Suriye’de süreç nereye evriliyor? – Hamide Yiğit

Suriye’nin yeniden yapılanması konusunda Batı’nın bir politik şantaja ihtiyacı olacak. Çünkü siyasi yapılanmada hepsinin kendilerine ait kurguları vardır. Keza Türkiye ile müttefiklik ilişkilerinin gidişatına göre Fırat’ın batısı ve hatta İdlip için de kurguları var. Bu yüzden Suriye’nin yeniden imarı için daha fazla müdahillik ve daha çok şantaja ihtiyaçları olacaktır

ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’den çekilme ve eve dönme vaktinin geldiğini dillendirmeye başladığında birçok yorumcu bunu bir blöf olarak değerlendirdi. Aslında kısmen doğrudur; çünkü bunun, adeta pazarlık aracına dönüştürülen bir blöf olduğu da görüldü. Bir süreliğine işleyen pazarlık sonunda, Suudi Arabistan sponsorluğunda düzenlenen ABD-İngiltere-Fransa saldırısı en az 300 milyon dolara mal oldu.[1] Beyaz Saray’ın, Suriye’den çekilme konusundaki çelişkili açıklamalarından, Trump’ın bölgedeki yerini Suudi Arabistan’ın hırslı ve “uyumlu” prensine devretmesi niyeti açığa çıktı. Hatta ABD’nin varlık gösterdiği Suriye topraklarına yeni bir “İslami Koalisyon Ordusu” bırakma düşüncesi belirginleşmeye başladı.

Suriye’den çekilmek isteyen Trump’ın, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Amerikan askerlerinin yerine Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar askerlerinin konuşlanması için temaslar yürüttüğü yazıldı. Ardından Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr de “teklif gelirse geniş çaplı bir koalisyon kapsamında Suriye’ye asker göndermeye hazır olduklarını” söyledi.[2] Adına da “İslami Askeri Terörle Mücadele Koalisyonu” denildi. Trump’ın gerekçesi, Suriye’de “IŞİD’e karşı mücadele”yi sürdürme ve “istikrarı” sağlama!

“IŞİD’e karşı mücadele” gerekçesinin, işgal projelerini hayata geçirmek anlamına geldiği,  istikrardan da Suriye’yi getirdikleri yeri anlamak gerektiği bilinmesine rağmen, hala “IŞİD’le mücadele” masallarına sığınılmaktadır. Keza Suudiler öncülüğünde kurulan koalisyona “Teröre karşı İslam ittifakı” deniliyor ama bu ittifakın Yemen’deki savaş suçları ortadadır. Eğer Trump Suriye’de, meşruiyetsizliği tescillenmiş bu tür formüllere ihtiyaç duyuyorsa, bunun adı çaresizliktir. Aslında 2015’te Mısır’a bu öneri yapılmış ama Kahire yönetimi bunu kabul etmemiştir. Şimdi ABD, yeniden pişirilen ama bu kez Mısır’ın değil, Suudilerin öncülüğünde kurgulanan bir “İslami Koalisyon”dan medet umuyor ve yerini bunlara bırakmak istiyor. Elbette bütün bunlar birer kurgudur. Peki amaç nedir?

Vekalet savaşında yeni vekiller dönemi

ABD cihatçı vekillerle sahadaki nüfuzunu kaybetti; sadece Fırat’ın doğusunda varlık gösterdi ve buradaki pozisyonunu genişletmeye odaklandı. Ama Suriye sahasındaki cephe savaşlarının önünde sonunda Rakka’ya kayacağı biliniyor. Rakka’ya sıra geldiğinde ABD, fiili olarak böyle bir çatışmanın içinde yer almak istemiyor, ama özellikle Suriye’nin doğusunda, Irak sınır bölgesinde bir koridor inşasından da vazgeçmiyor. Şimdi bu savaşı yeni vekillere devretmeye niyetli.

Suriye sahasına sürülen cihatçılar konumlarını kaybettiler. Ama bu cihatçıların büyük oranda İdlip-Afrin-Cerablus hattına sürülmeleri, bunlarla ilgili yeni “parlak” fikirlerin üretildiğini gösteren emareler var. Öyle ki, “yeniden ve daha lokal bir savaş yürütme” fikrinin cazibesine en fazla Suudi Arabistan kendini kaptırdı. Çünkü doğrudan yönettikleri İslam Ordusu (Ceyş’ul İslam) halihazırda Cerablus’a taşınmış durumdadır. Ne tesadüftür ki, Suriye’deki silahlı grupların arkasındaki Suudi istihbaratçı şimdi yine sahnede! Suriye yönetiminin birkaç ay içinde devrileceğine dair vaadinin gerçekleşmemesi üzerine Suriye’deki iflastan sorumlu tutularak görevden azledilen Suud Arabistan’ın eski istihbarat şefi Bender bin Sultan yeniden boy gösterdi.[3]

Bu kez daha az asimetrik bir vekalet savaşı hedefleniyor olabilir. En önemli hedef, Suriye’nin zenginlik kaynaklarına el konulan bölgede kalıcılaşmaktır. Bunun için, sihrine kapılan fikrin şu yönde olduğu tahmin edilebilir: Kuzeyde Kürtlerin, Rakka ve Irak sınırına uzanan bölgede de cihatçı bir oluşumun yer aldığı özerk yapılar oluşturma…

ABD’nin başından itibaren Suriye-Irak sınırında bir koridora nüfuz etme hedefi peşinde olduğu biliniyor. Bu koridorla esas alınan temel hedefler şunlardır: Birincisi, İran’ın Suriye’ye ve doğal olarak Hizbullah’a uzanan elini kesmek, dolayısıyla esas olarak İsrail’in güvenliğini garantilemektir. İkinci olarak, şu anda yönetim değiştirilemiyorsa da Şam’a yönelik bir tehdidin sürekliliğini sağlamak, petrol sahalarına erişimini engellemek ve dolayısıyla ekonomik açıdan Suriye’yi süre giden bir kuşatmaya maruz bırakmaktır.

Tabi bu hesaplar şimdilik cihatçıları destekleyen ülkelerin oluşturacakları “İslami Koalisyon” üzerine kuruludur. Esasında bu orduya, tahliyelerle Suriye’nin kuzeyine kaydırılan cihatçı grupları azmettirme ve bunlara karşı başlatılacak operasyonları önleme rolü biçilmiş olabilir. Ancak böylesi bir ordunun kalkan olacağı cihatçı saldırılarla neyi ne kadar başarabilecekleri yine meçhul. Özellikle Yemen’de bataklığı tadan bir Suudi Arabistan’la bunun başarıya ulaşma şansının ne denli düşük olduğu tahmin edilmiyor değil. O yüzden salt Müslüman ordular arası bir çatışma olarak kalmaması ve Batılı devletlerin dolaylı ya da doğrudan müdahalesine açık tutulması için Fransa ve İngiltere’nin sahaya çağırıldığı algısı mevcuttur. Bu ikili de, gelir gelmez “güçlü mesaj” verme konusundaki aceleciliklerini hemen gösterdiler.

Münbiç’te konuşlanan Batılı iki ülke, daha ayak basar basmaz rüştlerini ispat etmek için kırmızı çizgi siyasetini dillendirmeye, “kimyasal saldırı olursa vururuz” tehditlerini savurmaya başladılar. Duma’daki kimyasal provokasyonun geleceği o zamandan belliydi. Çünkü sahaya inen bu ikili, Şam yönetimi ve müttefiklerine “güçlü” bir mesaj vermeyi baştan kurgulamışlardı.

“Kırmızı çizgiler aşılacak” beklentisi vardı ama geç kalındı

Başta ABD olmak üzere Batılı devletler, Doğu Guta operasyonu hazırlıkları yapılırken “eğer kimyasal saldırı olursa” diyerek Şam’ı vurma tehditlerine başlamışlardı. Suriyeli ve Rus yetkililer de cihatçı grupların bir kimyasal saldırı gerçekleştirebileceklerine yönelik ellerinde istihbarat olduğunu açıklamışlardı. Aslında neresinden bakılsa, bu atmosfer gösterdi ki bir kimyasal saldırı olabilirdi çünkü tetikte bekleyenler vardı: ABD, İngiltere ve Fransa. Suriye yönetiminin sahada askeri üstünlük elde ettiği, silahlarını teslim alarak militanları hızla tahliye ettiği bir bölgede, kendi zaferini ilan etmek üzereyken, kimyasal silah kullanma akılsızlığına kimse ihtimal vermedi. Fakat cihatçılardan bir kimyasal provokasyon bekleniyordu. Ancak Doğu Guta kuşatması öyle hızlı başladı ki alanları daraldığı için kimyasal saldırıya fırsat bulamadılar. Bu kuşatmadan çıkış için tek çare, silah bırakıp tahliye olmayı kabul etmektir. Köy ve kasabalarda tahliyeler bu şekilde başladı. En son Ceyş’ul İslam’ın kontrolü altındaki Duma bölgesi kalınca, alelacele bir kimyasal provokasyon ortalığa döküldü. Bunun için “Beyaz Baretliler”e direktif uçurulduğu belli. Ama ne Ceyş’ul İslam militanlarının ne de “Beyaz Baretliler”den oyuncuların bunu gerçekleştirme şansları yoktu. Çünkü kuşatıldıkları o dar alanda kimyasal kullanırlarsa, sadece kendi kendilerini telef edeceklerini biliyorlardı. Dikkat edilirse, her kimyasal oyununun sahnelendiği yerlerde, bu kimyasalların ne militanlara ne de “Beyaz Baretliler”e etki etmediği görüldü. Ya kendilerini kimyasallara karşı “iyi efsunladılar” ya da başka yerlerde katlettikleri insan bedenleri üzerinden oyunlarını sahnelediler. Doğal olarak ikincisi oldu ve hiçbir zaman kendilerini riske sokmadılar, ama sözde oldukça riskli kimyasal ortamlarda “kurtarıcı” rolünde filmler çektiler. Duma’da kendileri için intihar anlamına gelecek olan böyle bir eyleme kalkışamazlardı ve nitekim yapamadılar. Bütün bunlardan dolayı kurgulu bir yalan üzerinden hızla hareket edildi ve hemen ardından emperyalist üçlünün o sözde “güçlü” mesajı geldi: 103 füze…

“Güçlü” mesaj, kimi güçlendirdi ya da kimleri güçten düşürdü?

Birçok yorumcu Suriye’ye yönelik füze saldırısını, Beşar Esad’ı zayıflatmanın aksine pozisyonunu daha da güçlendirdiği yönünde değerlendiriyor. Örneğin Ortadoğu uzmanı Abdülmuttalib el-Hüseyni, bu saldırıların hem Esad’ın İran ve Rusya ile olan irtibatını daha da güçlü hale getirdiğini, hem de iç siyasi gelişmelerin daha iyiye gitmesine neden olduğunu dile getirdi.[4]

Saldıran ülkeler açısından ise durum tersine işledi. Bu ülkelerin liderleri, sunamadıkları (hiçbir zaman da sunamayacakları) kimyasal delillerin aslında olamayışı nedeniyle kendi ülkelerinde adeta bombardımana tabi tutuldular. İlk defa Batılı yazarlar, yapımcılar, aktivistlerin bu itiraz ve eleştirileri yükseldi. Dolayısıyla içine düşülen bu durum, Suriye’deki manevralarını daraltan bir sonuç doğurdu. Kendi parlamentolarında bile bu liderler, uluslararası hukuku ihlal ettikleri gerekçesiyle ilk kez yüksek sesle eleştirildiler. Sonuçta kimyasal saldırı yalanı her yönüyle ortaya çıktı. Ve aslında ellerinde hiçbir delil olmadan saldırıyı oldubittiye getiren bu üçlünün meşruiyetleri daha fazla tartışılırken, bu hamleden sonra güçlenen ve güçten düşenler iyice belli oldu. Bunların hepsi Şam’a gönderilen o 103 füzelik “güçlü mesaj” yüzünden açığa çıktı. Çünkü 103 füzeden 71’i etkisiz hale getirilmişti. Yani bu sözde “güçlü” mesaj, Suriye’nin en eski hava savunma sistemine çarptı. Güç gösterisindeki geri dönüt; yeni savunma sistemi devreye sokulduğunda “daha nelerle karşılaşacakları” mesajını veren Suriye ve Rusya oldu. Aslında böyle olacağı öngörülmüyor değildi. Peki ABD, Fransa, İngiltere üçlüsünün oldubittiye getirdikleri bu saldırganlıktan beklentileri neydi?

Soçi’yi bırak, Cenevre’ye bak!

ABD nüfuzu altındaki Cenevre süreci adeta ölü doğmuş, siyasi çözüm üretme konusunda başarısız kalmıştır. Sürecin çözümsüzlüğe takılmasının en önemli sebeplerinden biri Suriye’de kitle tabanı oluşturamayan ve askeri anlamda etkili bir güce erişemeyen “Suriye Ulusal Konseyi” (SUK) ile “Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu” (SMDK) gibi “muhalif” oluşumlar üzerinden yürütülmesi ve özellikle Türkiye engeline takılması nedeniyle Kürt temsiliyetinin sürecin dışında bırakılmasıdır. Bu yüzden siyasi çözüme odaklanmada Cenevre yerine, Rusya’nın sahadaki aktörleri sürece dahil ettiği Astana ve Soçi zirveleri öne geçti. Şimdi ABD’nin yeniden çözüm merkezi olarak Cenevre’yi canlandırma stratejisine yoğunlaştığı görülüyor. Daha önceki görüşmelere dahil edilmeyen Kürtlerin yeni bir formülle Cenevre masasında yer almalarına dönük formüller geliştirildiği görülüyor. Örneğin bu formüllerden bir tanesi, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) siyasi kanadı niteliğindeki Suriye Gelecek Partisi’dir. Bu partinin “hem Kürtleri hem de Arap aşiretleri kapsayan bir yapı” olarak Cenevre sürecine taşınması planlanıyor.

Türkiye’nin de yeni siyasi yapılar üzerinden siyasi çözüm sürecinde yer alma kurguları var. SUK bitti, yerine yeni siyasi oluşumlar; “Suriyeli aşiretler ve Kabileler Yüksek Kurulu”, yerel meclisler, sözde seçilmiş hükümetler var… Aslında bu hazırlıklar Soçi’ye değil, Cenevre yapısına uygun. Soçi’de Türkiye’nin garantör olduğu “ÖSO” çatısı altındaki cihatçı yapılar yer alıyordu. Şimdi siyasi oluşumlar peşine düştüğüne göre, Türkiye de ABD’nin istediği gibi süreci Cenevre’ye tahvil etmeye hazır olduğunu gösteriyor. ABD’nin kurdurduğu Suriye Gelecek Partisi’nde Arap ve Kürtlerin yer alması, Türkiye’nin de Afrin’de kurdurduğu 20 sandalyeli “yerel meclis”in 11 üyesinin Kürt olması, çözüm masasında Kürtlerin yer alıp almamaları konusundaki krizi büyük oranda çözecek gözüyle bakılıyor. Buradan bakınca,  Türkiye ile ABD arasındaki Kürtlerle ilgili kriz, orta bir formülde çözüme kavuşturulmuş gibi görünüyor. Ama görünen diğer bir ayrıntı da ABD’nin ve AKP’nin her birinin kendi Kürt’ünü seçerek formüller geliştirdiğidir. Buna rağmen her an partner değiştirme eğilimi taşıyan AKP’nin bu “yanar döner” politikası, her iki taraf açısından güven yitimine yol açıyor. Şu an için bu fırsatçılık siyaseti kârlı gibi görünüyor olabilir, ama uzun vadede Türkiye’ye ağır bir bedel olarak da dönebilir. Zira güvensizlik tohumlarını yeşerten bu değişken tutum nedeniyle,  intikam almak için her an hazır kıta bekleyenler çoğalacaktır. Nitekim ABD’nin Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Wess Mitchell, “Ankara, Suriye’deki taktik amaçlarına ulaşmak için Moskova’ya stratejik tavizler vermenin getireceği risklerin farkında olmalıdır” dedi. Aslında bu bir nevi tehdittir.

Suriye’de yeniden yapılanma ve imar kapışması

Suriye’nin yeniden yapılanması konusunda Batı’nın bir politik şantaja ihtiyacı olacak. Çünkü siyasi yapılanmada hepsinin kendilerine ait kurguları vardır. Keza Türkiye ile müttefiklik ilişkilerinin gidişatına göre Fırat’ın batısı ve hatta İdlip için de kurguları var. Bu yüzden Suriye’nin yeniden imarı için daha fazla müdahillik ve daha çok şantaja ihtiyaçları olacaktır.

Beşar Esad ilk kez, Suriye’deki yıkımın giderilmesi için en az 400 milyar dolar gerektiğini söyledi. Rusya ve Çin’in de hesapları var.

Lübnanlı gazeteci Semih Saab’a[5] göre, Rusya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sergey Katyrin, 200 milyar ile 500 milyar dolar arasındaki maliyeti tahmin ederek, Suriye hükümetinin bu bölgedeki Rus şirketlerine öncelik verdiğini belirtti. Ve en az 10 ile 15 yıl gibi bir zamana yayılacak olan Suriye’yi yeniden inşa süreci için kollar sıvandı. Kırım’da düzenlenen Yalta Uluslararası Ekonomik Forumu’nda bu inşa süreciyle ilgili startın verilmesi bekleniyor. Rusya Devlet Başkanlığı İdaresi’nin desteğiyle düzenlenen ve üç gün (19-21 Nisan) sürecek olan foruma, dünyanın farklı ülkelerinden 300’den fazla firmanın katılması bekleniyor. Suriye hükümeti de foruma katılmak üzere bir heyet gönderdi. Fakat Türkiye katılmama kararı aldı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın “Rus işgali altındaki Kırım’da işgalcilerce düzenlenecek olan” foruma katılım sağlanmaması yönünde tedbirler alınmasını istediği iddia edildi.[6] Yani bu durumda AKP, Rusya’yı Kırım’da “işgalci” saymış ve foruma katılmama tavrıyla da aslında bir kez daha safını belli etmiş oldu. Ama sonuçta Suriye’nin inşasına müteahhitleriyle girmeye hazır olan AKP, kendini Rusya’nın startını verdiği inşa sürecinin dışında tutmuştur. Bu demektir ki ABD’nin Suudi Arabistan’a devretmeye niyetlendiği inşa süreci, AKP’nin de kendi ajandasına alıp yedeklediği süreçtir.

AKP’nin saf değiştirme taktikleri

Bu günlerde bariz bir şekilde ikili flört yaşayan AKP’ye “artık safını seç” deseler de, AKP aklının, “ya şundadır ya bunda” tekerlemesindeki gibi safını seçmesi kolay değildir. Çünkü Soçi’yi seçip “Rusya ile yola devam” diyemiyor. Çünkü 7 yıldır Suriye’de kan döken cihatçı grupların tamamına yakını, Türkiye’ye havale edilmiş durumda ve bunları ya taşıyacak ya da arkasını dönüp, bunlara yönelik bir operasyona sessiz kalacak. Ama her iki durum, AKP açısından “belalardan bela seçmek” anlamına gelen bir çıkmazı ifade ediyor. Kendi sınırlarına yığılmalarının garantörü olduğu bu birbirinin benzemezleri olan cihatçı potansiyel ne yönetilebilir ne de kontrol edilebilir. Asıl büyük bir dert buradadır. Öte yandan bu cihatçılara yönelik bir operasyona sessiz kalması durumunda ise, kontrolsüz bir öfkenin saldırısıyla karşı karşıya gelme riskini de taşıyacak. Bu da “beterin beteri” demektir.

AKP’nin safını Cenevre’den yana belirlemesi durumundaki seçenekleri (daha çok hayalleri) ajandasında taşıdığı biliniyor. ABD ve AB’li müttefikleriyle yola devam etme seçeneği ise, bir yandan Kürt sorunundaki beklentilerine karşılık tatmin edici bir yanıt alamamak, diğer yandan Suriye politikasında fabrika ayarlarına dönmek anlamına geliyor. Fakat Suriye, 2011 yılında eş başkanlığı üstlenilen projenin hedefindeki Suriye değildir. Saha da, Suriye’nin tek başına baş etmek zorunda kaldığı ve sadece cihatçıların cirit attığı o eski saha değildir.

Belki NATO’daki müttefiklerinin sırt sıvazlaması karşılığında bölgedeki Arap müttefikleriyle fiili olarak vekalet savaşının bir parçası olma hevesi ağır basıyor olabilir. Ve muhtemel ki, sınıra yığılan bütün bu cihatçı potansiyeli, “Kuvâ-yi Milliye” diyerek milli sos katılan sözde “Suriye Ulusal Ordusu”na dahil etme ve bu devasa cihatçı ordusuyla Suriye yönetimine karşı fiili bir savaşın içine girme hayalleri de kuruluyordur. Ya da bir askeri hamle gerçekleştirerek, süreci Cenevre’ye tahvil etme ve siyasi çözümün “güçlü” bir bileşeni olma hayalleri de kuruluyor olabilir. Her ikisi de kırıklık yaşanacağı mutlak olan birer hayalden ibarettir ve diğer açık anlamı ise ülke açısından bir siyasi intihardır. İşte bu çıkmazların hepsiyle yüzleşme vakti giderek yaklaşıyor iken, baskın bir erken seçim, AKP için tek çare olarak duruyor. Ama çare olan, asla AKP değildir.

Dipnotlar:

[1] http://www.trthaber.com/haber/dunya/suriye-operasyonunun-faturasi-agir-oldu-360584.html

[2] https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201804171033072572-suudi-arabistan-suriye-asker-gondermeye-hazir/

[3] 2013’ten itibaren Suriye’de IŞİD ve Nusra gibi grupların belirleyici olmaya başlaması üzerine Bender bin Sultan, Suriye’de yaşanan başarısızlıktaki rolü nedeniyle 2014’te Kral Abdullah tarafından istihbarat servisi başkanlığı görevinden alınmıştı. Selman’ın kral olmasından sonra da Bender bin Sultan Ocak 2015’te Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanlığı görevinden azledilmişti. Şimdi ise Kral Salman’ın oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından yeniden piyasaya sürüldü. Bender bin Sultan, Suudi istihbarat servisine bağlı araştırma ve enformasyon merkezinde güvenlik konusunda brifingler vermeye başladı.

[4] https://www.tasnimnews.com/tr/news/2018/04/16/1701408/suriye-ye-yap%C4%B1lan-f%C3%BCze-sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1-be%C5%9F%C5%9Far-esad-%C4%B1n-pozisyonunu-g%C3%BC%C3%A7lendirdi

[5] http://www.almayadeen.net/articles/opinion/872757/%D9%85%D9%86%D8%AA%D8%AF%D9%89-%D9%8A%D8%A7%D9%84%D8%B7%D8%A7—%D9%85%D8%A7%D8%B1%D8%B4%D8%A7%D9%84-%D8%B1%D9%88%D8%B3%D9%8A–%D9%84%D8%A5%D8%B9%D8%A7%D8%AF%D8%A9-%D8%A5%D8%B9%D9%85%D8%A7%D8%B1-%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A%D8%A7

[6] http://tr.vnews.agency/news/world/22747-galciler-iddial-yalta-forumuna-300-yabanc-katlacak.html

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur