“Yeni Türkiye” – Deniz Yıldırım (BirGün)

Çok konuşuyor. Konuştukça kendisine hayran kalıyor. Normaldir. 20. yüzyıl örnekleriyle dolu.  Başta Almanya’dan biliyoruz; böyle rejimlerin fıtratında oluyor.  Hezeyanlarını kitlelere aktarmak; kitlelerde yaratacağı heyecanı da kendi hezeyanlarına katmak istiyor. Genelde böyle işliyor.

Elbette gündem olmak, gündem oluşturmak da istiyor. Fakat yine de Erdoğan’ın konuşmalarını gündem olmak, gündem değiştirmek, gündem belirlemek denkleminin dışında da okumak gerekiyor. Aslında rejimin gündemi çoğu zaman o konuşmalarla, karşıtlarında kültürel zeminde bir öfke-kutuplaşma yaratma ve bu sayede tabanını da yeniden sıkılaştırma arayışlarıyla kuruluyor. Muhalif toplumsal kesimlere en çok saldırdığı konuşmalar; genellikle kendi tabanını yeniden “dinsel-kültürel” bir strateji etrafında sıkılaştırmak zorunda hissettiği kısmi yönetme krizlerine denk geliyor. Geçen hafta da sözleriyle yine “gündem” oluşturarak KaçAk Saray’dan yükselen şatafatlı saltanatçılık düşleriyle Ermenekli Recep Amca’nın yırtık cizlavetleri arasındaki görünür mesafeden yükselen “manevi” krizi yönetmek istedi, buna itirazım yok. Ancak diğer yandan bu konuşmalardan bir başka şeyi anlamak da mümkün: Akıllarından ve dillerinden düşmeyen bir kavram seti olarak “Yeni Türkiye”.

Ahtapot
Bu haftasonu New York Times’ta Soma hakkında uzun bir haber yayınlandı. Haberde Soma’daki “hadi hadi” çalışma düzeni; iki maden işçisinin yaşamı üzerinden etkileyici şekilde aktarılıyor. Önemli nokta; işçilerin Soma’da AKP’nin kurduğu düzeni, gündelik hayatın örgütlenmesi, iş bulma; toplumsal örgütlenme dahil tüm alanlarda yarattığı kuşatmayı “ahtapot” benzetmesiyle tarif etmesi. Bu durum AKP’yi sıradan bir siyasal parti olmaktan öteye götürüyor. Kolları her yere yetişen, siyasal alanla toplumsal alanın eşzamanlı denetimini kendi bedeninde toplamak isteyen bir ahtapot. Başka bir siyasal tasarım ile karşı karşıyayız. Soma işçisi bize bunu tabandan anlatmaya çalışıyor; Tayyip Erdoğan ise tepeden. Bu açıdan Yeni Türkiye kavramı işlevselleşiyor; sadece siyasal düzeyde “Yeni Rejim” inşası ile karşı karşıya olmadığımızı; toplumsal, kültürel sahada, gündelik yaşamın örgütlenmesinde de diktayı bütünleyen bir sınıfsal, toplumsal denetim, ikna ve dinselleşme ağının örüldüğünü anlatıyor. O zaman “Yeni Türkiye” kavram setinin politik alanda yeni bir rejimi; toplumsal alanda ise yeni bir sosyalliği eşzamanlı ifade ettiğini; politik toplum ile sivil toplumu birlikte dönüştüren, birlikte denetlemek isteyen dönüşümlerin, birlikteliğine ve toplamına gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Bu algı bize Gramsci’nin “genişletilmiş devlet”e dair açıklamasını hatırlatıyor. Yani devleti politik toplum ile sivil toplumun; zor ile rızanın toplamı olarak anlayan; sivil toplumu da içine alarak genişleten “bütüncül devlet” tanımından söz ediyoruz, “Yeni Türkiye”ye yüklenen dönüşümleri anlamak adına elverişli bir kavram olarak görebiliriz. Gramsci sivil toplumu “devletin toplumsal temeli, etik içeriği” olarak tarif ediyor. Dolayısıyla AKP Devleti, toplumsal temeli; etik içeriği dönüştürür ve denetlerken siyasal rejimi değiştiriyor; siyasal rejimin artan baskıcı tahkimatı sayesinde de sivil toplumu artan oranda dinsel karakterde denetleme ve dönüştürme hedefine ilerliyor. “Yeni Türkiye”, bütüncül devletin, politik alanla sivil alanın birlikte dönüştürülmesine gönderme yapıyor.

Öyleyse: Anayasa’nın Cumhurbaşkanı ile ilgili maddesi “cumhurbaşkanı, devletin başıdır” ifadesiyle başlıyor. “Yeni Türkiye”de Erdoğan “bütüncül devletin başı” olmak; yani hem politik toplumu hem de sivil toplumu denetleyen, yöneten ve bu iki alanın tekliğini, birliğini kendi bedeninde, sözlerinde, eyleminde sembolleştiren kişi olmak istiyor. Yeni Anayasa arzularının içinde merkezi yer tutan “başkanlık sistemi” işte böyle bir genişletilmiş devlet tanımı içinden anlamlandırılıyor.  Yolunun diktatörlüğe çıkması da bundan.
Erdoğan’ın geçen hafta Pazartesi ve Çarşamba günleri yaptığı iki konuşma ve orada sarfettiği “gündem” oluşturan sözler; böyle bir bütüncül devlet tarifi içinden AKP’yi ve “Yeni Türkiye” tasarımını anlamamız ve Erdoğan’ın kendisine bu tasarımda atfettiği rolü kavramamız açısından da tartışılmalı.

Fıtrattan Esnafa
Tartışacağımız ilk cümle: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz. O fıtrata ters… Kadınların ihtiyacı olan, eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir.”
İkinci cümle ise, Haziran’da polis ve esnaf milislerin ortak pususu sonucu dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın katil zanlılarının yargılandığı duruşma sırasında sarfettiği: “esnaf, gerektiğinde asayişi tesis eden polistir” sözü.

Açalım: İlk cümlenin “Yeni Türkiye”yi anlamak açısından iki özel anlamı var: Birincisi, politik alanın tek söz sahibi olarak Erdoğan; toplumsal yaşamda kimin hangi rollere ve konuma sahip olacağını da belirleme yetkisini elinde tutmak istiyor. Burada “kadın”, erkeği tamamlayıcı bir işlevsellikle; “annelik” ve hane içi yeniden üretim göreviyle donatılıyor. Böyle bakarsak, politik toplumun da sivil toplumun da dışına fırlatılıyor; “hane” içine konumlandırılıyor ve “aile” içindeki rolü ile “değer”lendiriliyor. Bakanlık tabelasından “kadın” kelimesinin çıkarılması ve yerine “aile”nin getirilmesinden de bu yaklaşımı biliyoruz. Dolayısıyla “politik alan” kadına kapalı; sabahlara kadar AKP için seçim çalışması yapabilirler, ev ev gezip oy isteyebilirler; ama bu kadar. Bingöl Belediye Başkanı’nın AKP’li kadın meclis üyelerini başkan yardımcılığı görevine getirmeme gerekçesini hatırlayalım: “dine ve örfe ters”. Yani fıtrata. AKP Kartepe ilçe kongresinde, genel merkezin tek liste adayının karşısına çıkan kadın adayın konuşturulmamasını, engellenmesini, AKP İl Başkanı’nın “partinin kaderini bir hanıma teslim edemeyiz” sözlerini hatırlayalım. Her iki ifade de açıktır; Erdoğan’ın Yeni Türkiye’si “kadın”a hanede ailenin yeniden üretimi; seçim dönemlerinde de AKP’nin yeniden üretimi görevini yüklüyor. Talan ekonomisinin kadına karşı ağırlaştırılmış sömürü koşulları ise böyle görünmezleştiriliyor. Erdoğan’ın konuşması bu açıdan politik toplumu, sivil toplumu ve hane alanını aynı anda kontrol eden, toplumsal konumları yukarıdan belirlemek isteyen bir total devletin başı olma arzusunun ürünü. Mecbur, dikta gündemini “din”le meşrulaştırıyor.

Öyleyse konuşmadaki diğer bir unsur da; toplumsal yaşamın örgütlenmesine dair temel kriterlerin seküler-hukuksal kriterler olmaktan çıkarılması ve yaşamı örgütleyen kuralların giderek dinselleşmesi. “Devletin başı” sıfatıyla Erdoğan, toplumsal yaşamı düzenleyen kuralları Anayasa’daki eşitlik ilkesine göre değil, din-fıtrat kriterine göre yeniden yorumluyor ve  toplumsal hayatı örgütleyen kuralların başına dini yerleştiriyor.  Özetle “devletin etik içeriği”ni dinselleştiriyor. Bu ise başlı başına siyasal ve sosyal alanın düzenlenme kriterlerinin değiştirilmesi demek. “Yeni Türkiye” tasarımı tamamlandığında etkilerini bu değişim üzerinden göreceğiz. Ve bunun gündem değiştirme olarak görülüp geçiştirilmesi imkansızdır. Tartışmayı derhal bu zeminden çıkarmak ve dünyevileştirmek gerekiyor. Laikleşme mücadelesini hak temelli bir zemine oturtmak ve laiklik vurgusuyla yurttaş haklarını genişleten bir dikta karşıtı inşa programını bu tehdidi görerek ilerletmek şart.

İkinci cümleye gelelim. Yani Ali İsmail’in katil zanlılarının duruşması sırasında sarfettiği “esnaf gerektiğinde asayişi sağlayan polistir” cümlesine. Zamanlamanın özel seçildiği açık; Gezi’de de gördük. Politik alanda sahip olduğu polisleşmiş zor aygıtını; sivil alandan sopalı, palalı milislerle takviye etmek; demokratik halk tepkilerini, diktaya, yağmaya ve dincileşmeye direnişleri yeri geldiğinde bu milis timlerinin takviyesi ve sindirmesiyle kırmak istiyor. Çok sıkışıyor; çok sıkıştıkça “zor”u çağırıyor. “Bu gidişe karşı çıkacaklar olacak, korumam altındasınız, “esnaf göreve” diyor. Yeni Türkiye bu açıdan sokaktaki “palalılar”dır. Erdoğan bu konuşmasıyla politik toplumun, yani devletin baskı aygıtının dışında kalan sivil alandaki unsurlara “rejimin polisliği”ni öneriyor; bu “milislik” karşılığında da güvence vaadediyor. Mahkeme anına denk getirilen konuşmadan çıkan yegane anlam budur.

“Yerinizi Bilin”
Bunun başta öne sürdüğümüz “Yeni Türkiye”yi bütüncül, genişletilmiş devlet tanımı ile anlamalıyız” saptamasıyla bağı nedir?
Erdoğan “başı” olmak istediği bütüncül devleti gündelik ve toplumsal yaşamı tek başına düzenleme ve denetleme yetkisiyle donatmak isterken; sivil topluma da kendi gündemiyle uyumlu olduğu ölçüde politik alanın baskı/zor aygıtına eklemlenme, milisleşme imkanı tanıyor. Böylece politik alanla toplumsal alanı hem dinselleşme hem de baskıyı tahkim etme/diktalaşma köprüleri üzerinden birleştiriyor. Esnafa asayiş için “devletin başı” tarafından sunulan “polislik” imkanı; aynı zamanda 12 Eylül hukukunun bile rafa kaldırıldığı bir düzene işaret ediyor.

Buradan bakarsak; kadını “fıtratı gereği” aile/hane alanına hapsetme dayatmasıyla; esnafa AKP Devleti’nin baskı aygıtının, zor gücünün parçası konumuna yükselme imkanı sunan iki konuşma aynı madalyonun iki yüzü. Kim sivil toplumda yer alır, kim hanede olmalı, kim politik topluma eklemlenebilir; hepsine “ben karar veririm” diyor. “Devletin başı”, politik toplumla sivil toplumun birliğini gerektiğinde “yasallıkla” bağını kopararak ve artan oranda dinsel kriterleri sahneye çıkararak kendi şahsında kurmak istiyor. Dikta ve dinselleşme bu birliğin harcı oluyor. Yeni Anayasa dedikleri şey, bunun kurumsallaşması; “hukuklaşması”ndan öteye geçmeyecek. Bize de laiklik öncesi düzenin diktacı restorasyonuna direnmek ve geçmişe özlem duymak yerine, gerçek anlamda “yeni”, laik bir cumhuriyeti emekçi karakterde, aşağıdan örgütlemek düşüyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur