Eşrefi mahlukat üzerine

İnsanı eşrefi mahlukat olarak gören bir medeniyet kendi çürümüşlüğünü içinde taşımaktadır

Filozof Mendelsohn “aydınlanmak ne demektir sorusu üzerine” makalesinde “İbrani bir yazar demiştir ki” der “bir şey eksiksiz oluşunda ne kadar yüce (edel) ise, çürümesi de bir o kadar çirkeftir. Çürümüş odun çürümüş çiçekten daha az çirkeftir, çürümüş çiçekse çürümekte olan hayvandan, o da insanın çürümesinden.”[1]

Bu misalle ne demek istiyor filozof? Türkçeleştirelim: Odunun çürürken yaydığı koku çiçeğin çürürken yaydığı kokuya kıyasla daha katlanır bir durumdur. Çiçeğin çürürken yaydığı koku ise bir hayvan leşinin kokusu karşısında daha dayanılır türdendir. Bir hayvan leşinin kokusu ise katlanılmaz bir durumdur ama, insan bedeninin çürürken yaydığı koku ise hayvan leşi kokusundan daha beterdir. İnsan madem eşrefi mahlukat olarak görülüyor, çürürken yaydığı koku da bir o kadar iğrençtir.

Çürümüşlük ve onun ortaya çıkardığı çirkeflik sadece fiziki bir durumun dönüşmesi ile ilgili kalmamaktadır, mesele insan olunca. İnsan varlıklar içerisinde bir tür olarak kültür yaratan bir varlıktır. Kültür yaratırken çöp üreten tek varlıktır da. Kültürünse iki boyutu vardır; biri toplumsal diğeri birey bazındadır. Kültür kavramı önce doğanın (tarımın) ıslah edilmesi için kullanılmıştır. Sonra da insanın ıslah edilmesi için kullanılır olmuştur. Büyük olasılıkla buna dayalı olarak eskiden bizde yüksek okul mezunlarına, yani eğitim almış insanlara kültürlü insan denilirdi. Bu yakıştırma kültürün birey boyutunu en güzel anlatan bir ifade biçimidir. Şimdilerde moda kavramla akademisyenler deniliyor. Anlaşılıyor ki kültür konusunda bizim toplumda bir paradigma değişimi yaşanmaktadır ve kültür sadece sanatsal, folklorik etkinliğe veya inanca indirgenmektedir. Ve insandan soyutlanmaktadır. Son tahlilde de en geniş anlamıyla kullandığımızda insanın yarattığı kültürü medeniyet olarak isimlendirebiliriz. Bunun içerisine geliştirdiği sanatı, dini inançları, geçimini sağlamak için ürettiği ürünü ve bunu hangi araç ve gereçler ürettiği, nasıl paylaştığı ve bütün bunları nasıl organize ettiği, yazılı ve yazısız yasaları, o yasaları uygulama tarzı, kısaca yönetim anlayışı, yönetilme biçimi dahil edilir. İnsan bundan ötürüdür ki yaratık değil, yaratandır ve insan ebedi aklın kendi kendini açığa çıkarmak için kullandığı ve bin bir türlü denemelerden geçirdiği bir araç da değildir. Yaratıcı olan kendidir, yarattığı hiçbir şey de yoktan var olmamaktadır. Tersine bir maddi şey başka bir maddi şeye dönüştürülmektedir üretim faaliyeti içerisinde. Dolayısı ile hayata geçirdiği hiçbir şey bir ilahi güç tarafından onda tecelli etmemekte, hülasa o ilahi gücü kendi beyninde oluşturmaktadır. Bütün bunları yaparken insan kendini övmesinde belki de haklıdır. Çünkü gerçek yaratıcı kendisidir. Ve bunu gururla ifade edebilir. Bunda bir sorun yok. Lakin burada bahis konusu olan tekilin kendi yaptıklarını gururla ve kendini ölçünün dışında beğenmesi değildir. Sorun o tekillerin oluşturduğu toplumun, o toplumun idare biçiminin, kısaca biz dediği her şeyi aşırı derecede beğenmeye başlaması ve öteki diye adlandırdıklarını o medeniyetin bir parçası olarak görmemesi ve onları yok etmek için her türlü aracın mubah sayılması olacak ki Mendelsohn tam da bu duruma dikkat çekmek için bu benzetmeyi kullanır.

Esasında o, kullandığı “edel” kavramı ile ikili bir gönderme yapar. Göndermesinin ilki genel olarak insanın yüce bir varlık olarak kabulüne yönelik olurken, ikincisi Avrupa kıtasında seçkin bir zümrenin, bu seçkinliğini ifade ederken kendine uygun gördüğü aynı isim ve bu isim etrafında şekillenen toplumsal ilişkiler bütünlüğü. Bu isim adel’dir; yüce, ulu veya soylu anlamına gelir. Genel olarak insana yüce varlık denilse de o yüce varlık o seçkinlerdir, diğerleri ise avam tabakasıdır, sıradandır. Kısaca hiçbir şeydir. Çoğu yerde bu sıradanlar o yücelerin özel mülkiyeti altında hayatta kalmaya çalışırlar. İşte böylesi toplumsal ilişkilerin olduğu bir dönemde bu kıtada ‘aydınlanma’ olarak adlandırılan bir toplumsal gelişme yaşama damgasını vurur ve insanlar köle zincirlerinden kurtulduğu, özgürleştiği düşüncesine kavuşur. Ve Mendelsohn ‘yüce varlığın’ fiziki olarak çürürken yaydığı iğrenç kokuya ilaveten “bu durum” der “kültür ve aydınlanma için de geçerlidir. Bunlar çiçek açarken ne kadar yüce ise, bozulma ve çürüme döneminde de bir o kadar çirkeftir.”

Yüce bir medeniyet, yüceliği ile övünen bir medeniyet veya diğer adı ile kadim kültür ve bununla özgürleşen insan daha ilk çiçek açarken kendi çürümesine döllenmekteydi. Nitekim Nazi Almanya’sında Alman aydınlanması ve kültürü çürümüşlüğün doruk noktasına ulaştı. O çürümüşlüğün kokusu bütün dünyayı sarstı. Bunu filozof Mendelsohn yaşamadı ama önceden gördü ve adlandırdı.

Gelelim şimdi bizim, “muasır medeniyet seviyesine” erişme gayesinde olduğunu sürekli vurgulayan ama, nüfus cüzdanlarına kadar vatandaşın dini inançlarını kaydetmekte bir sakınca görmeyen medeniyetimize. O medeniyetin oluşturduğu devletin en üst makamındaki vatandaş 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesi ile yaptığı bir konuşmasında “insanı eşrefi mahlukat gören bir medeniyetten insan düşmanlığı çıkmaz” diye bir iddia öne sürdü dünya kamuoyu önünde.

Çoğu kez bir partinin genel başkanı olarak mı, din görevlisi olarak mı yoksa Cumhurbaşkanı sıfatı ile mi konuştuğu belli olmayan bu vatandaşın her söylediği söze yorum yapmak veya yapmamak gazetecilerin işi. Ben gazeteci değilim ve beni ilgilendiren mesele toplumumuzda özellikle bu çevrenin sıklıkla ifade ettiği insanın eşrefi mahlukat oluşu iddiasının antropolijik olarak ne kadar doğru ve geçerli ve sağlam temellere oturmuş bir iddia olduğu? Bu iddia sahibi ve çevresindeki kliğin 16 yıllık iktidarları dönemindeki insan hakları ile ilgili hak ihlalleri karnelerinin bir hayli kabarık oluşunu bir kenara bırakıp iddianın kendisini biraz yakından irdelemek istiyorum.

İddia ne? İlki, insanın eşrefi mahlukat oluşu. İkincisi ise, insanı eşrefi mahlukat olarak gören bir medeniyetin insan düşmanlığı yapmayacağı.

Önce eşrefi mahlukat iddiasına bakalım. Nitekim bu konu başka disiplinler açısından irdelenebileceği gibi direk antropolojinin konusu ve iddia sahipleri sürekli tekrar etmektedirler. Ne demek insanın eşrefi mahlukat oluşu?

Bu iddia diyor ki insan yaratıklar içerisinde en şereflisidir. İnsan ‘yaratıklar’ içerisinde en şereflisi ise diğer ‘yaratıklar’ bu hiyerarşide, insandan sonra gelir ve dolayısı ile alt-tabakayı oluşturur. Müslüman toplumlarındaki hayvanlara yapılan kötü muamelenin nedenlerinden birini de belki biraz da bu anlayışta aramak gerekir. Aşağılık yaratıklara aşağılık muamele!

İlk etapta bu önermenin kendisinin sorunsuz olduğu ve önerme, söylendiği gibi üstlenilmesi gereken bir değer taşıdığı veya içerdiği kanısı uyandırır ve şimdiye kadar da yani dile pelesenk olmuş bir tarzda da tekrarlanır. Önermeye gerek içerik, gerekse dilbilgisi açısından yakından baktığımızda yani ikinci veya başka bir etapta irdelemeye aldığımızda son derece sorunlu, insanlığın gelmiş olduğu seviye açısından da (burjuva hukuk normları vs. de dahil olmak üzere) içinde sakıncalar barındıran bir değer olduğunu görmekteyiz.

Sıfatlar derecelendirilirken büyültme sıfatı için kullanılan en takısını bir kenara bıraktığımızda bu iddianın, insanın bir varlık olarak kendisi açısından onurun önem arz ettiğini ve korunma altına alınması gerektiği olgusunu ifade ettiği söylenebilir ve nitekim modern devletlerin anayasasına -insan onuru dokunulmazdır- ifadesiyle bir anayasal hak olarak ikame etmiş şekliyle de paralellik gösterdiğini vurgulayabiliriz.

Yalnız modern hukukun (burjuva hukuku) getirmiş olduğu hukuki durumla ilgili kurulan paralellik ancak bir iyi niyetin zorlanması sonucu kurulabilmektedir. Bu da önerme revize edilip yalın hale getirilerek (yani asıl sıfatla) “insan şerefli bir varlıktır!” denildiğinde ancak olanaklı olabilmektedir. Önermenin kendisi ise yaratıkların içerisinde insanın en şerefli yaratık olduğudur ki bu, insan onurunu koruma altına alma endişesi olan bir hak veya görüşten daha ziyade, yeryüzünde var olan diğer canlı varlıklarla insanın bir olamayacağı, kıyaslanamayacağı, insanın yüceliği (ilahi gücün kendi kendini açığa çıkarmak için özel olarak insanı seçmişliği,) üzerine kurulu, insanın diğer varlıklar üzerine istediği gibi hükmetme hukukunun ifadesinden öteye gidememektedir. Hatta o hukuki münasebetin bir sonucu olarak insanın, kendini diğer varlıklar içerisinde en yüce ve en şerefli görmeye başladığını söylemekle hata etmiş olmayız. İlahi gücün bir tecellisi olarak iddia edilen görüşün kaynağı insan toplumunda oluşmuş nedenlerde yatmaktadır. Nitekim insanın, daha eski kültürlerde hayvanlarla kendilerini eşit gördüğünü, hayvanları evcilleştirdikten sonra bu eşitliğin insan lehine değişime uğradığını tarihsel süreç içerisinde görmüş ve onun bilgisine sahip bulunmaktayız.

İnsan yaratıkların içerisinde en şerefli yaratıktır önermesi ayrıca varlıklar arasında şeref boyutunda bir kıyaslama içermektedir ve böylesi bir kıyaslama ve derecelendirme kendi içerisinde bir başka çelişki daha taşımaktadır. Eğer insan yaratıkların içerisinde en şerefli yaratık ise, diğer yaratıkların şerefsiz olduğu anlamına da gelmez bu sav. Tersine diğer yaratıklara da bir şeref atfetmek ve onların da en azından şerefli veya daha şerefli olduğunu söylemek zorundadır. Örneğin solucan şerefli, akrep daha şerefli ama insan en şerefli gibi. Veya eşek şerefli, at daha şerefli, insansa en şerefli yaratık! Veya solucan akrep kadar şerefli bir yaratıktır denilebileceği gibi, eşek de at kadar şerefli bir yaratık demek de olası. Başka türlü sıfatların sınıflandırılması açısından en takısı anlamsızlaşır. En azından bu bizim dilimizde böyledir. Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Bizim dilin dilbilgisi kural ve kaideleri böyle söyler.

Görüldüğü gibi sadece dil bilgisi açısından irdelendiğinde bile her tarafından dökülen, bilimsel bir yanı olmayan, bayağı bir iddiadan başka bir şey değil ‘insanın yaratıklar içerisinde en şereflisi’ olduğu iddiası. Belirli tarihsel ve o tarihi dönemi belirleyen maddi koşullar içerisinde oluşmuş ve olgunlaşmış fikirler o dönem için kendini geçerli kılmış olabilir. Nitekim günümüz koşullarında görüyoruz ki insanın yaratıklar içerisinde kendini en şereflisi olarak görmesi ve bu iddiayı işine geldiği yerde gelişigüzel kullanması insanın bir hüsnü kuruntusu, bir kendini beğenmişliğinden öteye gidemez. Bu şekli ile de sorunlu, sorunlu olduğu kadar da sakıncalı bir anlayıştır. Kendini bu derece beğenmişlik (narsizm) ayrıca tıpta bir hastalık türü olarak muamele görür. Kendini bu kadar beğenmişlik de bir büyüklük göstergesi değil, bir çürümüşlük göstergesidir. İnsanın eşrefi mahlukat oluşu iddiası esas itibarı ile aynı medeniyet içerisinde bir zamanlar savunulmuş insanda ȃlem-i ekber’in (makrokosmosun) gizliliği önermesinin daha kaba ve daha ortodoks yorumu olarak da ifade edilebilir. İnsanın lahana ile bile genetik olarak yüzde on altı oranında akrabalığı bilinirken ki bu oran şempanzelerde yüzde doksan sekize çıkmaktadır, makrokosmosun neden sadece insanda gizliliği sorgulanması gereken bir anlayış olarak görülmek zorunda. Kaldı ki onlar maddenin yaratıcı gücünü hiç kavramadılar: Yaşamın bütün ‘sıraları’ o doğurucu olan maddede gizlidir. En çarpıcı örneği ise beynin düşünen bir madde oluşudur. Kadim kültürümüz, efendim bak, insanı ne kadar yüce bir makama oturttu diyerek geçiştireceğimiz ve onunla gururlanarak hiç eleştiri süzgecinden geçirmeden üstlenebileceğimiz, “’o yüce mantık’ insanı düşman görmez!” diye kibirleneceğimiz bir mesele olarak görülemeyeceği gibi görülmemelidir de. Hatta diyebiliriz ki o fikirleri savunan asri ecdadımız, insanda ȃlem-i ekberin gizliliği prensibini o kadar ileri götürdüler ki, ȃlem-i ekber sadece onlarda tecelli oldu, o gizli sırlara sadece ve sadece kendileri erişebilirlerdi, kendilerinin dışındakilerse ȃlem-i ekberin bu dünyada zuhur olmuş kozmik düzenini tehdit eden kaba, ham, pişmemiş unsurlar olarak görülmüştür, günümüzde de olduğu gibi, oysa onların yediklerini, giydiklerini o kaba ve ham gördükleri insanlar üretmekteydi.

Şu günlerde İslam medeniyetinin hâkim olduğu coğrafyaya (Yemen’den Suriye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a, Libya’ya kadar) baktığımızda bu çürümenin her türlü boyutunu görmekteyiz. Böylece iddianın ikinci kısmına parmak basmış oluyoruz. İslam medeniyetini temsil ettiğini iddia eden Suudi rejimi İslam medeniyetini temsil eden Yemen’i kana boğdu ve boğmaktadır. Yedi yılı doldurmakta olan Suriye’deki savaşta 5 milyon Suriyeli doğmuş oldukları toprakları terk etmek zorunda kaldı, ölenlerin sayısını bilen yok. Bu savaşta sadece Müslümanlar Müslümanları öldürmedi, gayrimüslim olarak gördükleri güçlerle birleşerek diğer Müslümanları katlettiler. Avrupa burjuvazisinin yumruğunu yiyince kafası Orta Çağa kayan Müslüman bir toplulukla karşı karşıyayız Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, Ürdün’de, Afganistan’da.

Suudi Müslümanlarının insan dostu davranışının en son örneğini Türkiye’de Konsoloslukta vuku bulan Kaşıkçı cinayetinde tanıklık etti dünya kamuoyu. Tabi, bu zihniyette sadece kendileri gibi düşünenler şerefli insan, diğerleri ise öldürülmeleri, katledilmeleri gereken müşrikler, zındıklar, münafıklardır.

Övünç kaynağı değil, çürümüşlüğün kokusunun artık dışa vurduğu, buna tanıklık yaptığımız olaylar zinciri ile karşı karşıyayız bu medeniyet topraklarında. Bu durum toplu bir şekilde olduğu gibi tekil olarak da karşımıza çıkıyor. Tekil gibi görünen şeylerin revaçta olması, bu tür vakaların tekil olmadığını bize göstermektedir. Örneğin adamın biri çıkıyor, yedi yaşında Kuran’la tanışmayan çocukların şeytanlarla arkadaş olacağını savunuyor. Bir başka adam, kadın bedeninin üreme devrelerini hastalık olarak takdim ediyor. Bu adamlar devlet memurları. Ve şeytanlaştırdıkları toplum üyelerinin çalışarak ödedikleri vergiden gelen paralarla geçimlerini sağlıyorlar. Böylesi bir çürümüşlüktür, tanıklık yaptığımız.

İnsan dostu olarak takdim edilen medeniyetin temsilcilerinin ya da o medeniyetin temsilliğini sadece kendilerinde görenlerin ağzından zehir zemberek çocuk düşmanlığı, kadın düşmanlığı akıyor. Mevlana’nın ‘testide ne varsa, dışarı o sızar!’ sözünü anımsamak zorunda kalıyoruz. Bu tekil gibi görünen örnekler gösteriyor ki bunlar sadece kendi gibi düşünenlere şeref mertebesini layık görmektedirler. Hoşgörünün giriş kapısı olan toplum hoşgörüsüzlüğün, tahammülsüzlüğün, kendileri gibi olmayanlara karşı kin ve nefret söylemlerinin çoğaldığı, hakim olduğu bir mecraya dönüştü.

Evet ”kültür ve aydınlanma” kapsadığı öğeleri ile bir bütün olarak ele aldığında ortaya onu doğuran medeniyet çıkar. Mendelsohn bir filozof olarak o medeniyet ”çiçek açarken” yüceliğini muhafaza etmektedir, sonrasında yavaş yavaş çürümeye başlar, demiştir. Eklemek gerekir; medeniyetler çiçek açarken çürümeye döllenirler, çiçeğin meyveye döllendiği gibi. Çünkü çelişki içseldir, dışsal değil. Çelişki ise zıtların birliği ve hareketin kendisidir. Bir medeniyeti oluşturan zıtların birliği uzun ya da kısa bir süre o birliği oluşturan koşullar mevcut olduğu sürece var olurlar. Sonra da başka uygun koşullar onları çatışmaya götürür. Bu nedenle her medeniyet kendi çürümüşlüğünü kendini doğuran koşullardan alır, yani içinde taşır ve kendi oluşturduğu nedenselliklerle de çürümesi görünür olur. Sonra medeniyetler kapalı kutular değildir. Diğer medeniyetlerdeki gelişmelerden etkilenirler veya onları etkilerler. Bu etkilenme ve etkileme durumu da iç dinamiklerin değişiminde önemli rol oynarlar. Günümüzde Müslüman toplumların kapitalizmin yayılma sürecinden etkilendiği gibi. Ve bazen de medeniyetle barbar toplumların istilası sonucu ortadan kaldırılır. Geçmişte bunun örnekleri çoktur.

 

Dipnot:

[1]   Moses Mendelsohn: Berlinische Monatsschrift, Bd. 4, S.193-200, 1784, Berlin


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur