emanet edildiği” bir modeldir.

İlgili toplantıda son olarak Almanya örneği verilerek bir Almanya-Türkiye kıyaslaması da yapıldı. Ve “Birbirine yakın nüfus oranına sahip Almanya’da yükseköğrenim çağındaki öğrenci sayısının 3, Türkiye’de 8 milyon olduğu” ifade edildi. Oysa bu veri dahi başlı başına büyük bir probleme işaret etmektedir aslında. Almanya’da üniversite okuyabilmek için genel olarak Gymnasium (Yükseköğrenim amaçlı akademik lise) mezunu olmak gerekir. Bu liseler seçkin ve parlak öğrencilerin yeteneğine ve performansına göre yönlendiği/yönlendirildiği liselerdir. Almanya’da üniversiteye değil, Gymnasium’a girmek çok daha önemlidir ve bu tür liseye girebilmek Türkiye’de akademisyen olmaktan daha zordur.

Özetle asıl iş üniversite aşamasına kadar iyi bir yönlendirme, ölçme-değerlendirme ve seçme yapmış olmak ve elbette, üniversitelerin var olma amaçları ve işlevleri doğrultusunda niteliğinin ve kalitesinin yüksek tutulmasıdır. Almanya’da üniversite mezunları için “Üniversite mezunu olmak demek iş bulmak demek değildir” gibi bir yaklaşım asla söz konusu olmadığı bir akademik yapı Türkiye’nin de asıl işi ve amacı olmalıdır. Bu iş aynı zamanda istihdam ve planlama meselesidir. Örneğin yılda 10 veya 20 bin öğretmen ihtiyacı olan bir ülkede her yıl 50 bin öğretmen adayı fakültelere doldurulmamalıdır. Bu durum diğer mesleki ve akademik alanlar için geçerlidir.

Bizde ise her şey neredeyse bu uygulamaların tam tersi gerçekleştirilmektedir. Çözüm elbette bu tip ifadeler, yaklaşımlar değil, eğitimin üretim, yaratıcılık amaçlı işlevsel kılındığı anaokulundan üniversitelere kadar gelişimsel ve evrensel anlamda bilimsel temeller üzerine inşa etmektir.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur