İktidarın kırılganlıkları ve 31 Mart’ın ötesine bakmak

"Gerçekten güçlü bir hükümdar iktidarını sürekli şiddet tehdidine borçlu olmaz. İktidar şiddet yoluyla ele geçirilebilir ama zorla ele geçirilen güç kırılgandır"

İktidarın kırılganlıkları ve 31 Mart’ın ötesine bakmak

“Hükümdara karşı büyük çaplı direnişin varlığı bir iktidar zaafının ifadesidir. Bir güç tam da iktidardan yoksun olduğu için şiddete başvurur. Şiddete başvurmak, güçsüzlüğü çaresizce güce dönüştürme çabasıdır. Gerçekten güçlü bir hükümdar iktidarını sürekli şiddet tehdidine borçlu olmaz. İktidar şiddet yoluyla ele geçirilebilir ama zorla ele geçirilen güç kırılgandır” diyor Şiddetin Topolojisi kitabında Byung-Chul Han.

Tarihsel ve olgusal olarak uzun uzadıya tartışılması gereken şiddet kavramı; bugün Türkiye’de iktidar güçlerinin kendisini “mutlak güç” statüsüne yerleştirmeye çalıştığı bir düzlemde, taktiksel olarak gündelik politikada sıkça başvurduğu vazgeçilmez bir argüman, stratejik olarak da nihayete erdirilmeye çalışılan rejimin kurucu unsuru niteliğini taşıyor.

16 Nisan referandumunun sağladığı anayasal dayanakla kendisini 24 Haziran seçimlerinde yasal statüye kavuştursa da rejim halen inşasını sürdürüyor.

Evet, devlet gücünü sonuna kadar kullanarak çok fazla yol kat ettiler, hızla kurumsallaşma ayaklarını örüyorlar, ama henüz temeli sağlamlaştırılamamış, meşruiyeti tam anlamıyla kazanılamamış, henüz akış ve oluş halinde olan bir rejim gerçekliği var.

Oluş halinde evet, zira, iktidar güçleri gibi, kurmaya çalıştıkları rejim de kırılganlıklarla yüklü.

Oyları tahkim etmek

Devlet krizini çözmekte zorlanıyorlar ve başka bir sürü sarsıcı ve zorlayıcı kriz dinamikleriyle hemhal olan devlet içi kriz hali, kalıcılaşabilecekleri ve kökleşebilecekleri bir kimlik kazanmalarını, bir sonraki aşamaya geçmelerini engelliyor.

Sadece bu da değil.

Yukarıdakilerin şimdilik tepeden baktığı ve ama içeride panik hali yaratan faşizme dalgakıran olma niteliği taşıyan demokratik, halkçı toplumsal dinamiklerin aşağıda oluşan hareketliliği, rejimin en önemli kırılganlıklarının maddi koşullarını yaratıyor.

Bugün “Cumhur İttifakı” şemsiyesi altında yan yana gelen iktidar odaklarının, özleri ve doğaları gereği tarihsel açıdan yüklü oldukları iç gerilimler ve çatışma alanları hasebiyle, en azından şimdilik mecbur oldukları bu ittifakı sistematik olarak sürdürebilme koşulları ya da kalıcı bir birlikteliğe doğru yol almaları da oldukça zor. Böylesi bir yüksek gerilim hattında konumlanıyor olmaları da yola devam etmelerini zorluyor.

Uzun bir süredir, olağanüstü hâl ortamında, mevcut anayasayı (kendi yaptıkları anayasa üstelik) askıya alıp, devletin gücünü ve yetkilerini aşındırarak, kapalı kapılar ardında dönen pazarlıklar etrafında sürdürdükleri iktidarlarını, mutlak surette sağlama alacak gerekli meşruiyet kanallarını yaratmak, rejimin kuruluş sürecini tamamlamak ve onun anayasasını ilan etmek zorundalar.

O yüzden, az zamanda çok iş başarmaya mecburlar.

O yüzden, her defasında daha fazla şiddete başvuruyorlar, daha fazla suç işlemeye meylediyorlar.

O yüzden, son beş yılında yedinci kez sandığa gidecek olan Türkiye için, seçimler bir iktidar savaşımı olarak güdümleniyor.

O yüzden, Türkiye’nin malum tarihsel milliyetçilik şablonunun içine yedirilen “devletin bekası” başlığı etrafında, kutuplaştırıcı ve bölücü dil ve argümanlarla seçimlere gidiliyor.

O yüzden, iktidar seçmenin oylarını, ilahi güçlerle ilişkilendirerek ya da vatanseverlik-teröristlik ikilemi üzerinden devletin akıbetini salık vererek sandığı tahkim ediyor.

Karşısında olan güçleri, bedel ödemekle, hapisle, tecritle, idamla tehdit ederek, terbiye etmeye çalışıyor. Yalana dayalı propaganda ve provokasyonlardan vazgeçemiyor.

Muhalefetin hemen hepsini kimi klasikleşen kimi güncellenen olgularla kriminalize ederek, çemberin dışına atmaya, devre dışı bırakmaya çalışıyor.

31 Mart yerel seçimlerine artık son birkaç gün kaldı. Gerçekleşmesi olası birçok ihtimal var.

Ancak, sonuç ne olursa olsun, biliyoruz ki, Erdoğan iktidarda kalabilmek için her şeyi yapacak. Daha önceki seçim süreçlerinde olduğu gibi, seçimleri yok saymak, provokatif bir terör sürecinin kapılarını aralamak ya da seçilmişlerin yerine kayyumlar atamak ya da şiddete ve faşizme daha fazla sarılmak gibi her şeyi.

Zira, iktidar güçleri açısından olası bir seçim yenilgisi, dengeleri bir daha tersine çeviremeyecekleri telafisi mümkün olmayan alt üst edici sonuçlar yaratabilir.

O yüzden ki, asla yerel bir havada seyretmeyen bir düzlemde, bir referandum yahut genel seçim havasında giriyoruz seçimlere.

Sandığa gitmemek seçenek mi?

Bugün, Türkiye’de mevcut siyasal yapıdan, siyasi partilerden, siyaset yapma tarzından memleketinden ahvalinden rahatsız olan milyonlar var. Seçim sistemine, sandığa karşı güvenini yitiren milyonlar var.

Ülkenin gidişatından memnun değiller.

Zira, 24 Haziran seçimlerinin yarattığı yenilgili ruh hali kitlelerin üzerinde dolaşırken, halihazırda tartışmalı bir seçim sonucu henüz toplumda hazmedilmemiş ve ortada geleceğe dair bir güvensizlik sorunu çıkmışken, yaz aylarında başat bir sorun haline gelen ekonomik kriz dalgalanmaları eşliğinde yeni bir seçim müjdesi verildi.

24 Haziran gecesi, kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkların, anlaşmaların kamuoyuna yansıyan kısmı ve muhalefetteki halka açıklama yapma sorumluluğu bile gütmeyen aciz hal, kitlelerde haklı bir öfke ve kızgınlığa, daha da ötesinde kitlesel bir güvensizliğe ve sandığın meşruluğuna dair soru işaretleri yarattı.

Zaten herkesin bildiği bir sır olan seçimlerde dönen hilelerle bezeli Ali Cengiz oyunları, seçimlerin artık masa başında önceden belirlenmiş uzlaşılmış sonuçlar olarak halkın önüne koyulan bir sandık denklemi gerçekliğini kitlelerin bilincinde yaratmış oldu.

Ve akabinde, bugün toplumda oy verip vermeme tartışması belirdi.

Sayıları hiç de az olmayan, “sandığa gitmeyeceğim, oy kullanmayacağım” diyen insanlar ya da kerhen sandığa gidecek olanlar var.

Kimileri sandığa, kimileri oy verdiği siyasi partilere, kimileri bu düzenin topuna küskün.

Dolayısıyla, sandığa gitmemeyi bir seçenek olarak görüyorlar.

Ancak, sandığa gitmeme ruh hali, haklı bir kızgınlık ve öfkeden kaynaklanan ve ama sürekli şikâyet eden, homurdanan, protestocu “küstüm oynamıyorumcu” bir tutumdan öteye geçemeyen zayıf ve bireysel tutumlar olarak beliriyor.

Doğrudur, zorlu çetrefilli uzun erimli mücadeleler sonucunda kazanılmış bir hak olan oy hakkı bugün geldiğimiz noktada başta iktidardaki siyasiler ve maalesef muhalefet güçleri tarafından anlam yitimine uğratılıyor.

Elbette, köklü ve kopuşçu sonuçları sandık matematiği ile eş değer tutmuyor, sandığın sadece bir araç olduğunu düşünüyoruz.

Amma velakin, bugün bireysel, dağınık, örgütsüz bir sandığa gitmeme hali bize ne kazandırabilir, bunun mukayesesini yapmakla mükellefiz.

Zira; rahatsızların, huzursuzların, öfkelilerin bizzat siyasete katılması ve toplumun tüm nüvelerinin siyasi özne olması dışında alternatif bir seçenek yok.

Kimse bize bir yerlerden demokrasi, özgürlük ya da hak hukuk ihraç etmeyecek ya da devşirmeyecek.

Evet, boykot, önemli bir siyasi seçenektir ve sandık denklemini değiştirebilir. Tarihte önemli örnekleri de vardır. Ancak; sokaktan ve toplumsal katmanlardan güç alan örgütlü bir zeminde dönüştürücü bir nitelik ve anlam kazanabilir. Örgütlü bir mücadele ile kopuşçu ve somut bir pratiğe dönüşebilir. Kendiliğindenci, bireysel ve dağınık pozisyon alışlarla değil.

O yüzden bugünün koşullarında sandığa gitmek, Erdoğan’ı ve onun güdümündeki iktidar güçlerini geriletebilmek için son derece elzem. Eğer başka bir toplum tahayyülüne ve iradesine sahipsek tabi.

Seçimlerden de öte

İktidar bloğunu her şeyi belirlemeye muktedir, mutlak bir güç olarak görmek kolaycı ve ertelemeci, seyirci bir bakış açısını da beraberinde getiriyor.

Oysa iktidarın, rejimin kırılganlıklarına ve toplumsal güçlerin gerçek potansiyeline yani aslında halkın kendi seçeneğine odaklanabiliriz.

Kadınların 8 Mart’ta meydanlara akın etmesinin yarattığı panik havası ve etekleri tutuşan iktidarın olmayan “ezan protestoları” söylemleriyle süreci nasıl yönetemediğini hep birlikte gördük.

Ha keza, milyonlarca insanın aylardır sürdüğü EYT’lerin (Emeklikte Yaşa Takılanlar) eylemlerini ve iki milyona yakın insanın Maltepe mitinginde bir araya gelmesinin yarattığı umut iklimine hep birlikte şahit olduk.

Türkiye’de dahil, dünyanın yüz ülkesinde, iklim krizine karşı ilkokullu, ortaokullu çocukların okul kırma eylemlerinin toplumun bilincinde ve ruhunda yarattığı güven ve onur hissine tanıklık ettik.

Ve daha nice açığa çıkmayı bekleyen ve içerisinde enerji ve yeni potansiyeller taşıyan direnç eğilimleri ve dinamikleri olduğunu biliyoruz.

O halde müdahale edebiliriz.

Evet 31 Mart’ın ötesine odaklanmalı, yüzümüzü kendimize dönmeliyiz.

Amma velakin, ilk elden Erdoğan’ı ve onun nobran iktidarını geriletmek için, pazar günü sandığa gidelim, oyumuzu bu gidişatı durdurmak için kullanalım ve sandık matematiğinden de ötesine, kendimize odaklanalım.

Seçimler, geleceği şekillendiren bir ilk adım olabilir. Evet, yalnızca bir ilk adım. Ama çok önemli bir ilk adım.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur