Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okuma konferansının düşündürdükleri ve bazı eleştiriler – Yener Orkunoğlu

Konferansa yansıdığından anlaşıldığına göre kapitalizmin ekonomik temeli konusunda Kürt hareketinin ve Öcalan’ın derin, geniş ve kapsamlı araştırmaları bulunmuyor. Kapsamlı bir ekonomik teoriden (değer teorisi, para teorisi) yoksunluk, Marksist olmayan teorilerin etkisini artırmaktadır

Öncelikle 3-5 Nisan 2015 tarihleri arasında Hamburg’da “Kapitalist Moderniteye Karşı Meydan Okumak” başlığıyla düzenlenen ve etkisi derin, anlamlı ve enternasyonal karakterde olan konferansı örgütleyenleri, salona gelerek konuşan ve söz alarak katkıda bulunanları, emek verenleri kutlamak isterim. 30 çevirmenin görev aldığı ve konuşmaların 6 dile çevrildiği konferansın organizasyonu büyük başarıydı. Kapitalist Modernite’ye Meydan Okumak 2: Kapitalist Modernite’yi Teşhir etmek – Demokratik Modernite’yi İnşa Etmek üst ve alt başlıkları altında yapılan bu konferansın amaçlarından biri, Abdullah Öcalan’ın düşüncelerini yaymaktı.

Konferansa Prof. John Holloway, Prof. David Harvey, Prof. David Graeber, Prof. Elmar Altvater, Janet Biehl, gibi akademisyen, araştırmacı ve uzmanların ayrıca PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah, DBP Eş Genel Başkanı Emine Ayna gibi politikacıların katılması konferansa ayrı bir zenginlik kazandırmıştır. Böylesi konferansların 2-3 yılda bir yapılması gerçekten çok yararlı olur.

Konferans temel olarak 5 konu başlığı altında gerçekleşti:

  1. Kapitalist moderniteyi teşhir etmek.
  2. Demokratik Modernite.
  3. Ekoloji, Sanayi ve Komünal Ekonomi.
  4. Devrim teorisinin eksikliklerini aşmak.
  5. Alternatif pratikten çıkarılan dersler.

Görüldüğü gibi önemli konular. Burada tüm konuşmaların içeriğine değinecek değilim. Kendimce sorunlu bulduğum birkaç noktaya değineceğim. Öncelikle, Öcalan’ın görüşlerini anlatmaya çalışanların teorik birikimlerinin yetersiz olduğu dikkatimi çekti. Toplantıya ara verildiğinde, konuştuğum bir iki arkadaş da aynı düşüncedeydi. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Öcalan’ın teorik düzeyinin konferansa yansımadığını ifade ettiler. Diğer bir nokta, demokratik ulus konusunun yeterince açıklığa kavuşturulamamasıydı. Bir başka nokta ise, Demokratik Konfederalizm’in ekonomik temelinin yeterince açıklanamamasıydı.

Yanlış üzerine susmak yanlış yapmaktan daha vahimdir: Dolayısıyla üç nedenden dolayı bu yazımı kaleme alıyorum. Birincisi, Demokratik Konfederalizm’in kapitalist moderniteye bir alternatif olduğu tezinin bazı yanlış beklentiler ve yanılsamalar yaratabileceği ve gelecekte büyük hayal kırıklıklarına yol açabileceği endişesi içindeyim. İkincisi, Marx’ın emek-değer teorisine yönelik haksız eleştiriye cevap için. Üçüncüsü, politika ve iktidar ilişkisi konusunun yeterince üzerinde düşünülmediği kanısını taşıdığım için.

Siyasal mücadelede tavizler gerekli olabilir, ama teorik konularda taviz, bizi amaçlarımızdan saptırır. Birkaç noktaya değindikten sonra, esas olarak emek-eğer teorisi konusundaki bazı yanlış anlamaları açıklamaya çalışacağım.

Öcalan açısından ‘Demokratik Konfederalizm devlet olmayan, demokratik ulus örgütlenmesidir.’ Buna göre denilebilir ki, Demokratik Konfederalizm düşüncesi, Ortadoğu’daki toplumların demokratikleşmesini mümkün kılacak, kapitalist sistem içinde çatlaklar yaratabilecek önemli bir projedir. Demokratik özerklik, mutlaka savunulması gereken bir görüştür. Bunlar gereklidir ve büyük bir kazanımdır. Ama Demokratik Konfederalizm projesinin global sermayeye, kapitalist moderniteye alternatif olabileceği görüşü abartılmıştır. Siyasal alternatif düşünceler geliştirmek önemlidir, ama yetersizdir. Çünkü küresel sermayeye karşı ekonomik alternatif biçimlerinin geliştirilmesi gerekir. Nihayet Güney Afrika Komünist Partisi adına katılan, Alex Mohubtswane ülkedeki deneyleri ve yaptıkları hataları anlattı. Ekonomik alanda yaşanan sıkıntıları, küresel sermayenin yerel sermayeyi nasıl güçlendirdiğini açıkladı. Komünist Partisi, hükümet ortağı olmasına rağmen tüm umut ve beklentilere karşın sosyalizmin kurulamadığını, çünkü global sermayeye karşı ulusal ve bölgesel mücadelenin yetersiz kaldığını ve küresel kapitalizme karşı ancak küresel düzeyde mücadelenin başarılı olabileceğini vurguladı.

Ortadoğu’da Demokratik Ulus düşüncesinin yaygınlık kazanması, elbette küresel kapitalizme karşı siyasal bir kazanımdır. Ama daha fazla değil Demokratik Ulus sorunu benim de ilgilendiğim bir konu. Yaklaşık 10 yıl önce Özgür Politika’da ‘Demokratik Ulus Nedir?  başlığı altında 3-4 gün süren bir yazı dizisi yayınlamıştım. Ulus konusu Marksizm’in en zayıf yanlarından biridir. Derinlikli Marksistler de bunu kabul ediyor. Çünkü Marx ve Engels’in ulus konusunda sistematik bir teorileri olmadı. Hatta Marx-Engels, 1848-49 dönemindeki ulusal sorunlar üzerine olan yazılarında yanlışlıklar yaptılar. Özellikle Engels’in ‘Tarihsiz Halklar’ kavramı bu yanlışlıklardan birisidir. Ama Engels’in bu yanlışlığı -Ukraynalı Marksist Rosdolsky’nin Zur Nationale Frage başlıklı kitabında gösterdiği gibi- teorilerinden kaynaklanmamıştır. Tersine bizzat Engels’in kendi geliştirmiş olduğu tarihsel materyalizmle çelişen siyasal analizlerinden kaynaklanmıştır. Stalin tarafından geliştirilmiş olan ulus teorisinin eksikliği ise modern Marksist ulus araştırmacıları tarafından gösterilmiştir.

Öcalan’ın, “demokratik ulus” düşüncesini ileri sürmesi, sosyalizm ve Marksizm açısından bir kazanımdır. Ama ne var ki, Konferans’ta demokratik ulus konusunun açıklığa kavuşturulması yetersizdi. Bana kalırsa “demokratik ulus” sorunu ortaya konulacaksa, ilkin ulusların ne zaman ortaya çıktığı ve nasıl yaratıldığı, ulus kavramının hangi aşamalardan geçtiği, milliyetçiliğin ulus anlayışı, milliyetçiliğin geçirdiği aşamalar vurgulanmalıydı. Bunlar ele alınmadan, “demokratik ulus”u anlaşılır kılmak çok zordur. Millet ve Milliyetçilik konusunda iki yıldır sürdürdüğüm kitap çalışmasını, 4-5 ay içinde bitireceğimi bu yılın sonunda yayımlayacağımı umut ediyorum. Sadece bir iki noktaya vurgu yapacağım.

Fransız Devrimi (1789), bireyin özgürlüğünü ve insanlığın iyiliğini amaçlayan, liberal ve kozmopolitik bir devrimdi. Bu bakımdan Fransız Devrimi, ilk aşamada henüz ulusal bir devrim değildi. Fransız Devrimi’nin ulusal niteliği, I. Napolyon’un özgürlük adına diğer ülkeleri işgal etmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Napolyon’un zaferleri, başka ülkelerde ulus ve milliyetçilik düşüncesinin yayılmasına neden olmuştur.

Milliyetçiliğin iki temel ilkesine dikkat çekmekle yetineceğim: Birincisi milliyetçilik, dil, kültür, soy, ırk vb. gibi kriterlere dayanarak homojen bir ulus anlayışından hareket eder. İkincisi, devlet ve milletin birbiriyle çakışmasını/örtüşmesini savunur. Bugün yaygın olan ulus tanımı, esasen Alman Romantik döneminin entelektüellerine dayanmaktadır. Milliyetçilik teorisi, Alman düşünürü Fichte (1764-1814) tarafından temellendirilmiştir. Demokratik ulus, en kısa anlamıyla bu iki temel ilkenin (homojen ulus tanımının ve ulus ile devletin çakışması) reddedilmesi demektir.

Konferansta, Marx’ın emek-değer teorisine yönelik eleştiri yapıldı. Bu eleştirinin yanlışlığına değinmeden önce, Kürt Özgürlük Hareketi ve Öcalan konusunda kısa bir değerlendirme yapmak isterim. Yaklaşık 40 yıldır Türkiye Cumhuriyeti devletine ve ordusuna karşı savaş yürüten hareket, devletin ne olduğunu, kendi pratik mücadelesi nedeniyle daha yakından inceleme fırsatı bulmuştur. Devletin dayandığı ideolojilerden birinin milliyetçilik olduğunu gördüğü için, hem devletten hem de milliyetçilikten uzak “demokratik ulus” anlayışı geliştirmeyi başardığı anlaşılmaktadır. Bu genel olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin, özel olarak da Öcalan’ın bir başarısıdır.

Konferansa yansıdığından anlaşıldığına göre kapitalizmin ekonomik temeli konusunda Kürt hareketinin ve Öcalan’ın derin, geniş ve kapsamlı araştırmaları bulunmuyor. Kapsamlı bir ekonomik teoriden (değer teorisi, para teorisi) yoksunluk, Marksist olmayan teorilerin etkisini artırmaktadır. Özellikle İmparatorluk adlı kitabı yazanların (M. Hardt ve A. Negri) değer teorisine yönelttikleri eleştirilerden etkilenen Öcalan şöyle demişti: “İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.”

Değer teorisi konusunda da şöyle diyor Öcalan: “Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği nereye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez.” Öcalan “aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim” diyor. Evet, Öcalan Kapital’i iyi incelemiş olsaydı, inanıyorum ki, (M. Hardt ve A. Negri) değer teorisine yönelttiği eleştirilere karşı dururdu. Umarım Öcalan, Kapital’i derinlemesine inceleme olanağı bulur. Marx, emeğin değerinin ölçülmesini hiçbir şekilde savunmaz. Çünkü Marx’a göre “emek değer üretir, ama emeğin değeri yoktur.” Marx, kapitalist sistemin ekonomik analizini yapıyor ve emek ve iş-gücü arasında ayrım yapıyor ve emeğin neden ve nasıl iş-gücüne dönüştüğünü incelemeye çalışıyor.

Marx’ın Emek-değer Teorisine Yönelik Eleştirinin Yanlışlığı
Kapitalizm—Değer ya da Gücün Birikimi? başlığı altındaki sunumda Kenan Ayaz, Öcalan’a atıf yaparak Marx’ın emek-değer teorisinin yanlış olduğunu ileri sürdü. Aslında sunumun başlığı bile sorunludur ve diyalektik olmayan bir bakış açısını sergilemektedir. Kapitalizmi, sadece devlet gücü birikimine indirgemek, kapitalist ekonominin mantığını anlamamak demektir. Oysa kapitalizm, hem sermaye hem devlet gücü birikimidir. Daha doğrusu, kapitalizm sermaye birikimi üzerinden iktidar gücünü geliştirirken, tersi de doğrudur. İktidar gücünü, sermaye birikiminin hizmetine koşar. Devletlerin, bankaları kurtarma operasyonu başka ne anlama gelebilir ki. Marx’ın Kapital’inin 4. Cildi’ni ve Grundrisse’yi okumayan insanların, ekonomik konularda geniş bilgiye sahip olmayanların konferansta Marx’ın emek-değer teorisini eleştirmesi Marx’a büyük bir haksızlıktır.

Marx’ın emek-değer teorisini açıklamadan önce, ilkin bu teoriye geçmişteki saldırılara ve daha sonra Marx’ın değer teorisi hakkında bazı düşünülerin görüşlerine kısaca da olsa bakmak gerekiyor. Sonra emek-değer teorisini açıklamak uygun görünüyor.

Bilindiği gibi Adam Smith (1723-1790) tarafından ortaya atılan ve David Ricardo (1772-1823) tarafından geliştirilen emek-değer teorisi, 1820-30’lu yıllarda Ricardocu Sosyalistler (William Thompson, John Gray,  Thomas Hodgskin) denilen bir akımı doğurmuştur. Bu akımın savunucuları “madem zenginlikler emek tarafından yaratılmıştır, o halde yaratılan zenginliğin de emekçiye ait olması gerektiğini” görüşünü yaymaya çalıştılar. Ne var ki, burjuvazinin uyanık entelektüelleri, emek-değer teorisinin, bir yanda işçi sınıfını bilinçlendirdiğini ve güçlendirdiğini, diğer yanda da sistem için tehlikeli olduğunu hissederler. Dolayısıyla emek-değer teorisi reddedilerek, 1870’li yıllarda Neoklasik teori gündeme gelir. Alman işçi sınıfı içinde de revizyonist Bernstein Marx’ın üç düşüncesine (1. Emek-değer teorisi, 2. Diyalektik düşünce, 3. Tarihsel materyalizm) saldırır. Bunları attıktan sonra Marksizm’den geriye ne kalır ki?

Marx’ın emek-değer teorisi anlaşılmadan, kapitalizmin ekonomik mantığı anlaşılamaz. Emek-değer teorisine saldıran bir yaklaşım, anti-kapitalist olamaz. Değer teorisi konusunda Lenin, 1914 yılında Hegel’i inceledikten sonra şöyle der: “Hegel’in Mantık Bilimi’nin tümü iyice incelenmeksizin ve anlaşılmaksızın, Marx’ın Kapital’ini özellikle I. Bölümünü bütünüyle anlamak olanaksızdır. Şu halde hiçbir Marksist, ondan yarım asır sonra bile Marx’ı anlamış değil.” (Lenin, Felsefe Defterleri, Sosyal Yayınları, S. 146)

Eleştirel Teori geliştirmeye çalışan Frankfurt Okulu düşünürleri (Adorno, Horkheimer, Marcuse), Marx’ın metayı incelerken kullandığı ‘diyalektik çelişki’ konusunun daha sonraki birçok Marksist ve diğer düşünürler tarafından yeterince anlaşılmadığını vurguladılar bir dönem. Adorno, Horkheimer, Marcuse, bu üç düşünür, Marx’ın toplum teorisinden daha kuşatıcı bir teori olmadığını kabul etmek durumunda kaldılar. Çünkü onlara göre de Marx’ın teorisi, toplumun ekonomik bakımdan nasıl işlediğini gösteren alternatifi olmayan bir teoridir. Horkheimer, “Bugünkü toplum ve tarih Marx olmadan anlaşılamaz” diyor. Adorno ve Horkheimer, Habermas’ın geliştirmeye çalıştığı “İletişim Teorisi”ne dayanan toplum teorisinin Marx’ın teorisinden daha kapsayıcı bir toplum teorisi olduğunu kabul etmezler. (Bkz. Hans-Georg Backaus, Dialektik der Wertform, S. 29 ve 39) Zira ekonomik temelden yoksun bir toplum teorisi yetersiz bir teoridir.

Değer Biçiminin Diyalektiği başlıklı önemli bir eser yazan Hans-Georg Backaus, 1997 yılında iki önemli tez ileri sürmektedir: Birincisi, sosyalizmin çöküşü, Marx’ın kapitalizme ilişkin yaptığı analizini hiçbir şekilde çürütmemiştir; ikincisi, Marx’ın değer teorisi bugüne kadar anlaşılamamıştır. Çünkü değerdeki, metadaki ve emekteki diyalektik çelişki kavranamamıştır.

Bu satırların yazarı, Marx’ın Kapital’inin bütününü okumazdan önce uzun bir dönem Hegel’in düşüncesiyle ilgilendi. Bilindiği gibi Hegel Mantık Bilimi adlı eserinde nesnel ve öznel mantığı incelemektedir. Nesnel mantık altında iki konu (varlığın ve özün mantığı) incelenir. Varlıktan, öze geçişin diyalektiği gösterilir. Öznel mantık adı altında ise kavramın mantığını inceler Hegel. Burada varlığı ve özün birliğinin nasıl gerçekleştiği ve göründüğü sergilenir. Hegel daha sonraki dönemde yayınladığı Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften im Grundrisse başlıklı eserinde kitabın taslağını değiştirir. Nesnel ve öznel mantık kavramlarını kullanmaz. Üç mantığı gündeme getirir: 1. Varlığın Mantığı, 2. Özün Mantığı ve 3. Kavramın Mantığı. Hegel’in diyalektiği açısından, gerçekliğin dönüştürülmesi son derece merkezi bir önem taşır. Marx’ın Hegel diyalektiğine başvurmasının nedenlerinden biri bu bakış açısıdır.

Hegel, “diyalektik, en zor bilimlerden biridir” diyor. Çünkü birbirini tamamlayan şeyler, insanlar tarafından birbirine karşıtmış gibi algılanıyor. Hegel’in diyalektik düşüncesinin ne kadar zor anlaşıldığını konferansta konuşan Emine Ayna’nın söylediklerine dayanarak göstermek istiyorum. Emine Ayna şöyle dedi: “Öcalan’a göre politika, toplumun özgürlük alanıdır.

Bu düşünceyi yakından inceleyelim. Diyalektik bakış açısından politika ve iktidar bir bütünlüğün parçalarıdır. Nerede politika varsa, orada iktidar ilişkisi vardır. Diyalektik bakış açısı, sadece bütünlüğün parçalarından birini aşmayı değil, bütününü aşmayı gerektirir. Yani eğer devlet ve iktidar aşılmak isteniyorsa, diyalektik bakış açısı, sadece devleti aşmayı değil, aynı zamanda politikayı da aşmayı gerektirir. Bu şu anlama geliyor: Özgürlüğe kavuşmak için, devlet ve iktidara karşı olmak yetmez, politikaya da karşı olmak gerekir. Çünkü politika, partiler vb. iktidar araçlarından biridir. Devleti, iktidarı aşmak isteyen, politikayı ve partileri aşmak zorundadır. Üzerinde iyi düşünülmeyen konulardan biridir bu konu. Örneğin Hegel’i okuduktan sonra Lenin, sosyalizm, devlet, ulusal sorun, ekonomi konusunda daha gelişkin bir diyalektik bakış açısı geliştirmesine karşın, politika ve parti konusunda diyalektik bir anlayış geliştirmediği için, bazı düşünürler tarafından eleştirilmiştir. (Bkz, Kevin B. Anderson, Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi, s. 408-409). Özgür bir toplumda “politik olmayan” bir “politika”, “devlet olmayan” bir “devlet” gündeme gelir. Bu söylediklerimizden politik mücadeleye karşı olduğumuz sonucu çıkarılmamalıdır. Politik mücadele elbette zorunludur, ama politik mücadele koşullarını ve araçlarını ortadan kaldırmadan, devletin ortadan kalkacağı düşüncesinin yanılgı olduğu görüşündeyim.

Lenin, devletin aşılması gerektiğini vurgulamıştır; ama komünist partisi ilerde nasıl aşılacak? Bu soru sorulmamıştır bile! Dolayısıyla Lenin’i, devleti aşamadığı için değil, bir iktidar aracı olan partilerin nasıl sönmesi gerektiği (örgütlenmenin diyalektiği) üzerine kafa yormadığı için eleştirebiliriz. Devleti aşamadığı için değil, partinin nasıl gereksiz hale geleceğine ilişkin düşünceler üretemedikleri için eleştirmek daha doğru olur. Umarım Hegelci diyalektik düşüncenin nasıl bir şey olduğunu bu örnekte göstermek mümkün olmuştur.

Marx’ın Kapital’inin bütününü okuyan ve inceleyen biri olarak şunu vurguluyorum: Marx’ın teorisi ile ikinci elden kamuoyuna yayılmış olan yüzeysel Marksizm arasında fark vardır. Yaygın, yüzeysel Marksizm, Marx’ın teorisinin çarpıtılmış basit biçimidir. Marx’ın teorisi ile yüzeysel ve sığ Marksizm arasındaki ayrım en kısaca şöyle ifade edilebilir: Yüzeysel Marksizm, her şeyi ekonomiye indirgemiştir ve üst-yapı kurumlarını (devlet, kültür, sanat vb) alt-yapının, ekonominin pasif bir yansıması olarak değerlendirir. Oysa Marx’ın teorisi, verili bir alt-yapının, niçin ve nasıl belirli üst-yapı kurumlarını doğurduğunu ve bu üst-yapının alt-yapı üzerinde nasıl aktif etkisi olduğunu gösteren bir teoridir. Bunun en iyi örneğini Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumairei adlı eserinde ortaya koyar. Devlet organının, ekonomik yapıdan kısmen özerk olduğunu, burjuvazinin ekonomik egemenliğini korumak için, devlet iktidarından nasıl vazgeçerek, iktidarı Napolyon’a devrettiğini gösterir.

Marx’ın emek-değer ve özellikle değer biçimleri teorisi, dünya Marksist hareketi tarafından en az anlaşılan ve yanlış yorumlanan görüşlerden biridir. Marx, insan yaşamı için vazgeçilmez olan somut emeğin, kapitalist üretimde neden ve niçin soyut emeğe dönüştüğünü incelemeye çalışmıştır. Feminist ve ekolojik hareketlerinin çoğu Marx’ın emek-değer teorisinin özünü anlamadılar ve anlayamıyorlar.

Şimdi gelelim Marx’ın emek-değer teorisine. Kapital’de metanın tahliliyle başlayan Marx, metaya üç bakış açısından yaklaşır.

1-) Kullanımdeğeri ve değişim-değeri olarak metayı inceler.

2-) Nitel ve nicel emek açısından metaların özelliğini tahlil eder.

3-) Metaların somut ve soyut emek ürünleri olduğuna dikkat çeker.

Emeğin Bölünmesi (Teilung Der Arbeit)
Konferansta konuşan John Holloway’ın, emek-değer teorisine yapılan eleştirilere cevap olarak, emek-değer teorisinin önemine vurgu yaparak, emek-değer teorisini savunması önemliydi.

Şimdi Marx’ın emek değer teorisini nasıl anladığımı açıklamaya çalışacağım. Marx, genel olarak sınıflı toplumda özel olarak kapitalist toplumda emeğin ikileşmesinden, bölünmesinden (Teilung der Arbiet) bahseder. Marx’ta diyalektik bir çelişkiye dayanan emek kavramının iki yanı vardır. Dolayısıyla Marx, iki emek kavramından hareket eder: Somut (nitel) emek ve Soyut (nicel) emek. Marx, emeğin bölünmesinin, esas olarak kapitalizmde gerçekliğin “ters ve büyülü” görünmesine yol açtığını göstermeyi amaçlıyor. Kapitalist dünyada gerçeklik ters görünür. Çünkü kapitalist toplumda, bir yanda insanlar arası ilişkiler, şeyler arası ilişki gibi görünür. Diğer yanda meta ve sermaye gibi değerler insan emeği tarafından yaratılmasına rağmen, dünya, sanki para ve sermaye tarafından yönetiliyormuş gibi görünür. Paranın büyüsü insanlığı etkisi altına almaktadır. İnsan emeğine yabancılaşıyor, insanın ürettiği nesneler, insanı yönetir hale geliyor. Çok zor anlaşılan konulardan biri olan bu iki emek kavramını, somut ve soyut emeği biraz açalım.

Somut emek
En genel anlamıyla emek, somut emek, doğa ve insan arasında bir metabolizma olarak çalışan, yaratıcı dönüştürücü etkinlik olarak emektir. Bu emek, “insanın belirli bir biçimde, belirli bir amaca yönelik yürütülen üretken faaliyettir.” (Marx, Kapital Cilt 1, s. 57) Marx’a göre bu “üretici faaliyetin, aldığı özel biçimi, yani emeğin yararlı niteliğini bir yana korsak, insan emek-gücünün harcanmasından başka bir şey değildir. Terzilik ve dokumacılık, nitelik bakımından farklı üretici faaliyetler olmakla birlikte, her ikisi de, insan beyninin, sinirlerinin ve kaslarının üretici harcamasıdır ve bu anlamda, bunlar, insan emeği olarak aynıdır. Bunlar, insan emek-gücünün farklı iki harcanma biçiminden başka bir şey değildir.” (Marx, Kapital Cilt 1, s. 58)

Somut emek, yaşam için gerekli şeyleri üreten emek demektir. Marx kullanım değeri yaratan bu somut emeği, nitelikli emek olarak değerlendirir.

Kullanım-değerinin yaratıcısı olarak emek, yararlı emektir, bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak, insanoğlunun varlığı için zorunlu bir koşuldur; bu ezeli ve ebedi doğal zorunluluk olmaksızın insan ile doğa arasında madde alışverişi, ve dolayısıyla da yaşam olamazdı. Kullanım-değerleri, ceket, keten bezi vb. yani metaların madde olarak varlıkları, iki öğenin birleşmesinden meydana gelir: madde ve emek.” (Marx, Kapital Cilt 1, s. 57).

Bu açıdan bakıldığında Marx’ın, kadının evdeki emeği de dahil olmak üzere her türlü emeği somut emek olarak değerlendirdiği görülür. Marx açısından somut emek, çıkar ve özel mülkiyet gözetmez. Ama bu somut emek, kapitalizmde yabancılaşır ve esas olarak soyut emek biçimine bürünür. Bu noktada Marx, burjuva ekonomi politiğini eleştirir. Çünkü, ekonomi politik bilimi, emeği, özel mülkiyet bağlantısı içinde ve sadece kazanç getiren bir araç olarak görmektedir. İnsanı özel mülkiyet peşinde koşan bir varlık olarak değerlendiren de odur. Kazanç, çıkar ve özel mülkiyet gözetmeyen bir emeği düşünemez ekonomi-politik. Etkin bir faaliyet olan emeği, özel mülk edinmeye indirger. “Emek kendini ekonomi politikte, ancak bir kazanç gözeten bir etkinlik biçimi altında gösterir.” Bu demektir ki, ekonomi-politik, topluma kapitalist bireyin bakış açısıyla yaklaşıyor. Ekonomi politik biliminde birey denilince anlaşılan şey, kapitalist bireydir. Bu nedenle ekonomi politik bilimi, birey olarak işçinin yabancılaşmasını görememiştir.

Soyut emek
Marx’ta ikinci emek kavramı olan soyut emek olgusu en az anlaşılan konulardan biridir. Sadece burjuva entelektüellerinin değil, birçok Marksist’in de en çok zorlandığı konulardan biridir. Neden zor bir konu? Marx’a göre politik-ekonomi, mükemmel olmasa da değer ve değerin büyüklüğünü doğru analiz etmiştir. “Ama -diyor Marx- bir kez olsun, emeğin, niçin onun ürün değeri ile ve emek-zamanının bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği sorusunu sormamıştır.

Marx açısından politik-ekonominin değer biçimlerini dışlamasının nedeni, biçimsel mantığa dayanması, değer sorununa diyalektik yaklaşmamasıdır. Marx, politik ekonomi bilimini, tek taraflı olmakla eleştirir. Politik ekonomi, emeğin değer yarattığını görmüş, ama emeğin yabancılaşmasını görememiştir.

Gerçekte ölçülemez olan emek, kapitalizmde neden ve niçin ölçülebilir hale geldi? Marx’a göre somut emeğin, soyut emeğe dönüştürülmesinin kaynağı, kapitalist toplumda üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin var olması ve yaratılan artı-değere kapitalistlerin el koymasıdır.

Marx’ı ilgilendiren değerin biçimi (Wertform). Ve Marx’ın kendisi Kapital’in en zor anlaşılan bölümünün, değerin biçimleriyle ilgili bölüm olduğunu kabul eder.

Soyut emek, değişim değeri yaratan emektir. Marx, kapitalist toplumdaki, üretim açısından, metanın bakış açısından (Vom Standpunkt der Ware) soyut emek kavramını ele alır. Soyut emek (abstrakte Arbeit) ile kastedilen, entelektüel veya maddi olmayan (immaterielle) emek demek değildir. Soyut emek, emeğin yabancılaşması demektir. Emeğin yabancılaşması da, emeğin, içeriğinden soyutlanması anlamına gelmektedir. Yani insan emeğini esas olarak insanlığın ihtiyaçları ve gelişimi için değil, sermayeye kazanç getirmesi için harcar. Marx, emeğin yabancılaşmasını, dolayısıyla soyut emeği eleştirir ve soyut emeğin ortadan kalkması gerektiğini savunur. Soyut emek, nicelikli emek olarak da adlandırılır. Dolayısıyla Marx, burjuva ekonomistlerini, bütün dikkatlerini, emek değerinin nicel yönüne çevirdikleri için eleştirir.

Burjuva ekonomi politik bilimi, emeği, özel mülkiyet bağlantısı içinde ve sadece kazanç getiren bir olgu olarak görmektedir. İnsanı özel mülkiyet peşinde koşan bir varlık olarak değerlendirir. Kazanç, çıkar ve özel mülkiyet gözetmeyen bir emeği düşünemez. İnsan faaliyeti olan emeği, özel mülk edinmeye indirger. “Emek kendini ekonomi politikte, ancak bir kazanç gözeten etkinlik biçimi altında gösterir.” Bu demektir ki, ekonomi-politik, topluma kapitalist bireyin bakış açısıyla yaklaşıyor. Ekonomi politik biliminde birey denilince anlaşılan şey, kapitalist bireydir. Bu nedenle ekonomi politik bilimi, birey olarak işçinin yabancılaşmasını görememiştir. Marx’ın emek-değer teorisi konusunda en çok rastlanılan yanılgılardan biri, soruna yalnızca ekonomik açıdan yaklaşmaktır.

Emek-değer teorisi, felsefi açıdan üç soru sorar: Birincisi özne ve nesne neden ayrılmıştır. Yani emek (özne) ve sermaye (nesne) ayrımı neden vardır? İkincisi, insanın emeğinin özü, neden sermaye biçimine bürünüyor? Üçüncü, neden dünya ters görünüyor? Yani neden sermaye özne gibi, emek de nesne gibi görünüyor?

Kapitalist üretimde, özne ve nesne bölünür, birbirinden ayrılır. İnsan özne olarak, somut emeğiyle, bir yanda nesneler (metalar, para, sermaye vb.) yaratır, diğer yandan kendi yarattığı nesnelerin egemenliği altına girer. Yani esas olarak, somut emek (özne) sermayeyi (nesneyi) yaratmasına karşın, durum tersi gibi algılanır. Sermaye, emeği yönetir hale gelir. Öte yandan kapitalizmde ücretliler, kendisi emek ürünlerinden hem ayrılır hem de ürünlerden yoksun kalır. Marx daha 1844 Elyazmaları’nda şunları yazacaktır: “Ekonomi politik emekten yola çıkar, ama emeğe bir şey vermez. Her şeyi özel mülkiyete verir.” (Marx, 1844 Elyazmaları, s. 151).

Emeğin kendi ürünlerinden ayrılması ve yoksun bırakılması konusunda Marx şöyle yazmaktadır: “Emek zenginler için harikalar, ama işçi için yoksulluk üretir. Zenginler için saraylar yaratır, ama işçiler için barakalar yaratır.” Marx, soyut emeğin, anti-hümanizm yanlarını da açığa çıkarır. Çünkü insanlar dünyasının değersizleşmesi, nesneler dünyasının değer kazanması ile orantılı artar. (Marx, 1844 Elyazmaları, s. 140).

Marx, hangi koşullarda somut emeğin, soyut emeğe dönüştüğünü açıklamaya çalışır? Kapitalist meta üretimi açısından üretken ve üretken olmayan emek kavramı vardır. Dolayısıyla burjuva bakış açısı, kadının evdeki emeğini, artı-değer yaratmayan emeğini üretken olmayan emek olarak değerlendirir. Marx, burjuva üretimi açısından emek kavramını eleştirir. Ama çoğu feminist hareket, Marx’ın kapitalist üretim açısından yaptığı analizi, sanki Marx, bu bakış açısını savunuyormuş gibi algılıyor. Yanılgılarının nedeni budur.

Kısacası soyut emek kavramında, ücretli işçi, emek etkinliğini kendisi belirleyemez; insanın çalışmasının içeriği esas olarak sermaye tarafından belirlenir, insan emeğinin etkinliği, sermayeye hizmet edecek hale getirilir.

Marx, insan etkinliğinin, sermayenin diktasından kurtulması için sermayenin hizmetinde değil, kendi gerçek gereksinimlerine yönelmesi gerektiğini savunur. Praksis bir eylem olarak insan emeğinin özgürleşmesi, sermayenin diktasından kurtulması gerektiğini vurgular. Bu açıdan şunun altını çizmek gerekiyor: Sadece sermayeye karşı değil, soyut-emeğe karşı da mücadele gereklidir. Çünkü sermayeyi yaratan, soyut emektir. Sermaye, nesnelleştirilmiş soyut emekten başka bir şey değildir. Soyut emek, özü gereği, özgür olmayan, insanlık dışı, sermaye tarafından koşullanan ve sermaye yaratan bir etkinliktir. Soyut emek ve sermaye bir bütünlüğün iki yanını oluşturur. Kapitalizmin gerçekten aşılması, sadece sermayenin değil, aynı zamanda soyut emeğin aşılmasını da zorunlu kılar.

Soyut-emeğin aşılması, somut emeği özgürleştirir. Dolayısıyla iç-içe girmiş ikili bir süreç gereklidir: Bir tarafta emeğin ikili yapısını aşmak için, insanın yaratıcı etkinliği sermayenin zincirlerinden kurtarılmalıdır. Diğer tarafta sermayenin egemenliğini aşındıracak biçimde emeğin düalizmini aşmaya yönelik çabalar geliştirilmelidir. Pazar için olmayan üretim (kooperatifçilik vb), alternatif para sistemleri -küresel düzeyde etkili olmasa bile- önemli adımlardır.

Son olarak şunu vurgulamakta yarar var: Para ve Devlet, kapitalizmi ayakta tutan iki temel güçtür. Para, ekonomik yabancılaşmanın ürünüdür; devlet ise, siyasal yabancılaşmanın sonucudur. Bu iki yabancılaşma biçimi birbirini besler/etkiler. Devletin, ideolojik dayanaklarından biri milliyetçiliktir. Sermaye’nin dayanaklarından biri, emeğin yabancılaşmasıdır. Dolayısıyla hem sermayeye hem de kapitalist devlete karşı ikili bir mücadele gereklidir.

Ne var ki devlete karşı örgütlenmek ve mücadele etmek kolaydır; ama paraya (sermaye) karşı örgütlenmek ve mücadele etmek o denli kolay değildir. Çünkü yaşamımızı sürdürmek için para kazanmak ve çalışmak zorundayız. Ama kapitalist çalışma koşulları değişmedikçe ve kapitalizme hizmet eden bir biçimde parasal ihtiyaç devam ettiği müddetçe sermayeyi güçlendirmiş oluyoruz. Öte yandan insan emeği ikileştiği ve yabancılaştığı için sermaye yaratılmakta ve büyümektedir. Sermaye, yabancılaşmış emeğin ürünü olduğu için, sermayeye karşı mücadelenin küçümsenmesi kabul edilemez. Dolayısıyla devlet ortadan ‘kaldırılsa’ bile, sermaye ve yabancılaşmış emek kendine uygun yeni bir devlet üretebilir. Neden-sonuç ilişkisinde, sadece sonuçlardan birini ortadan kaldırmak yetmez, nedenleri ortadan kaldırmak gerekir.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur