Gericiliğin yeni ortaçağı ve kavramlar – Emre Fidan

Burjuva politika ve ekonomisinin çıkarları ve postmodern ideolojik kuşatmanın yol haritasıyla Türkiye’nin dümeni gericilere bırakılmıştır. Bu konuda netleşmek bize ait kavramları yeniden kazanmamızın anahtarı olacak. Sorun sınıfsaldı. Çözüm de sınıfsal olacak

dikmen-laiklik-eylemi-27nisan2016

Laiklik demokrasiye mi içkin bir kavramdır yoksa faşizme mi?

Günümüzden bakıldığında hiç de komik olmayan bir şaka gibi görülebilir bu soru. Bunca rezaletin, bu koyu karanlığın ortasındayken alay ettiğimi düşünebilirsiniz. Ancak durum gayet ciddi, soru da öyle. Son 14 yılda kurulan bu dinci diktatörlük, bu alçak rejim, ideolojik gücünü bu soruya yeteri netlikte ve yeteri güçte bir cevap verilememesine borçlu. Unutulmamalı ki politik mücadele aynı zamanda her tarihsel kesitte kavramları yeniden inşa etme, işleme ve dolaşıma sokma işidir. Burası önemli, yeniden döneceğiz.

Geçtiğimiz günlerde meclis başkanı İsmail Kahraman yeni anayasa çalışmalarından bahsederken ağzındaki baklayı çıkardı ve açıkça dine dayalı bir anayasa istediklerini söyledi. Tüm samimiyetimle meclis başkanına teşekkür borcumuz olduğunu düşünüyorum. Çünkü ‘sonsuz özgürlük’ isimli operasyonlarla (Afganistan) ve ‘demokrasi götürmek için’ (Irak) ülkelerin işgal edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Yanı başımızda, 2016 yılında kafa kesip insan ciğeri yiyen vahşiler ‘ılımlı Suriye muhalefeti’ olarak vitrine çıkarılıyor. Voltaire’den ilhamla, ne ılımlı ne Suriyeli ne de muhalefettirler ama insan aklıyla alay edilen, aleni yalanların yüksek perdeden söylendiği bir dönemdeyiz ve tam da bu yüzden meclis başkanı teşekkürü hakediyor. ‘Zaten AKP karşıtları herşeyin farkındaydı’ diyenlere, anlı şanlı ulusal hareketlerin, sosyal demokratların ya da Atatürk’te birleşenlerin farklı gündemlerde nasıl AKP’nin arkasına dizildiğini hatırlatırım. Yaşadığımız de facto diktatörlük ‘hukuki’ zeminini ararken ve bu anayasaya süreci meclis muhalefetinin de katkısıyla kim vurduya getirilecekken, İsmail Kahraman halkı sürece dahil etmiş oldu. Ve laiklik yeniden ama çok daha yakıcı şekilde ülke gündemine girdi.

Kavramların tarihine dönelim. 40 yıl önce bir gericiye amacının ne olduğunu, ne için ve neye karşı mücadele ettiğini sorsaydınız muhtemelen size şu cümlelere yakın şeyler söylerdi: ‘batılı kafirlerin demokrasisine karşı İslam şeriatı için mücadele ediyorum.’ Bugün bir gericiye aynı şeyleri sorarsanız şuna yakın şeyler söyleyecektir: ‘batı modernleşmesinin totoliterliğine karşı sivil toplumun demokratik talepleri için mücadele ediyorum.’ İşte AKP’nin uzun iktidarının sırrı yaşanan bu kırılmadadır. 40 yıl öncesinin gericisinin sözlerinden anlarız ki laiklik demokrasiye içkindir. Çünkü o gerici dört kadınla evlenememesinin, çocuklara tecavüz edememesinin sebebinin laiklik olduğunu bilir ve bunu itiraf ederdi. Bugünün gericisi ise gericiliğini demokrasi üzerinden temize çıkarır. Çünkü liberalizmin hakim ideoloji olduğu günümüzde, demokrasi dinsel gericiliğe alan açmakta, tüm çağdışı görüşlerini ve yaşam şeklini ‘farklılık’ olarak kodlamaktadır. Bu da  gericinin terminolojisinin değişmesine yol açar. Örneğin gerici için artık ‘dinsiz Kemal’ yoktur ‘Jakoben Kemal’ vardır. ‘Allah’ın izniyle’ 9 yaşında çocuklarla evlenmek isteyen İslamcı bugün bu arzusunu, şeriatla değil, kültürel görelilikle temellendirmekte ve güçsüz olduğu yerde tolerans, güçlü olduğu yerde kabullenme beklemektedir. Örneklerini verdiğim kırılma, postmodern çağda liberalizmle ittifakın eseridir.

Cumhuriyet döneminde İslamcılığın ilk örgütsel toparlanışı ABD’nin Dünya Antikomünist Ligi’nin bir bileşeni olan İlim Yayma Cemiyeti ve Komünizmle Mücadele Dernekleri ile başlamıştı. Atılan tohumlar soğuk savaşın antikomünist ikliminde yeşeriyordu. Komünizm nefreti sayesinde düzenin tüm aktörleri tarafından sırtı sıvazlanan gericilik, Afganistan savaşıyla birlikte demokratik cephenin bir bileşeni haline getirildi. ‘İşgalci Sovyetlere karşı, demokrat İslamcılar’ Beyaz Saray’da ağırlanıyordu artık. Hem SSCB’nin hem de Ortadoğu’daki bağımsızlıkçı-laik hareketlerin başına bela olabilecek en etkili aktör İslamcılardı. Komünizmin havlu atmasıyla birlikte ise emperyalizm burjuva devrimci kazanımlara saldıracaktı. Pratikte bu, refah devletçi ekonomilere karşı piyasacılık, laikliğe karşı dinsel gericilik demekti. Bu dönem gericiliğin ‘bir bileşen’ olmaktan çıkıp, düzenin ortağı haline gelmesi ile karşılığını buldu. Belki de en somut göstergesi Türkiye’de yaşandı. 12 Eylül dinsel gericiliği, meydanlarda okunan ayetler ve ‘mehmetçiğe selam duran’ Fethullan Gülen iken, 12 Eylül piyasacılığı, 24 Ocak kararları ve Özal liberalizmiydi.

Pratik mücadeleyi bir kenara bırakırsak asıl mücadele ideolojiler alanında yaşanıyordu. Burjuvazi 1848’de başlayan uzun ihanet döneminin kalıcı normlarını Sovyet tehdidinin ortadan kalktığı dönemde yürürlüğe koyuyordu. Burjuvazinin tarihsel atılımıyla iktidardan düşen gericilik, yine burjuvazinin ittirmesiyle yeni ortaçağını yaratırken, antikomünist iklimin yerini postmodern iklim almıştı ve şeriatın yerini de demokrasi alacaktı. Postmodern ideologlar, modern iktidarların (ve aslında burjuva devrimlerin) baskıcı, totaliter yönlerinden bahsediyor, aydınlanmanın faşizmi yarattığını anlatıyordu. Kapitalizmin tüm pislikleri burjuvazinin en ilerici olduğu atılım dönemlerine yüklenirken, premodern dönem ve ilişkiler temize çekilmiş oluyordu. Batıda engizisyon ateşi, doğuda şeyhülislamın katliam fetvaları görünmez olurken, Köy Enstitüleri ve Halkevleri tepeden inmeci-toplum mühendisliği olarak aşağılanıyordu. Modern dönemin akıl, bilim, aydınlanma gibi değerleri yok edilirken, postmodernizmin rehberliğinde gelenek ve hurafelerde keramet aranıyordu. Cumhuriyet bir travma olarak niteledirilirken, Osmanlı, halkların kardeşçe yaşadığı özgür bir toplum olarak anlatılmakta ve tarih altüst edilmektedir. Yine Kemalist devrimin en demokratik yönü olan hilafet ve taraftarlarının resmi alanın dışına atılması, masum müslümanların ‘çevreye’ itilmesi, Kemalist bürokratik elitin siyasal alanı işgal etmesi olarak kodlanmıştır. Sanki müslüman halk her gün Yıldız Sarayı’nda hünkarıyla muhabbet ediyormuş gibi. İslamcıların, sivil toplumcu-liberallerin gözdesi haline gelişi de, bu ‘dışlanmışlıklarının’ ceberrut devleti ehlileştirecek sivil bir potansiyel olarak görülmesi nedeniyledir. Bu durum AKP’nin tüm devleti ele geçirmesine rağmen, Tayyip Erdoğan’ın kendisini ‘zenci’ olarak nitelemesinde somutlanır. Laiklerin elit-beyaz Türkler, gericilerin ise dışlanmış yığınların sesi olma teması buradan gelir, 2007-2012 yılları arası bu yalan, her kaynaktan üzerimize boca edilmiştir. Solun konuya bakışı için de bir parantez açmalıyım. Bu çarpık sosyoloji, solda en kristalize biçimini türban meselesi tartışılırken, daha doğrusu ülkenin gördüğü en gerici iktidar türban gündemini dayatırken aldı. Ne yazık ki solda bazı özneler, bu gündemde, işçi sınıfından kadınların çoğunun türbanlı oluşunu vurgulamıştı. Yani burjuvazinin laikliği, işçi sınıfının türbanı… Sosyolojideki liberal zoka yutulmuş, solda çoğu özne laiklik hassasiyetini Kemalist orta sınıfların (‘endişeli modernlerin’) takıntısı olarak görmüştü.

Kırılmanın politik pratiğe yansımasına bakalım. İdeolojiler politik aktörlerini er ya da geç bulurlar. Refah Partili yıllar yaşanıyordu, ne var ki 90’ların Refah Partisi burjuva düzeninin ortağı olabilecek postmodern demokrat bir yapıdan çok, antikomünist iklimin düz şeriatçısıydı. Erbakan’ın ağzına ‘statükocu elitler’ değil, ‘dinsiz kafirler’ yakışıyordu. Ama o dönem kapanmıştı ve ‘dinsiz kafirler’ (bolşevikler ve kemalistler) iktidardan edilmişti. II. Cumhuriyet’in kapısını açacak anahtar şeriat değil demokrasi idi. Refah Partisi içinden çıkan/çıkarılan yenilikçiler tam da aranan kumaş oldular. İktisaden liberal, siyaseten demokrat ve kültürel muhafazakar… Ne de olsa cumhuriyetçileri bir otelde kıstırıp yakarak yeni bir rejim kuramazsınız. AKP’nin yeni rejim operasyonlarına bakın ‘darbelere ve kontrgerilla yapılanmasına karşı’ uydurma mahkemelerdir, medyanın, sermayenin, sendikaların, emniyetin ele geçirilmesidir. Halkın kullaştırılması, eğitimin dinselleştirilmesidir. Ve her adımda ideolojik gıdasını liberallerden almıştır. Komik bir örnek olarak, 19 Mayıs gösterilerinin Mussolini faşizminden ilhamla yapıldığını liberaller fısıldamıştır kulaklarına ve Yahudi soykırımı nedeniyle Hitler’i şükranla anan AKP’liler topluma bu propagandayı yapmıştır. Düpedüz ilkokullara türbanı sokmak için serbest kıyafet yönetmeliğini dayatırlarken, yine liberallerden aldıkları akılla ‘tek tip kıyafet faşizmi’nden bahsetmişlerdir. Alkol yasakları için kullanılan, alkolizmin ciddi bir tehlike olduğu İskandinav örnekleri ise komik bile değildir.

Peki neden demokrasi ile saldırdılar diye sorulabilir. Öncelikle burjuvazinin kendi sınıfsal karakterinden doğan ‘hataları’ buna elverişli bir zemin sunmuştur. İktidara geri dönülmez şekilde yerleşmesiyle birlikte devrimci barutunu yitiren burjuvazi, komünizme karşı, bazı rezervler koymakla birlikte, hem emperyalizmi hem de dinsel gericiliği el altında hazırda tutmak istemiştir. Toprak reformunun yapılmaması, Köy Enstitülerinin yozlaştırılması, İmam hatip okullarının açılması, doğuda bazı gerici aşiretlerle uzlaşılması CHP’nin icraatlarıdır, iktidara tutunmak istemiş yine de başaramamıştır. Burjuvazinin egemenliğine bırakılan cumhuriyet, iktidarını kurduktan sonra kârdan başka motivasyonu kalmayan sermaye sınıfının elinde can vermiştir. Mesele sınıfsaldır ve bu yüzden sınıf perspektifini yitirmeyenler cumhuriyetin tasfiyesinden bahsederken, Baykal kara çarşafa rozet takmakla uğraşmıştır. O da tutunmak istemiştir, o da başaramamıştır.

Burjuva cumhuriyeti burjuvazi tasfiye etmiştir. Meseleyi en özlü kavrayacak olan sosyalistler olması gerekirken, gericinin imdadına ‘elveda sınıf, selamınaleyküm kimlik’ diyen postmodern ideoloji yine yetişmiştir. Cumhuriyet kazanımını görmeyen, tasfiyeyi önemsemeyen sol, gerici dönüşümün tam da sermayenin yeni ihtiyaçları için yapıldığını idrak edememiştir. Sınıfını unutan sol, kimlik ve kültür politikalarına batmıştır.

Yani kısacası, burjuvazinin yeni ihtiyaçları ve postmodern dönemin tarih-toplum-siyaset algısı, dinci gericilerdeki tarihsel nefret ile bir tür simetri oluşturmuş ve gericideki kırılmayı tetiklemiştir, yeni ortaçağın doğasına uygun şekilde demokrasi zırhını kuşanan gericilik tüm kaleleri fethetmiştir. Fakat bir sorun var. Halkın yarısı bu rejime ikna olmamış ve rejim yerli yerine oturtulamamıştır. Üstelik emperyalizm AKP rejimine razı olmasına rağmen Tayyip’in üzerini çizmiştir. Liberallerin CHP ve HDP’ye akın etmesinden de anlayabiliriz bunu. Çünkü onlar çok iyi koku alan köpekler gibidir.

Peki kavramlar ne oldu? Laiklik, aydınlanma, bilim, demokrasi, barış… Yıkan emperyalizm yenisini kuramadı. Dolayısıyla bütün kavramlar ortadadır. Onlara yeni içeriklerini kazandıracak olan politik mücadeledir. Ne laikliği ne demokrasiyi bu yeni ortaçağ rejiminin içerisinden konuşarak kazanamayız. Sınıfsal çıkarları için tarihsel değerlerini gericilere yem eden sermaye sınıfına yaslanarak da kazanamayız. Burada trajik bir örnek olarak Mustafa Koç’un ölümünü ve ardından verilen tepkileri anmak yerinde olacaktır. Koç öldüğünde çeşitli gerekçelerle onu AKP’nin karşısında konumlandırmak isteyen, her dönemeçte gericiliğe payanda olmuş bu sermaye ailesini sanki gericiliğe karşı laikliğin bayraktarlığını yapmış gibi göstermek isteyenler çıkmıştı. Oysa Tayyip Erdoğan birkaç saat sonra yaptığı açıklamada, ölümünden bir gün önce Koç’la bir arada olduklarını ona alkolü bırakması konusunda latife yaptığını söylediğinde hayaller suya düşmüştü. 301 işçinin öldüğü bir katliamda, ilk iş olarak tarikatların bölgeye yollanıp halkı afyonlamasına hangi patronun itiraz edeceğini düşünebiliriz? Burjuva politika ve ekonomisinin çıkarları ve postmodern ideolojik kuşatmanın yol haritasıyla Türkiye’nin dümeni gericilere bırakılmıştır. Bu konuda netleşmek bize ait kavramları yeniden kazanmamızın anahtarı olacak. Sorun sınıfsaldı. Çözüm de sınıfsal olacak.

Sermaye laiklikten kurtulduğuna göre, laikler de sermayeden kurtulacak.

Başka bir yol yok.

 

 

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur