AKP üzerine bir yorum denemesi – Yaşar Ayaşlı

AKP hedefine doğru ilerledikçe eklem yerlerinde oynamalar olması kaçınılmazdır. Saray’dan Hükümete ve partiye uzanan ahtapotun kolları kendine tabi olmama eğilimi gösteren yabancı cisimleri dışarı atıyor, radikalleştikçe de atacaktır. “AKP kabuk değiştiriyor” dedikleri şey, Saray’ın istemediklerinin dışlanmasıdır

arinc-erdogan

Çok partili dönemin ara vermeden en uzun süre iktidarda kalabilen partisi AKP’dir. Bunda toplumsal rıza kadar, öncüllerinden ve rakiplerinden ayrılan yanlarının da etkisi vardır. AKP, ideolojisi, söylemi, ittifakları, hedefleri, hükmetme yöntemleri ile geleneksel egemen sınıf partilerinden farklı bir tipoloji oluşturuyor.

Baştan söyleyelim ki, bu partinin doğuşunu, tarihsel şanslarını, rakipleri ve halk üzerinde yarattığı korku düzenini, hukuk tanımazlıklarını dikkate almayan her değerlendirme, İslamcı faşizmin büyüsüne kapılmaya mahkûmdur.

Kurdurucuları ve kurucuları

2001’de kapatılan Refah Partisi’nden ayrılan “Yenilikçi kanat” tarafından kurulan AKP, bundan bir yıl sonra da girdiği seçimlerden iktidar partisi olarak çıktı. O sıra Türkiye’nin 2001 ekonomik krizinden düze çıkması olsun, önde giden İslamcı hareketin yükselişi ile krizlerinin doruğundaki “merkez parti”lerin çöküşünün kesişmesi olsun, onun için büyük bir tarihsel şanstır.  Hala, 12 Eylül rejiminin ve muhafazakâr-İslamcı partilerin varlıkları üzerine oturan bir mirasyedi olduğunu söylemek gerekiyor.

Kendi çapsızlıklarının farkında olmamaları olanaksız kurucuları o günlerde bunu muhtemelen Tanrının lütfü (“Yürü ya kulum” hikayesi) diye yorumluyorlardı.

Halbuki asıl lütuf dünya kapitalizminin Tanrısı ABD’den ve şeytanı İsrail’den gelmişti. Çünkü, Türkiye’yi “Ilımlı İslam modeli”nin pilot ülkesi, AKP’yi ise pilot partisi seçen onlardı.  Erdoğan, Gül ve Zapsu’nun ABD yetkilileriyle yürüttükleri diplomasi trafiği buna gösteriyor.  Zaten bir süre sonra da Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak gibi suç ortakları AKP’nin uzun süredir üzerinde çalışılan bir ABD-İsrail projesi olduğunu itiraf ettiler.  Sözlü sözleşmeye göre ABD, AKP’yi finanse edip yolu önündeki mayınları temizleyecek, AKP ise İsrail’in güvenliği ve BOP için kendinden istenenleri yerine getirecekti.

Bu bir Şark fantezisi değildi, Ortadoğu ve Türkiye için tasarlanmış hesaplı kitaplı bir hegemonya stratejisiydi. Türkiye’nin modelisti ve öncüsü olacağı bir “ılımlı İslam” inşasının, 20 yıldır krizler ve sorunlarla cebelleşen Müslüman ülkelerde fırtınalar estiren radikal İslamın önünü keseceği ve bölgenin neoliberal küreselleşmeye entegrasyonu önündeki pürüzleri gidereceği düşünülüyordu. Emperyalist stratejistler, Kemalist veya Baasçı tipteki laik rejimlerin Batı düşmanı radikal İslamın yükselişini önlemek bir tarafa, azdırdıkları kanaatindeydiler. Huntington’un genelde Graham Fuller’in özelde anlatıp durdukları şeyin esası buydu: Sahneye neoliberal çarkı çevirecek aktörler sürülecek, ılıtılmış İslam eliyle de “aşırı uçlar” sisteme eklemlenecekti.

Washington’dan bakınca Ilımlı İslam, ulus-devletçiliği neoliberal küreselleşmeyle çok uyuşmadığı düşünülen Kemalist paradigmayı kaldırmak demekti. Ankara’dan bakılıncaysa hem halklarla hem de bürokrasi ve paralelindeki kesimlerle uzun, sert ve topyekûn bir hesaplaşma, başka bir ifadeyle Başkanlık Sistemiyle taçlanacak bir dinsel faşistleşme süreci demekti.

Maskeli AKP

AKP iktidara geldiğinde ne siyasal İslamcı havası vardı, ne de bunu ima eden semboller ve işaretler taşıyordu. Ne varsa “Yenilikçilik” örtüsü altında gizliydi. Toplumsal tabanının heterojenliği ve iktidar bloğunun bileşimi gereği uzlaşmacı ve çoğulcu bir profili vardı. Hem Erbakan kanadından, hem muhafazakâr sağ partilerden ayrı bir İslam yorumunu temsil ettiği halde, hepsinin tabanını “merkez sağ”da bloke edebilmek için, kamuoyuna kendini “laik hukuk devlet”ini savunan “muhafazakâr demokrat”  bir parti diye takdim etti. Başta “askeri vesayet” olmak üzere siyaseti kamburlarından kurtarıp AB standartlarında bir demokrasiye kavuşturacağı vaadiyle göz doldurmaktan geri kalmadı.  Dünya kamuoyunun kanaat önderleri  sarı kart kaldırmadan önce, AKP liderinin Hıristiyan Demokrat partilerin Müslüman bir versiyonu olduğuna inanmışlardı.

Eksenini İslamcı faşist kliğin oluşturduğu AKP bloğu içinde muhafazakârlar, dindarlar, liberaller de vardı. Küresel sistemle bütünleşmekten yana Müslüman sermaye bunu algılamakta zorluk çeken yaşlı Erbakan yerine, algılama sıkıntısı çekmeyen kendisi gibi genç ve hırslı “yenilikçi” kanadın safında yer almıştı. AKP, ana baba bir kardeşi MÜSİAD’ın yanı sıra, üveyi saydığı TÜSİAD’ın da desteğini alınca kare tamamlanmış oluyordu.

Maskesiz AKP

Ne zamanki önündeki engelleri aşıp hedeflerine yaklaştı, o zaman mağduru ve demokratı oynamaz oldu. Giderek İslamcı (“otoriter”) bir renk vermeye başlayınca  “sessiz devrim” masalına kanarak omuz veren sol liberallerde kuşku uyandırmaya başladı. Ulusalcılar ve Merdan Yanardağ, Cihan Tuğal gibi yazarlar bunu takiye ile açıkladılar. Halbuki bu, devletin fethinde kat edilen mesafe kadar, evrelere göre değişen ittifakları da göz ardı eden yüzeysel bir tespittir.

2007 ve 2010 eşiklerini takiben adli bürokrasiye ve tek tek fişlenmiş askerlere yönelik operasyonlar siyasal İslamın önünü açmak amacıyla tertiplenmişti. 2013 Haziran Ayaklanması, neoliberal ve dinsel faşist uygulamalara kitlesel bir sezgiyle verilmiş güçlü bir cevaptı. İktidar çıplaklaşan faşist karakterini artık “muhafazakâr demokrat” bir örtüyle kapatamayacağı bir raddeye gelmişti.

Haziran’ın tazyikiyle AKP bloğundan iki büyük parça koptu. Önce uzun süreli hıyanetinden sıçrayarak uyanan liberal entelejansiya ayrıldı. Sonra 17/25 Aralıkta doruğuna çıkan Erdoğan-Gülen kapışması başladı. İki dinci faşist kanat aralarında iktidar kavgası yaptılar.

Hükümet, Haziran ve 17/25 Aralık depremlerinin sarsıntısıyla içine düştüğü meşruiyet krizine radikalleşerek cevap verdi. Bir yandan da Ergenekon, Balyoz (vs.) operasyonlarını beraber yapmamışlar gibi suçu eski ortağının üzerine atarak, hegemonya boşluğunu asker-sivil ulusalcılarla doldurdu. Bu, Çözüm Sürecinin de sonunun gelinmiş demekti.

AKP devleti aynı yıl bir darbe de ”Yeni Türkiye” paradigmasının temel direği durumundaki dış politika cephesinden yedi. Asıl iki yıl sonra Rus uçağının düşürülmesiyle çökecek yeni-Osmanlıcılık, ilk onarılmaz hasarını Mısır’da Müslüman Kardeşler’in darbeyle düşürülmesi üzerine aldı. Bu, Türkiye’nin hem Sünni Ortadoğu liderliği hayalinin, hem de ABD’nin  “Ilımlı İslam” projesinin  sonu oldu.

“Ilımlı” ama “İslamcı faşist”

“Reis”, başkanlığa giden yoldaki ilk büyük engelini 2014 Ağustosunda cumhurbaşkanı seçilerek aştı. 7 Haziran 2015 seçimlerindense yenilerek çıktı, çünkü artık AKP tek başına iktidar olamıyordu. Başkanlık hayalinin suya düştüğü görülünce çare hile yapmakta ve faşist yöntemlerde arandı.

Yeni taktik seçimi yenilemekti. Koalisyona yanaşmaması bundandı. Aynı sonucun alınmaması için koşulların değiştirilmesi gerekiyordu. Bunun için Dolmabahçe Mutabakatını yırtıp atmak ve iç savaş eşliğinde Türk milliyetçiliği rüzgârları estirmek biçilmez kaftandı. Bir taraftan da Suruç ve Ankara katliamlarıyla büyük bir korku fırtınası estirildi. Muhaliflerin elinin kolunun bağlanıp,  AKP’nin çalıp AKP’nin oynadığı 1 Kasım Seçimleri işte böyle kazanıldı. AKP, Türk şovenizmini ve militarizmi arkasına alarak Kürt halkının direnişini ve halkların ilerici-devrimci muhalefetini kırarsa, arkasının geleceğini biliyor. İç savaştan ve Suriye karşıtlığıyla derleyeceği şoven milliyetçi puanlarla faşist diktatörlüğün tahkimatında geri dönülmez noktayı oluşturacak Başkanlık Sistemi eşiğini aşmak istiyor.

AKP iktidar etmekten geleneksel partiler gibi seçimden seçime hükümet değiştirmeyi anlamıyor. Bundan anladığı paradigma değişimidir. Bu ki, onu radikal ve kalıcı olmaya mecbur kılıyor. Çünkü eski resmi ideolojinin ve kurumsal yapının tasfiyesi, kudretli bir lider tarafından yönetilen, ideolojisi, kültürü ve toplumsal örgütlenişi faşist yöntemlerle ayakta tutulan sıkı bir diktatörlüğü gerektiriyor.

Faşist parti algısı

Sol kamuoyunun faşist parti algısı 1980 öncesi MHP üzerinden şekillenmiştir. Bu algıda faşizm paramiliter gençlik örgütleriyle komünistlere ve işçi hareketine ölümüne saldırı ve Hitler tarzı semboller ve söylemlerle ölçülür. Hâlbuki dünyada ne tek tip bir faşizm, ne de tek tip bir faşist parti vardır.

AKP’nin mutlaka elleri sopalı ve silahlı militanlarla sokağa inmiş bir örgütlenmeyle yolunu açması gerekmiyor. Zaten iktidarda olduğundan terörize etme sorununu polis, jandarma, MİT, eli palalılar, mafya çeteleri, Osmanlı Ocakları, Ak-troller ve IŞİD gibi oldukça farklı enstrümanlarla hallediyor. Bunun klasik paramiliter örgütlenmeye kıyasla daha az riskli olduğunu da görmek gerekiyor.

Tam ve en yüksek faşizmi temsil eden Hitler tipi parti algısından türeyen başka bir yanlış da, bir parti homojen değilse onun faşist olmayacağının sanılmasıdır. Hâlbuki yalnız tabanda değil tavanda da İslamcı-muhafazakâr-liberal geleneğin mirası üzerine oturmuş AKP, heterojen bir partidir. Başta da söylediğimiz gibi, İslamcı ve İslamcı olmayan faşistler yanında, faşist olmayan İslamcıları, muhafazakârları, kısmen liberalleri ve işbirlikçi Kürtleri içerisinde barındırıyor.

Bu sadece bizde görülen bir şey de değil. Mussolini hareketi radikal squadristlerden kırsal gericilere, devletçilerden muhafazakârlara, sendikalistlerden sözde sosyalistlere kadar birçok eğilim ve hizipten oluşuyordu.

Gene İspanya İç Savaşı’nın (1936-1939) bitiminde kurulan Franko iktidarı, Falanjistlerden, monarşistlerden, muhafazakâr milliyetçilerden, Katolik eylemcilerden oluşan bir koalisyondu. Franko hepsini Milli Hareket içerisinde birleştirmişti. İspanya, Portekiz, Macaristan, Yunanistan faşizmleri de öyleydiler.

Nispeten homojen faşist partilere nazaran daha fazla eğilim ve hizbi içinde taşıyan AKP’deki bitmeyen kopuşlar ve gruplaşmalar ancak bununla açıklanabilir. Bugün AKP’nin en öndeki dört kurucusundan üçü ekarte edilmiş durumdadır. Önemli isimlerinin ve eski bakanlarının birçoğu artık partili değildir.

AKP hedefine doğru ilerledikçe eklem yerlerinde oynamalar olması kaçınılmazdır. Saray’dan Hükümete ve partiye uzanan ahtapotun kolları kendine tabi olmama eğilimi gösteren yabancı cisimleri dışarı atıyor, radikalleştikçe de atacaktır. “AKP kabuk değiştiriyor” dedikleri şey, Saray’ın istemediklerinin dışlanmasıdır. Karizmasını ve hayli geniş ekibini kullanan “Reis”, bunu uygun zamanlarda ve mümkün olduğunca ufalayarak yapmaya çalışıyor. Fakat yandaş medya grupları (tweet’çiler dahil) içindeki polemikler partideki kaynaşmanın yansımasıdır.

AKP içindeki çatlakların farkında olmak, faşizme karşı mücadele açısından yararlı bir bilgilenmelidir. Fakat faşizmin kendi iç çelişkileriyle çökeceğini sanmak da bir o kadar zararlıdır. Doğa gibi toplumda da hiçbir güç yıkmadıkça yıkılmaz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur