“Ben kadınların, erkekler üzerinde gücü olsun istemiyorum. Kendilerini yönetme gücü olsun istiyorum.” Toplumsal eşitsizliğin tarihi engindir. Zenginler ve fakirler, kadınlar ve erkekler, siyasetçiler ve yönetilenler… İnsan doğası kusursuz olmadığı için, insanların inşa ettikleri sistemler de kusursuz olamamaktadır. Buna rağmen, atalarımız her gün bir yandan av olmadıklarından emin olup, bir yandan avcılık ve toplayıcılık ile karınlarını […]
“Ben kadınların, erkekler üzerinde gücü olsun istemiyorum. Kendilerini yönetme gücü olsun istiyorum.”

Toplumsal eşitsizliğin tarihi engindir. Zenginler ve fakirler, kadınlar ve erkekler, siyasetçiler ve yönetilenler… İnsan doğası kusursuz olmadığı için, insanların inşa ettikleri sistemler de kusursuz olamamaktadır. Buna rağmen, atalarımız her gün bir yandan av olmadıklarından emin olup, bir yandan avcılık ve toplayıcılık ile karınlarını doyurmak zorunda kalırken, günümüzde köşebaşındaki marketten karnımızı doyuruyoruz. Toplumsal buhranın sebep olduğu beklenmedik bir cinayete kurban gitme olasılığımız da ziyadesiyle düşük. Demek ki biyolojik tarihimizden gelen sorunların üstesinden istediğimizde gelebiliyoruz. Çözümlerimiz de inşa ettiğimiz sistemlerin kendisi kadar kusursuz olamıyor; ancak kabul edilebilir düzeyde çözümler üretebiliyoruz. İş kadın-erkek eşitliğine geldiğinde bunu neden hala yapamadık? Ve bu yönde atılan adımlar neden güçlü bir ayak direyiş ile karşılanıyor?
Bunun elbette birçok nedeni var. Kimisi feministler tarafından verilen mesajları isabetsiz buluyor. Kimisi ortada herhangi bir eşitsizlik problemi olmadığı kanaatinde… Kimisi, yöntemin feministlerinkinden farklı olması gerektiğini düşünüyor. Kimisi tamamen alakasız ve yanlış konulara odaklanıldığı düşüncesinde… Ancak bu ve bunun gibi düşünen gruplar azınlıkta. Geri kalan herkes kadın-erkek eşitsizliğinin kabul edilemez ama çözülebilir bir problem olduğunda hemfikir. İşte bu büyük kitlenin problemi ise susmak… Uğraşmak istemiyorlar, tartışmalara girmek istemiyorlar, konu hakkında bilgisiz olduklarını düşünüyorlar, toplumda daha büyük problemler olduğuna kanaat getirmiş durumdalar… Dolayısıyla susuyorlar. Bu da, özellikle de internetin gericiliği ve popüler fikirlerin yerilmesini ön plana çıkaran yorum/beğeni sistemleri ve algoritmaları ışığında, azınlığın sesinin, bir gürültü olarak da olsa, çoğunluğun sessizliğinin yerini almasına neden oluyor.
Hepsinden önemlisi, kadın-erkek eşitsizliğinin yarattığı gerçek problemler, bu problemleri gündeme getiren reklamlar, girişimler, sloganlar, eylemler, vb. “mikro-olaylar” diyebileceğimiz gelişmelerin altında kayboluyor. “Şu neden şöyle söylendi de, böyle söylenmedi?”, “Bunu neden böyle yaptılar da, şöyle yapmadılar?” gibi sıradan hoşnutsuzluk ifadeleri, şikayet etmenin aksiyona geçmek ile karıştırılmasına neden oluyor.
Bunun güzel örneklerinden birisi, yoğunlukla erkek ürünleri üreten bir firma olan Gillette’in 2019’da yayınladığı reklamın dikkat çektiği asıl problemlerin; politik doğruculuk, anti-feminizm, popülizm, vb. kavramlar ışığında alaya alınması, firmanın boykota varan düzeyde eleştiriye marız kalması… Reklamın asıl mesajı, tekil bir reklam üzerinden verilmek istenen karmaşık konuların tartışılması çabasının gürültüsünde kayboldu.
https://www.youtube.com/watch?v=koPmuEyP3a0
Reklamın detaylarında boğularak ana konuyu ufukta kaybetmek istemiyoruz. Fakat verilen mesajların hangi kısmı tepkiye neden oluyor, bunu anlamakta güçlük çekiyor olmamız, belki de sorunun ana nedenine işaret edebilir. Reklamda sırasıyla verilen mesajlar şunlar:
Bu noktalardan hangilerinin problemli veya hatalı olduğunu anlamak zor. Bunlardan hangisine katılmıyorsunuz?
İnternetteki tartışmalardan görülebildiği kadarıyla, bu ve bunun gibi değişim adımları birkaç başlıkta eleştiriliyor:
İşte bu maddelerden veya benzerlerinden birinin ileri sürülmesi sonucu tartışmalar ana konuyu odaktan kaçırmaktadır. Çünkü bunların hepsinin ortak noktası ya asıl problemi gözden kaçırmaktır ya da konuyu ilgisiz bir diğer noktaya çekmektir:
İlk üçü, var olan statükoyu korumak istemektedir; dolayısıyla ortada bir problem olduğuna inanmamaktadır. Bir problemi kabullenmek, onunla ilgili çözüm arayışının ilk adımı olduğu için, bu kişilerin öncelikle ortada bir sorun olduğunu fark etmesi gerekmektedir. Dördüncüsü tartışmayı spesifik bir konuya indirgeyerek daha büyük problemi gölgelemeyi hedefliyor; eğer askerlik veya kadınların askere alınması konuları tartışılacaksa, ayrı bir başlıkta yapılmalı. Kadın ve erkekler arası biyolojik farklara yazının ilerleyen kısımlarında döneceğiz. Beşincisi büyük oranda komplo teorisyenliği ile eşdeğer; spesifik bir aktörün bütün siyasi mesajları kontrol edebileceğine, kişilerin özgür iradeleri ile feminist olamayacakları savunusu yapmakta. Son ikisi ise, problemi gerçek olmayan bir noktaya taşıyarak tartışmanın odak noktasını bulanıklaştırıyor. Feminizm kadın üstünlüğü değildir. Ve erkeklerin sorunları, çözülmesi gereken, büyük problemlerdir! Bu konuya az sonra döneceğiz.
Eğer ki tartışmanın odağını yitirmek istemiyorsak, çok spesifik bir argümana (soruya), çok spesifik bir yanıt vermemiz gerekmektedir. Buna bir göz atalım:
Eldeki gerçek argüman şöyledir:
Kadın-erkek eşitsizliği konusunda tartışmaya girişecek her tarafın, öncelikle yukarıdaki üç öncülü ve bu öncüllerden yola çıkarak varılan dördüncü maddedeki sonucu kabul edip etmediklerinde hemfikir olmaları gerekir. Çünkü bu öncüllerden hangisi veya hangilerine itiraz ettiğiniz, tartışmanın nereden başlaması gerektiğini, hangi kaynaklara dayanması gerektiğini ve ne yöndeilerlemesi gerektiğini belirleyecektir.
Eğer ki bu maddelerin her biri size makul ve mantıklı geliyorsa, yukarıdaki 6 itiraz noktasında kalın harflerle yazdığımız kalıplara takılmak anlamsızdır. Politik doğruculuk, feminizm, red pill, vb. kavramlar, bizleri asıl problemden uzaklaştıran, duygu ve anlam yüklü sözcüklerdir. Şuna dürüst bir şekilde yanıt vermemiz gerekmektedir: Ortada çözülebilir bir kadın-erkek eşitsizliği problemi konusunda hemfikir miyiz, değil miyiz?
Argümanı hassaslaştırmak adına, eğer bu konuda hemfikir isek, şu iki set argüman silsilesinde de anlaşmamız gerekmektedir:
Bunun bir devamı olarak ise:
Atalet, fizikte cisimlerin ivmeye karşı gösterdikleri direnç olarak tanımlanır. Yani tüm cisimler, hızlarının değişmesine direnç gösterirler. Bu nedenle ağır bir cismi itmeye çalıştığınızda, bir anda istediğiniz hıza çıkaramazsınız, kademeli olarak oraya ulaşabilirsiniz.
Bunu, toplumsal değişimde görmek de mümkündür: Toplumlar, statükoyu değiştirecek kuvvetlere karşı direnç gösterirler. Bu oldukça içgüdüsel bir tutumdur; ancak değişimin gerekliliğini göz ardı etmek için yeterli bir bahane değildir.
Şöyle düşünün: ABD’de 1865 yılında kölelik kurumu ortadan kaldırıldığında, köle aileler o kadar uzun asırlardır köle olarak yaşamaya alışmışlardı ki, topluma nasıl entegre olacaklarını, nasıl oy kullanacaklarını, eğitimdeki ve yönetimdeki yerlerinin ne olacağını ve daha nice “temel problemi” hala çözebilmiş değillerdir. Örneğin okullarda beyazlar ile siyahların bir arada okumaya başlaması, 1964’te başarılabilmiştir, tam 1 asır sonra! Bu da, kültüre işlemiş problemlerin değişiminin asırlara yayılan çözümlere ihtiyaç duyduğu önermesinin abartılı olmadığını doğrulamaktadır.
Tabii ki köleliği elinde bulunduran taraf da, asırlara yayılan varsayımlarını değiştirmekte zorlanmakta, kendisini halen “üstün” görmektedir. Buna itiraz eden hareketler, uygun politik ortamı bulduğunda eskiye dönmeyi arzulayan tepkisel hareketleri doğurmaktadır. Bu nedenle 21. yüzyılda bile ABD’de beyaz üstünlüğünü savunan gruplar daha güçlü bir platform bulabilmeye başlamışlardır.
Kadın-erkek eşitsizliğine dönecek olursak: Birçok ülkede kadınlara seçme ve seçilme hakkı kadar temel ve “insandan sayma” ile ilişkili bir hak bile 20. yüzyılın ilk yarısında verilmiştir. Araya giren ve neredeyse yarım asıra yayılan dünya savaşları, bu yöndeki ilerlemeleri aksatmıştır. Kaldı ki toplumsal katılımda eşitliği sağlayacak sistemler yerli yerinde ve işlevsel olabilsin. Kaldı ki atılan adımların etkisi, tüm nesillere ve toplumun her katmanına net ve efektif bir şekilde sirayet edebilmiş olsun. Tüm bunlar üzerinden henüz bir asır bile geçmemişken, bu yöndeki sürdürülebilirliği garantilemek isteyen hareketleri “aceleci”, “erkek haklarına aykırı”, vb. olarak yaftalamak büyük bir hatadır.
Eğer değişimi gerçekten istiyorsak, değişim yönünde hep birlikte çalışmak zorundayız.
Eğer değişim istemiyorsak, yukarıdaki önermelerden hangisinde hemfikir olamadığımızı netleştirmek ve bunun üzerine akademik çabalar sarf etmek zorundayız.
Başka bir alternatif bulunmuyor. Probleme kulak tıkamaktan başka…
Kadın-erkek eşitsizliği ile ilgili konularda bazı eleştiri ve hassasiyetler “ıvır zıvır” olarak algılanmaktadır. Bu, yukarıda verdiğimiz 7 eleştiriye bir sekizincisi olarak eklenebilir aslında; ancak ayrıca ele almakta fayda var: “Aman canım, anaya bacıya söven cinsiyetçi küfür etmişsek ne olmuş, ne alakası var kadın-erkek eşitsizliği ile?”
Bu, en sık duyulan argümanlardan birisidir. Özünde, Saçmalığa Başvurma Safsatası yatmaktadır: Argümanınız bence çok saçma, dolayısıyla geçersizdir.
Halbuki bir düşünün: Bir kültürün kullandığı küfürler, kavramlar, yaklaşımlar nereden geliyor? Bunlar gökten zembille inmiyor, genlerimize işlemiş halde gelmiyor, öyle değil mi? Bunların hepsi kültürün bize kazandırdıklarından geliyor. Birine öfke duyuyorsanız, onun annesine, eşine, kız kardeşine hakaret etmek kişiyi zedelemek için bir yöntemdir. Kültür size bunu öğretince; anne, eş, kız kardeş gibi kavramlar “insan” olmaktan çıkıp, bir “araca” dönüşüyor. Bu bilinçaltınıza bu şekilde işleniyor. Bunun doğru olmadığı söylendiğinde ayak diriyorsunuz, çünkü henüz bilinçli bir şekilde dilbilim ile kültür ilişkisi üzerine kafa yormuş değilsiniz. Buna azıcık emek sarfettiğinizde, dilin ne kadar güçlü ve can acıtıcı bir araç olduğunu görüyorsunuz.
Eğer dil güçlü bir araç değilse, öğretmeniniz ya da babanız bir hayal kırıklığı olduğunuzu söylediğinizde neden o kadar üzülmüştünüz? Okuldaki bir arkadaşınız size hakaret edince neden suratını dağıtmış, saçını başını yolmuştunuz? Birisi sokakta annenizle yürürken ona ıslık çalıp, evine davet edince neden adrenalin salgılayıp, öfke duyuyorsunuz? Madem sözler önemsiz…
Sözler önemli. İnsanların duyguları var ve bu duygular, sözlerden etkileniyor. Bunu kabul etmek zorundayız.
Tabii iş sadece küfürde bitmiyor. Bir insana nasıl dokunduğunuz, nasıl baktığınız, nasıl yaklaştığınız, vb. konuların hepsi, bir probleme nasıl yaklaştığınızı gösteriyor.
Şuna dikkatinizi çekmekte fayda var: Kimse sizden kusursuz olmanızı beklemiyor; sadece kusurlarınızın farkında olmanızı ve bir kusur işlediğinizde, o kusuru kabullenip, değiştirme yönünde adımlar atmanızı bekliyor. Bu, insan alışkanlıkları dolayısıyla zor bir talep; ancak haksız veya geçersiz bir talep değil.
Şimdi tüm bunları anlatırken içinizi gıcıklayan bir şey olduğunuzu biliyoruz: Bu en nihayetinde dildir; koskoca kadın-erkek eşitsizliğini dili değiştirerek mi çözeceğiz?
Dil, bir semboldür. Acıtır, üzer, sevindirir, iletişimi mümkün kılar; ancak en nihayetinde bir semboldür. Bir sembolü değiştirmenin de, sembolik de olsa bir önemi vardır. Üstelik bazen değişimin kendisi değil ama; değişim yönünde sarf edilen çaba dünyalara bedel olabilir. İzah edelim:
Küfür gibi bir “ıvır zıvıra” bile dikkat etmek sırasında yaşanan süreçte değişimi sağlayan şey, söz konusu kelime öbeklerinin değişimi değil, o öbekleri değiştirme sürecine kafa yorarken kendimizde ve toplumda yaratacağımız değişimdir.
Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: O küfürlerin var olmasının kendisi bir problem değil. Problem, o küfürlerin var olabilmesinin nedeninin tarihten gelen toplumsal eşitsizliğin göstergesi/yansıması olmasıdır. Aynı şekilde; olay, sözlerin değişmesi değildir. Bu tarz bir değişimin toplumsal hassasiyet ve yaklaşımların değiştiğinin bir göstergesi/yansıması olacak olmasıdır. Yoksa herkes küfrün ihtiva ettiği sözcüklerin aslen spesifik bir kişiye yönelik olmadığını biliyor. Ancak tartışmaların odağı bulanıklaşınca, bu kadar basit noktalar bile gözden kaçmaya başlıyor.
Aslında halihazırda konuyu bulanıklaştıran birçok terim varken, bir yenisini eklemek belki bir hata. Ama belki de “yeni” olmamasından, “statükoculuk” sözcüğünün bir varyantı olmasından ötürü bunu yerinde görüyoruz.
Bu tartışmalarda kimi zaman kendi önyargılarınızdan, varsayımlarınızdan ve kabullerinizden ötürü “Aman canım yok artık.” demenize neden olan durumlarla karşılaşacaksınız. Hatta karşılaştığınız argümanlara “aman canım, yok artık” deme sıklığınız, belki de bu konulara ne kadar aşina olduğunuz ile ters orantılı olacak.
Fakat bu hataya düşmemek gerekir. “Aman canım!” demek kolaydır. Hatta “Aman canım” demek işin en kolayıdır. Bir çözüm ya da anlamlı bir felsefi duruş değildir; statükoculuktur. Statükoyu, yani hali hazırda var olanı korumak ise amacınız, zaten yine başa dönüyoruz: Yukarıdaki argümantasyonun hangi noktasında hemfikir olmadığımızı tespit etmeli ve ona yönelik ortak zeminler bulmaya çalışmalıyız. Ancak argümanlarda hemfikirsek, o zaman “aman canım”cılığa boyun eğmememiz gerekiyor.
Bu problem konusunda yapılabilecek her şey yapılmış olsa, her şey tıkır tıkır düzene binmiş olsa, asırlara yayılan eşitsizliğin üzerine asırlara yayılan fırsat eşitliği gelmiş ve yaşanmış olsa; ancak bunlar sonrasında “Niye anamıza bacımıza neden küfür ediyorsunuz?!” dense belki, bir ihtimal tepki göstermek anlamlı olabilirdi… Ancak şu etapta bir durup, düşünmek gerekiyor: Daha o noktaya erişmemize asırlar var. Bizler, tarihin doğru tarafında yer almalıyız.
Yazının başında yöntemlere yönelik hoşnutsuzluk konusundan söz etmiştik. Görünen o ki birçok kişinin kadın hakları hareketlerine dahil olmak istememesinin ve sadece sözde bu hakları savunan tarafta kalmasının nedeni, feministlerin ve diğer kadın hakları savunucularının “yöntemleri”.
Bu oldukça basit bir bahane ve tarihte sayısız konuda, tekrar tekrar kullanıldı: Kölelik kaldırılmalı; ancak yöntemi bu değil! Krallardan kurtulmalı; ancak yöntemi bu değil! Günlük çalışma saatini 40’a indirmeli; ancak yöntemi bu değil! Tabii ki birileri protesto edilmeli; ancak yöntemi bu değil!
Elbette yöntemi beğenmek bir zorunluluk değil. Ancak yöntemi beğenmemeyi, sorunla ilgili faaliyete geçmemek için bahane olarak kullanmak büyük bir problem. Çünkü tarihsel olarak baktığımızda, büyük değişimlerden önce geniş bir kitle değişime dair genel bir isteğe sahip olsa da, yöntemleri eleştirmek suretiyle toplumsal atalete yenik düşmektedir. Bu ataleti yenip, değişimi getirenler ise o atıl toplum üzerine durmaksızın kuvvet uygulayanlardır. İşte bu nedenle o beğenmediğimiz yöntemler, olasılıkla değişimin ana kaynağı olacaktır. Belki bu gerçeği fark etmek, bizi o hareketlere nasıl dahil olup, kendi görüşlerimiz çerçevesinde onların rotalarına nasıl etki edebileceğimiz üzerinde düşünmeye itecektir.
Sonuçta oturduğumuz yerden yöntemi ve zamanı eleştirmek değişim yaratmamaktadır.
Değişim, yalnızca kuvvet uygulamakla, harekete geçmekle gelir.
Evet, erkeklerin de çok sayıda sorunu var! Bu sorunlar da, tıpkı kadınların sorunları gibi kabul edilemez ve bir o kadar da çözülebilir sorunlar. En azından, tıpkı kadınların durumunda olduğu gibi, çözüm yönünde daha atacağımız çok fazla adımın ve yapabileceğimiz çok sayıda hamlenin bulunduğu sorunlar! Argüman şöyle:
Evet, yukarıdakinden kopyala yapıştır! Çünkü arada neredeyse hiçbir fark yok.
Neredeyse diyoruz; çünkü bu eşitsizliklerin önemli bir bölümü erkeklere yaradı. Onların daha üstün, daha güçlü, daha kontrolcü konuma geçmesini sağladı. Bu nedenle kadınların problemleri ikinci planda kaldı; asırlar boyunca çok daha az ilgi gördü. Dolayısıyla bu eksiği kapatma yönünde hızlı adımlar atılıyor. Bu da pozitif ayrımcılık gibi kavramları doğuruyor. Bu durum, ne yazık ki erkeklerin “ikinci plana atılmış” hissetmelerine neden oluyor. Yani kadınların asırlar boyu halihazırda içinde bulunduğu konuma…
Bu bir bahane değil! Hiçbir kesimin problemi ikinci planda tutulmamalı, her birine kulak verilmeli, her biri için uğraşan insanlar olmalı. Ancak bu, bir diğer grubun haklarını aramasının önüne geçmek için bir bahane de olmamalı. Erkekler halihazırda siyasi ve ekonomik karar mekanizmalarının ezici çoğunluğunu elinde tutarken, kendi problemleriyle yeterince ilgilenilmediğinden şikayetçi olması fazlasıyla abes bir durum. Bu konu bir şikayet olamaz; olsa olsa bir özeleştiri olabilir. Erkeklerin problemleriyle ilgilenmeyenler, gücü elinde bulunduran diğer erkeklerdir.
Bunun da nedenleri var: Gücü elinde bulunduranlar, genellikle maddi gücü de genele göre çok yüksek olanlardır. Bu kişilerin savaşa gitmesine, zorlu işlerde çalışmasına, ağır işçilik yapmasına, gündelik problemlerle uğraşmasına gerek yoktur. Dolayısıyla politik değişim aramaları için de bir neden yoktur. Bu, statükoculuğu doğurur.
Ama aynı problemin ironik bir tarafı da var: Kadınlarla ilgili problemlerin temel nedenlerini çözdükçe, erkeklerle ilgili problemlerin hepsi değil ama çok kritik olan bazıları da otomatik olarak çözülüyor. Gillette’in yukarıdaki reklamına cevaben, Egard saat firmasının şu reklamına bir göz atalım:
Reklamın isabetli bir şekilde tespit ettiği üzere, erkeklerin muzdarip oldukları en büyük problemlere bakalım:
Buna birkaç ek daha yapılabilir; ancak bunların hepsi güvenilir kaynaklarca ortaya konmuş tespitlerdir. Fakat bariz olanların haricinde bir problem gözünüze çarpıyor mu?
Toplumsal cinsiyet rolleri, sadece kadınlara boyun eğen, narin, zarif, zayıf, güçsüz, yerini bilen, sessiz, bakıcı, yardımcı, destek olan rolünü biçmekle kalmıyor; aynı zamanda erkeklere savaşçı, saldırgan, sağlayıcı, güçlü, yenilmez, yıkılmaz rollerini de biçiyor. Bu, erkek yaşantısında müthiş stres ve baskıya neden oluyor, sayısız zihinsel problemi beraberinde getiriyor. Buna bağlı olarak, yukarıdaki sırayı takip edecek olursak:
Bunların hemen hepsinin, eleştirilen Gillette reklamının vurguladığı problemler olduğunun farkında mısınız? Değiştirmemiz gerekenin, zaten bu algı olduğunun farkında mısınız? Kadınların talep ettikleri değişimin, erkeklerin problemlerinin de çözümü olduğunun, en azından birçoğunun önündeki engelleri kaldıracağının farkında mısınız?
Erkeklerin yaşadığı problemlerin çoğu, kadınlara biçilen toplumsal rollerin zıttının erkeklere biçilmesinden kaynaklanıyor. Birini çözersek, diğeri de bitmese bile epey bir rahatlamış olacak. Sonra kalan problemlere çok daha sağlıklı bir şekilde eğilebileceğiz. Yani endişemiz erkek problemleri ise, kadın problemlerini çözmemiz gerekiyor.
Şunu hatırlayın: Sorun erkek ya da kadın sorunu değil, sorun eşitsizlik sorunu. Bir yerde eşitsizlik olması için, eşit olmayan bir değil, iki taraf bulunması şarttır. Ve bu eşitsizlik, tek yönlü olmak zorunda da değildir. Kimi konularda bir taraf daha fazla haksızlığa düşen taraf iken, kimi diğer konularda diğer taraf daha fazla haksızlığa düşen taraftır.
Çözüm? Karşı tarafın hakkını aramasına engel olmak veya bunu yaptığında alaya almak değil, onlara katılarak, onları destekleyerek, onlara güç katarak iki tarafın da hakkını aramaktır.
Bu, her iki taraf için de geçerlidir.
Hem bunu yapmayıp, hem de sadece karşı tarafı alaya almak konumunda kalmak, statükoculuktur. “Aman canım”cılıktır.
Bu ve bunun gibi yazıların Evrim Ağacı gibi temel bilim ağırlıklı bir sitede yayınlanıyor olması, her seferinde benzer soruları doğuruyor: İyi ama siz biyologlarsınız; dişiler ile erkekler arasında biyolojik farklılıklar olduğunu en iyi bilenler siz olmalısınız!
Bunu da yanıtlayalım: Evet, erkekler ile dişiler arasında biyolojik farklar var. Evet, erkekler ortalamada daha güçlü, erkekler ortalamada daha saldırgan, erkekler ortalamada daha çok risk alıyor. Dolayısıyla yine büyük oranda erkekler tarafından inşa edilen, kıran kırana mücadele ve rekabeti pekiştiren kapitalist sistemde; yani rekabetçi girişimciliğin, saldırganlığın ve agresif liderliğin el üstünde tutulduğu şartlar altında erkeklerin nitelikleri öne çıkıyor. Kaldı ki bunun detayları da epey tartışmalıdır; örneğin risk almak demek kör cahil bir şekilde bir karara sarılmak değil, olasılıkları etraflıca değerlendirerek en doğru kararı vermek ile ilişkilidir – ki potansiyel sonuçları önceden değerlendirmek ve stres altında kararlar almak konusunda kadınlar ortalamada daha başarılıdır. Şimdilik bu detayları görmezden gelip, asıl konuya odaklanalım:
Bilimde bir problemi değerlendirirken, hangi katmanda konuya yaklaştığımız önemlidir. Örneğin bir canlının vücut büyüklüğünü biyolojik bir seviyede, evrimsel ilişkiler açısından inceleyebilirsiniz. Bu, biyolojidir; üst bir katmandır. Hangi kimyasalların o vücut büyüklüğüne karar verdiğine bakabilirsiniz. Bu, kimyadır; daha alt bir katmandır. Canlının üzerinde bulunduğu gezegenin kütleçekimsel özelliklerini ve buna bağlı olarak makro yapılar üzerindeki fiziksel stres dağılımlarını analiz edebilirsiniz. Bu, fiziktir; daha da alt bir katmandır. Daha alt katmanlar, daha üst katmanları inşa eder: Fizik kimyayı, kimya biyolojiyi temellendirir.
Bu silsilede, biyolojiden de üst bir katman vardır: Kültür. Biyolojik organizmaların bir kısmı, kültürel yapılar inşa etmişlerdir. Bunlardan en belirgin olanı Homo sapiens türüdür. Kültürümüz, bizi tanımlayan temel unsurlardan birisidir. Örneğin bir insanın vücut büyüklüğünü, doğduğu ve yaşadığı coğrafyada besine ve sağlık hizmetlerine erişim çerçevesinde, kültürel bir boyutta (sosyal bilimler ışığında) da inceleyebilirsiniz. Bu, şimdilik bildiğimiz en üst katmandır (bir sonraki katmanın teknolojiyle ilişkili olması beklenmektedir; ancak bu ayrı bir yazının/videonun konusu).
Üst katmanda olanların sebepleri arasında alt katmanlar olsa da (mesela üst bir katman olan biyolojide yaşananların sebebi alt bir katman olan kimya olabilir), üst katmandaki yaklaşımlar alt katmandan gelen ve istenmeyen sorunları çözebilir. Örneğin üst bir katman olan biyolojide meydana gelen “kanatların evrimi”, daha alt bir katman olan fiziğin dikte ettiği kütleçekiminden ötürü yere doğru hareket etme zorunluluğunu büyük oranda çözmüştür.
Bu da bizi, yazımızın ilk paragrafındaki insanlara yönelik örneğe getiriyor: Av-avcı ilişkisi içinde olmak biyolojiden gelir; ancak bir üst katman olan kültürümüz çerçevesinde modern şehirler inşa ederek kendimizi bundan izole etmeyi seçtik. Aynı şey kadınlar ile erkekler arasındaki biyolojik farklar için de geçerli. Bunları üst katman olan kültür çerçevesindeki yaklaşımlar ile çözebiliriz.
Kadın erkek eşitliğinden kasıt kadınlar da avlansın, erkekler de doğum yapsın gibi karikatürize edilmiş bir eşitlik değil. Toplumsal baskı, toplumsal cinsiyet, ev işlerindeki eşitsizlik, çocuk bakımındaki eşitsizlik, politik liderlik ve yönetsel liderlik gibi alanlara katılım, eğitimde fırsat eşitsizliği, vb. konularda eşitlik arayışındayız.
Bunlar biyolojinin değil, kültürün problemleri.
Ve hepsini çözebiliriz.
Kadın-erkek eşitliği konusundaki tartışmaların takılıp kaldığı, genellikle karikatürize edildiği noktalardan birisi de %50 meselesidir. Eşitlikten kastın, hayatın her alanında katı bir %50’den ibaret olduğu gibi bir saman adam yaratılmaktadır. Buna bağlı olarak kavgalar muğlaklaşmakta, odak noktası yitirilmektedir.
Kusursuz bir örneği ele alalım: İçinde 500 kırmızı (K) ve 500 beyaz (B) bilye olan bir kutu hayal edin. Bu kutudan tamamen rastgele şekilde 1 adet bilye seçtiğimizi ve çıkan rengi kağıda not ettiğimizi, sonrasında bilyeyi yerine koyup, kutuyu kusursuz bir şekilde karıştırdığımızı varsayın. Seçmeye başladığımızda, şöyle bir sıra görmeyi bekleyebiliriz: K-K-B-K-K-K-B-K-B-B-B-B-B-K-B-B-K… Şu ana kadar 8 adet kırmızı, 9 adet beyaz geldi. Bu, %50’ye dikkate değer miktarda yakındır. Ancak süreç içinde bir noktada 4 defa beyaz üst üste geldi. Diğer bir noktada ise kırmızı 3 defa üst üste geldi. Şimdi inceleyelim:
Beyazların üst üste gelmesi, o zaman diliminde (yani o 4-5 çekim sırasında) bir “eşitsizlik” olduğu anlamına gelebilir. Benzer şekilde, kırmızıların 3 defa üst üste gelmesi durumunda da… Ancak sürecin geneline baktığımızda, bu sorun ortadan kalkmakta, oran %50’ye yakınsamaktadır. Bunu yeterince uzun sürdürecek olursanız, kimi zaman 15-20 defa bir renk üst üste gelebilir. Bu örnekte bir rengin 20 defa üst üste aynı renk gelme ihtimali 0.0000009 gibi ufak bir olasılıktır; ancak yüz binlerce defa çekim yaparsanız, bir noktada bu olasılık da gerçekleşecektir. Hatta eğer 1 milyon defa çekim yapacak olursanız, en azından bir kez, 20 defa üst üste kırmızı gelme durumuyla karşılaşma ihtimaliniz %61.5 civarındadır!
Ancak çekimi yapmaya devam ettikçe, kırmızı-beyaz dağılımının %50’ye yakınsamak yerine, %75 kırmızıya kaydığını düşünün. Milyonlarca çekimden sonra bile bu durumu görüyorsunuz! Bu noktada artık “Şans işte.” (“Aman canım”) demenin hatalı olduğu, ya kutu içinde daha fazla kırmızı bilye olduğunu ya da sistemin kırmızı çekmekten yana kayırıldığını düşünmenin isabetliliği aşikardır.
İşte eşitlikten kasıt da budur: Tarihsel olarak erkekler güç konumlarının neredeyse tamamını işgal etmiş veya ellerinde bulundurmuşlardır. Burada ya sistemde daha çok erkek olduğunu düşünmek gerekir (ki Dünya popülasyonunun %50’si erkektir), ya da sistemin erkekleri kayırdığını… Gerçekte olan, ikincisidir.
Çözüm, sistemin erkekleri kayırmadığından emin olmaktır. Bu, bu yazı boyunca izah ettiğimiz nedenlerle, kültürümüzün derinliklerine işlemiş olmasından ötürü aşırı zor bir problemdir. Ama çözülemez de değildir.
O fırsat eşitliği sağlandıktan ve kadın-erkek eşitsizliğini inşa ettiğimiz tüm sistemlerden tamamen temizledikten sonra, bireysel farklılıklardan, şans faktöründen, cinsiyetlere yönelik belli başlı eğilimlerden ötürü elbette bazı sektörlerde %50’den sapmalar olabilir. Onların nedenlerini de inceler, bir problemse çözeriz. Ancak öyle bir durumda bile %50’den sapmalar olacak olması, şu anda elimizde bir problem olmadığı anlamına gelmemektedir. Dahası, geleneksel kadın meslekleri (öğretmenlik, hemşirelik, bakıcılık, vb.) ve geleneksel erkek meslekleri (mühendislik, hekimlik, ağır işçilik, vb.) bariz bir şekilde kültürel normları takip etmektedir; biyolojik farklılıkları değil.
Yani daha alınacak çok yol var. O yolları kat ettikten sonra, %45’in mi yoksa %50’nin mi yeterli olacağını; ya da tüm sistemlerde %50’yi mi, yoksa sistemlerimizin %95’inde mi %50’yi arzuladığımızı tartışabiliriz.
Daha orada değiliz.
Dahası, orada olmaktan çok ama çok uzaktayız.
Hayır!
İşler ne içinden çıkılamaz kadar berbat, ne de arkamıza yaslanıp rahatlayacağımız kadar iyi.
Tüm ayak diremelere rağmen doğru yönde ilerlediğimizi gösteren birkaç örnek verelim:
Öte yandan, işler her alanda iyi değil (ki bunların çoğu gelişmiş ülkelerden gelen istatistikler; gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerde durum daha da vahim):
Buna doğum sırasında engellenebilir ihmaller nedeniyle ölen, erken yaşta evlendirilen, namus davası adı altında katledilen, eşleri tarafından dövülen veya öldürülen kadınları, okula gönderilmeyen kız çocuklarını katmıyoruz bile… Sadece erkekler ile bariz bir şekilde eşit olması gerekirken olmayan, temel istatistikleri vermeye çalıştık.
Ancak ne olursa olsun, bu istatistikler birikiyor, toplumsal atalete neden oluyor ve değişimi bir o kadar zor, bir o kadar uzun süreli yapıyor. Bunlar önümüzdeki engeller. Bunu görmemiz şart.
İş bölümü her zaman güzel ve önemlidir. İş bölümünün amacı, yükü eşit ve idare edilebilir boyutlara bölmek, birden fazla kişinin omuzlarına dağıtmaktır.
Eğer ki evinizde eşinizle oturup, iş yükünün dağılımını açık ve sözel bir şekilde, yüz yüze tartışarak yaptıysanız, sıkıntı yok. Eğer ki her iki taraf da yükünden memnunsa ve omuzlarındaki yükü kabul ediyorsa hiç problem değil! Elbette ki iş yükünü dağıtmakta ailenin fertleri olarak dilediğiniz gibi özgürsünüz (eğer bir taraf diğeri üzerinde baskı ve sindirme gücüne sahip değilse).
Ancak bugüne kadar hiçbir şekilde bu konuyu konuşmamızsanız, yani aranızda bir sessiz sözleşme olduğunu düşünüyorsanız, vaziyet muhtemelen tehlikeli. Çünkü varsayılan rollerin yeterli ve geçerli olduğu varsayımıyla hareket ediyorsunuz demektir. Belki sadece eşiniz değil, siz de bu durumdan muzdaripsiniz; ancak karşı tarafa açamıyorsunuz!
Eğer durum buysa veya bugüne kadar iş bölümü hiç açıkça dillendirilmediyse, bunu ilk fırsatta gündeme getirmeniz şart. Eğer taraflar halihazırda var olan sistemin iyi olduğuna kanaat getirirse ne âlâ; demek ki isabetli bir dağılımı sessizce de yapmayı başarmışsınız demektir. Ancak öteki tarafı dinlemeden, onunla bu konuyu açıkça konuşmadan, eğer iş yükünden memnun değilse bunu öfkeyle karşılamaksızın hiç konuşmadıysanız, ne yazık ki varsayımlarınız tehlikeli varsayımlardır diyebiliriz.
Eşinize ve eşinizin sizi anlama düzeyine ne kadar güveniyor olursanız olun.
Hayır, öyle olmuyor. Öyle olmadığını siz de biliyorsunuz. Spesifik detaylarını önemsemediğiniz birkaç medya başlığından veya başınızdan geçen azınlıktaki kötü deneyimlerden yola çıkarak bu yargıya varıyorsunuz.
Günümüzde internet devrimi sonrasında kadın-erkek ilişkisi dinamiklerinin değiştiği doğrudur. Üzerine bir de kadın hakları hareketlerinin yükselişe geçmesi, “taciz” ve “tecavüz” gibi kavramların hayatımızda daha belirgin bir yer etmesine sebep olmuştur. Kadınların özgürleşmesi ve seslerini daha rahat duyurabilmesine bağlı olarak, gerçekten suçlu olan tacizci ve tecavüzcüler çok daha rahat belirlenebilmeye başlamıştır. Ancak gerçekten tacizci veya tecavüzcü olmayan, sadece eskisi gibi özgürce flört edebilmek isteyen erkeklerde buna mukabil bir endişe doğmuştur: “Baksak taciz, dokunsak tecavüz oluyor!” serzenişi bunun bir uzantısıdır.
Kadınların erkekler tarafından mobbing gibi psikolojik veya fiziksel müdahale gibi tacize dayalı baskılarına daha rahat ses çıkarabilmesi sonucu, gündelik yaşamda rahatsızlık verici olduğunu düşündükleri davranışları da daha rahat ifade edebilmeye başlamışlardır. Örneğin bir erkeğin sosyal medyada veya bir barda bir kadına yanaşması, eğer kadın tarafından rahatsızlık verici olarak bulunuyorsa, “taciz” gibi büyük ithamlar daha hızlı bir şekilde sarf edilebilmektedir. Buna bağlı olarak erkeklerin flört ve cinsel yakınlaşma davranışları çok daha temkinli ve mesafeli olmaktadır. Bu durum, bazı erkeklerin eskisi gibi özgürce kadınlarla iletişim kuramıyor, suçlanma korkusuyla yaklaşıyor, hatta tacizle suçlanmayı deneyimliyor olmasından ötürü feminizm gibi kadın hareketlerini abartılı olmak ile suçlamalarına neden olmaktadır.
Bu, eğer sağlam akademik temellere dayandırılırsa, gerçek bir endişe olabilir. Örneğin burada detaylarına yer verdiğimiz çalışma, bunun gibi konuların akademik açıdan nasıl çalışıldığını anlatmaktadır. O çalışmada da göreceğiniz üzere, kültürel algıların değişimi, kadın-erkek ilişkisi dinamiklerini değiştirerek, toplumsal dönüşümler yaratabilmektedir.
Ancak birkaç deneyimden yola çıkarak vardığımız aceleci genellemeci yargılar, gerçek toplumsal değişimin yönünü tespit etmemizi güçleştirebilir. Değişimin yönünün kendi deneyimlerimizden ibaret olduğunu düşünmemiz sanrısına yol açabilir. Dolayısıyla, temel kavramlara geri dönmekte fayda vardır:
Şu konuda net olalım: Taciz veya tecavüz ile suçlansaydınız, bunu bilirdiniz. “Baksak taciz oluyor.” gibi bir hipotetik örnek vermezdiniz. Eğer birisi sizi tacizle suçlamış; ancak buna hukuki bir boyut kazandırmamışsa, muhtemelen hareketlerinizden rahatsızlık duymuş ve geri adım atmanız için bu yola başvurmuş olabilir. Zor bir durumda olabilir. Psikolojik sorunlar yaşıyor olabilir. Gerçekten o kişiyi taciz etmiş olabilirsiniz. Olasılıklar sonsuzdur.
Ancak anlaşılması gereken şudur: Bu, her türlü hukuki iddia için geçerlidir. Herkes, her an size “Arabamı çaldın!” diyebilir; sizinle kavgaya tutuşabilir. Belki çaldınız, belki çalmadınız. Ancak ortada bir suçlama olabilmesinden ötürü, o suçlamayı mümkün kılan toplumsal temelleri ortadan kaldırmaya çalışmak anlamsızdır. Sizi biri tacizle suçlama potansiyeline erişti diye, kadınların taciz suçlamasında bulunabilmesinin önünün açılmasına engel olmak makul bir yaklaşım değildir.
Hukuki olarak “taciz” kavramının kapsamının genişlemesinden, dolayısıyla haksız yere taciz ile suçlanmaktan korkabilirsiniz. Ancak insan hukuku bu şekilde işler: Vakalar olur, inceleme yapılır, kararlar alınır. Hukukumuz kusursuz değil; ancak sosyal medyada birine sadece ve sadece “Merhaba” yazdığınız için size taciz ile ceza kesip, bunu hukuki bir norm haline getirebilecek kadar mantıksız ve akıl-dışı da değildir. Eğer öyle olsaydı, bugün var olan ve öyle ya da böyle işleyen medeniyetimiz olmazdı.
Dahası, eğer ki karşı cinsten birinin sizin hareketlerinizi “taciz olarak nitelendirme” eşiği size göre çok düşükse, o kişi zaten muhtemelen size uygun bir kişi değildir demektir. Bunun bir kişinin acı eşiği, ağlama eşiği, para harcama eşiği, vb. özelliklerinden hiçbir farkı yoktur. Kişiler birbirlerini birçok özelliğe göre seçerler; bu da onlardan biridir.
Tüm bunları demişken, şunu söylemeden de geçmeyelim: Elbette bir suçlamada bulunan tarafın karşı tarafı yersiz yere suçlamadığından emin olması şarttır! Ancak bu, bütün suçlamalar için böyledir! Örneğin hırsızlık veya cinayet ile de suçlanabilirsiniz; ancak yeterli ve geçerli hukuki kanıtlar bulunmuyorsa, masumsunuzdur. Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat. İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır; reddedenin omuzlarında değil. Daha popüler tabiriyle: Aksi kanıtlanana kadar suçsuzsunuz.
Bu temel hukuk kurallarını taciz/tecavüz iddialarında da aynen bu şekilde görmemek için hiçbir neden yok. Eğer birinin sizi haksız yere tacizle suçlayacağını düşünüyorsanız, o suçlamaya sebep olacak hareketlerden kaçınabilirsiniz. Benzer şekilde, o hareketlerinizi size göre yanlış anlamayacak kişilerin bulunduğu ortamlarda bulunmayı tercih edebilirsiniz. Tüm bu basit önlemlere rağmen hatalı olduğunu düşündüğünüz bir suçlama ile karşılaşırsanız da… Çözümü sağlayacak her türlü yasal yol açıktır: Yalan yere suçlama gibi davranışlar tüm dünyada yasalarla cezalandırılmaktadır.
Dolayısıyla Kaygan Zemin Safsatası’na düşerek, “Aman efendim şimdi buna taciz dersek, yarın her şey taciz olacak!” demek geçerli bir argüman değildir. Önemli olan, sürecin gidişatına dahil olup, en adil hukuki değer yargılarına doğru evrimleştiğimizden emin olmaktır. Zaten bu nedenle kadın hakları hareketlerine herkesin katılımı önemlidir.
Taciz ve tecavüzün sınırlarını bilmek çok zormuş gibi geliyorsa; üzerinde yeterince düşünmemiş olabilirsiniz: Cinsel taciz, ısrarcı ve istek dışı cinsel yaklaşımlara verilen bir isimdir. Tecavüz ise kişinin rızası dışında cinsel ilişkide bulunulmasıdır.
Bunların sınırları sandığınız kadar belirsiz değildir. Her ikisinde de karşı tarafın rızasının açıkça alınması ve varsayımlar üzerinden hareket edilmemesi mevcuttur. Geleneksel olarak erkekler, kadınlara istedikleri gibi yaklaşabileceklerini düşündükleri, çünkü onları “erkek” yapan şeyin bu “maçoluk” olduğunu vurgulandığı için, şimdi daha sistemli bir kadın-erkek ilişkisi dinamiğinin ortaya çıkması birçok erkek için zorlu bir değişimi de beraberinde getirmektedir. Ancak değişim zorludur, değişim sancılıdır. Bu, o değişimin hatalı olduğu anlamına gelmemektedir.
Birçok insan, kendi varsayımlarını başkalarına dayatmaya alışık olduğu için, bazı hareketlerinin gerçekten taciz ve hatta tecavüz olduğunu fark etmiyor olabilir. Ancak bu, kişinin sorumluluğudur; kurbanların değil. Ignorantia juris non excusat. Yasaları bilmemek, cezadan muafiyet için gerekçe değildir.
Bu konuların medyada ele alınış biçimi ve sonrasında internet kültüründe karikatürize edilmesi, kadın-erkek ilişkilerine gereğinden fazla formalite katıldığı fikrini doğurmaktadır. Bu fikir, ilginç bir şekilde çoğunlukla halihazırda kendi isteklerini diğer tarafa dikte eden tarafça gündeme getirilmektedir. Bir şeyin gereklilik düzeyini belirleyen taraf olduğunuzda, bu miktarın kontrolünüz dışında değiştirilmesinin rahatsızlık verici olduğu anlaşılırdır. Fakat böyle bir talebin varlığını görmezden gelmek, başınızı çok daha büyük belalara sokacaktır. Dolayısıyla talep, cinsel ilişkilerde daha açık olunması, rızanın daha net, sözlü ve madde etkisi altında olmaksızın alınması ise, buna uymak durumundasınız. Çünkü cinsel ilişki, en az iki kişi arasında olur. Dolayısıyla her iki tarafın da rızası ve isteği önemlidir. Bunun nasıl alınacağını ise tek taraf değil, her iki taraf da belirler. Daha katı ve sınırlayıcı olan talep düzeyi, tarafların uymak zorunda olduğu talep düzeyidir. Bu kural takip edilemeyecekse, o iki kişi arasında cinsel ilişki olasılığı oluşmamalıdır. Bunlar, eğer taciz ve tecavüz sınırlarını tespit etmekte zorlanıyorsanız takip edebileceğiniz temel yönergelerdir.
Bu kısmın ana başlığına dönecek olursak: Elbette cinsel yakınlık duyduğunuz cinsiyete yanaşacaksınız. Aşktan, sevgiden, cinsellikten güzel duygular var mı? Bunu iki taraf da biliyor. Sorun, bir tarafın yaygın bir şekilde cinsel nesne olarak görülüp, diğer tarafın cinsel ihtiyaçlarını gidermek zorunda olan taraf olarak görülmesi.
Siz böyle görmüyor musunuz? Ne harika! Ancak hemcinslerinizin yaptıkları, sizin de başınızı yakıyor. İşte o nedenle size de görev düşüyor. Maktulü sindirmek yerine, bu sorunu yaratanlarla mücadele etmeniz gerekiyor.
Sonuçta omuz silkip, görmezden geldiğinizde bu problemler yok olmuyor. Kadınlar yine ezildiklerini, nesne olarak görüldüklerini, hiçe sayıldıklarını hissediyorlar. Haklılar da; bunu tarih de net bir şekilde gösteriyor.
Bu durumda yapmamız gereken, bu algıyı yaratan nedenleri ortadan kaldırmak, daha sağlıklı ilişkiler inşa etmek, karşı tarafın beklentilerini karşılamak için çaba sarf etmek. Zaten “ilişki” denen şey bu değil mi? Bu tanıma uyamıyorsak, neden ilişki arıyoruz ki?
Beklentilerden birisi de, ilişkilerin başlangıcında ve ilerleyişindeki kuralların netleştirilmesi. Yani bir barda veya kafede birinden hoşlandığınız için numarasını almak istediğiniz veya merhaba dediğiniz için kimse sizi taciz veya tecavüzle suçlamayacaktır. Bundan rahatsızlık duyan birine denk gelebilirsiniz elbette; ancak bunun ihtimali dikkate değer miktarda düşük olacaktır.
Tekil bir örnekten yola çıkarak genelleme yapacak olsaydık, günümüzde hiçbir kadın-erkek ilişkisinin olmamasını beklerdik. Kadın haklarına önem veren birçok kadın ve erkeğin cinsel veya romantik ilişkileri de var; demek ki bu mümkün. Sorgulamamız gereken, bizim neyi kaçırdığımız, hangi konuda eksik ve çağın gerisinde kalmış olduğumuz…
Ve evet, şu anda belirli hassasiyetlerin ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu “sosyal adalet savaşçılığı” ile ilgili bir durum değil; insan kültürünün evriminin basamaklarından birisi. Algı değişimlerinin, perspektif değişimlerinin yaşandığı bir dönem. Her evrimsel süreç gibi sancılı, yavaş, zorlu…
Belki kendimizi rahat hissettiğimiz balonun azıcık dışına çıkmamıza zorluyor diye hemen kollarımızı iki yana açıp pes etmek yerine, ilişki kurmak için bu kadar can attığımız kişilerin taleplerine kulak vermemiz gerekiyordur? Ne dersiniz?
Ve evet… Bu da her iki taraf için de geçerli!
Yapmamız gereken tek bir şey var: Çalışmak. Çaba sarf etmek. Doğru yönde, doğru adımları atmak. Bunları yapmadan önce, düşünmek, kafa yormak, emek harcamak. “Konuşmadan önce düşünmek, düşünmeden önce okumak…”
Doğru yönün ne olduğu sosyal bilimler çerçevesinde insanların sandığından fazlasıyla net bir şekilde biliniyor. Evet, bu geleneksel rolleri kenara itmek, erkeklere ev içinde daha çok rol vermek, kadınlara “kadın işi olmadığı” düşünülen yerlerde daha çok pozisyon vermek gibi önyargılara ters düşen basamakları içeriyor.
Bu alanda çok fazla sayıda araştırma yürütülüyor, bunlar akademik makalelerde yayınlanıyor, alanın uzmanları tarafından halka arz ediliyor. Kendi önyargılarımızı pekiştirecek istatistikler peşinde koşmak yerine, zayıf istatistikleri öğrenip bunları nasıl iyileştirebileceğimize kafa yormamız gerekiyor.
Ama zaten çözülmek istenen sorun da bu önyargılar değil mi?
Bunları yapmak istemiyor olabilirsiniz. Umrunuzda olmayabilir. Kadınların aşağılık, zavallı, köle konumunda kalması gerektiğini düşünüyor da olabilirsiniz. Buna uygun da hareket edebilirsiniz.
Ama buna uygun hareket ettiğinizde, hareketlerinizin karşılığı olacağını da anlamalısınız.
Tepki gördüğünüzde, “Aman efendim tepki gösterecek ne var, bu da benim düşüncem.” demeniz fayda etmeyecektir.
Eğer arzulanan özgürlük ise, başkalarının özgürlüklerini ve temel haklarını ihlal ettiğimizde toplumsal ve yasal sorumluluklar ile karşılaşacağımızı anlamamız gerekiyor. Bunu anladığımız ve sonuçlarına katlanmayı kabul ettiğimiz müddetçe dilediğimiz gibi davranabiliriz.
Genellikle büyük problemlerle ilgili bireysel olarak ne yapabileceğimizi şaşırırız. Bu çok normaldir. Küresel ısınma gibi devasa bir problemi kendi başımıza nasıl çözeceğimizi bilemeyiz; dolayısıyla görmezden gelmeye meyilliyizdir. Aynı şey, kadın-erkek eşitliği için de geçerlidir.
Hele ki bu eşitsizlikten faydalanan kişi sizseniz, bu problemleri çözmek için yapabileceklerinizi görmekte zorlanmanız çok normaldir. Örneğin ev işlerini yapan kişi siz değilseniz, ev işlerinde eşitlik olması gerektiği üzerine kafa yormanız daha düşük olasılıklıdır.
Bu yüzden kendinize bazı fikirleri tetikleyebilecek birkaç soru verelim:
Ben kadınların, erkekler üzerinde gücü olsun istemiyorum. Kendilerini yönetme gücü olsun istiyorum. (Mary Shelley)
Kaynak: Evrim Ağacı
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.