Kolay gelsin – Aktüel Gündem

İstedikleri kadar güçlü görünmeye çalışsınlar, istedikleri kadar yağıp gürlesinler hala diken üzerinde oturuyorlar. İktidarları düşebilir, baş iken ayak olabilirler. Üstelik seçimler öncesi dönemde her an tökezleyebilirler. Bu tehlikeyi, bu korkuyu hep yaşıyorlar.

O yüzden Tayyip Erdoğan yeni sarayının keyfini çıkaramadan, kah İstanbul’da din adamlarına kah Antalya’da Eğitim Şura’sında, şürekasına ayar vermeye çalışıyor. O yüzden Esad’ı ‘en büyük düşman’ ilan etmesine rağmen, Esad’ın ‘en büyük dostu’ Putin ile göbek bağı (nükleer santral ve doğal gaz boru hattı projeleri, onlarca yıl sürecek projeler) kurmaya çalışıyor. O yüzden egemenlerin egemenliklerini dayandırdıkları anayasa ve o anayasanın koruyucu hukuk kurumu Anayasa Mahkemesi Tayyip Erdoğan tarafından bir tehdit olarak gösteriliyor. O yüzden 2 bin odalı sarayını koruyacak özel muhafız birliği oluşturmak için kararname çıkarttırıyor. O yüzden sarayına ilk konuk olarak Vatikan’ı çağırıp meşruluk, kutsanma arayışına giriyor. O yüzden taklitçisi Davutoğlu, AKP kitlesinin kaymasını önlemek için her konuşmasının yarısını CHP düşmanlığını canlı tutmaya ayırıyor. O yüzden Erdoğan, Davutoğlu, Arınç, Akdoğan; ağızlarını açtıkları her seferde sürekli “kamu düzeninin bozulmaması esastır”, “kamu düzeninin korunması esastır” diyerek yırtınıyorlar. Bir bildikleri (korkuları) olsa gerek!

Haklılar, AKP iktidarını, Tayyip Erdoğan diktatörlüğünü yıkacak tek durum “kamu düzeninin bozulmasıdır”. Siyasi iktidara yönelmiş bir kamu düzenini (AKP düzenini) bozma hedefidir, burada sözü edilen. “Günümüz koşullarında Türkiye’de emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanmasına/faşizme karşı halk direnişleri ve Kürt halkının demokratik güçlerinin yürüttüğü özgürlük mücadelesi gerici neoliberal AKP iktidarını yıkabilecek temel iki dinamiktir.” [1]

AKP iktidarı bu iki dinamiği yakın geçmişte görmüş, test etmiştir; Haziran İsyanı’nda ve 6-7 Ekim’de Kobane’ye destek eylemlerinde.

AKP iktidarı tam da bu nedenle, seçimlerin yaklaştığı şu dönemde Kürtleri hareketsiz kılmak, Kürt siyasi hareketini pasifleştirmek için yoğun bir çaba içine girmiştir. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi yapılabileceklerin (dağıtacağı umudun) çıtası çok yukarılarda tutulacak, çok sınırlı sayıda yapılacak olanla bu dönem de atlatılmaya alışılacaktır. Süreç, hasta tutsakların özgürlüğüne kavuşturulması, yeniden bir eve dönüş yasası çıkartılması, Abdullah Öcalan’ın durumunun iyileştirilmesi ve görüşme heyetinin genişletilmesi gibi adımların yeterli olacağı üzerinden yönetilmeye çalışılmaktadır. Ancak Kürt siyasi hareketi elindeki “koz”un değerinin, Öcalan’ın da özeleştirisinden [2] anlaşılacağı üzere farkındadır.

Kürt hareketinin “kamu düzenini bozmaması” için AKP’nin vereceği tavizlerin sınırlarının nereye kadar ilerleyeceğini önümüzdeki dönem göreceğiz. Ancak AKP iktidarının; emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanmasından vazgeçeceğini ya da bu konuda taviz vereceğini beklemek (seçim döneminde olunsa bile) saflık olur. Çünkü AKP iktidarı asıl olarak emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanması üzerinde ayakta durmaktadır.

Emeğe, kentlere ve doğaya saldırı, AKP’nin neoliberal iktidarında artık eski içerik ve biçimlerini değiştirmiştir. Benzer bir biçimde başta eğitim ve sağlık olmak üzere kamusal hakların gaspına yönelik saldırı biçimleri ilk dönemlerine göre farklılaşmakta ve biçim değiştirmektedir. Örneğin eğitim alanında, ilk dönemde girişilen niteliksizleştirme ve paralılaştırma uygulamaları, genel liseleri kaldırmaya ve özel okullara öğrenci başına binlerce liralık kaynak aktarımına ilerlemiş durumda. Ve aynı zamanda emeğe, kentlere ve doğaya saldırı çok kapsamlı bir programın birbirini besleyen ana damarları haline gelmiştir. Yırca’daki zeytin katliamı sadece doğaya yönelik bir katliam, termik santrale yer açma değildir, aynı zamanda köylülerin mülksüzleştirilmesi ve ucuz/güvencesiz emek olarak sermayenin hizmetine sunulma operasyonudur. v.s. v.s. Emek mücadelesi artık sadece ücret mücadelesi olarak, kent mücadelesi artık sadece nefes alınabilecek park mücadelesi olarak ve doğa mücadelesi artık sadece yeşil olanı koruma mücadelesi olarak verilemez. Benzer bir biçimde emek mücadelesi sadece işçilerin, kent mücadelesi sadece o semtte oturanların, doğa mücadelesi de sadece “çevreci” STK’ların mücadelesi olamaz.

Tam da bu nedenle geçişkenli, ortak hedefi zorlayan ve ileri örgütlenmeyi gerçekleştiren, neoliberalizme karşı “kamu düzenini” daha doğrusu “AKP’nin düzenini” bozacak her girişim AKP iktidarını sarsacaktır. Devrimcilere, kendilerine emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanması karşı mücadeleyi ana mecra olarak belirlemiş olanlara, çok önemli görevler düşmektedir. Bu mücadelelerin yaşadığı tıkanıklıkları (siyasallaşma, parçalılık, mekana ve sınırlı bir toplumsal kesime daralma, v.s.) tespit etmek, sahip olunan olanakları (birlikte davranma ve dayanışma talebi, örgütlenme adımları, v.s.) değerlendirerek bu mücadelelerin ilerlemesini sağlamak ve sürekliliğin teminatı olarak mücadelenin bir adım (çok değil) önünde olacak örgütlenmeleri oluşturmak.

Devrimcilerin tek görevi elbette bunlarla sınırlı değil. Toplumsal muhalefet öznelerinin emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanmasına karşı mücadeleyi kavradıkları ve bu mücadeleye uygun içerik ve biçim değiştirdiklerini söylemek, her ne kadar bu alanlara ilişkin kimi söylemlerin varlığına rağmen, hala mümkün değil. Bu mücadeleler hala tali alanlar olarak görülmekte, en iyimser ifade ile peşlerine takmaları gereken bir alan olarak değerlendirilmektedir. Bu anlayışla DKÖ’lerde, sendikalarda ve siyasi partilerde faaliyet gösterenlere karşı sürdürülmesi gereken ideolojik mücadele de devrimciler için bir sorun alanı olarak görülmeli.

Ayrıca görülmelidir ki AKP kadroları emeklerinin büyük kısmını kendi kitlelerini konsolide etmeye, farklı düşüncelerden etkilenmemeleri için diğer yüzde 50’ye kapatmaya çalışmaktadırlar. AKP’nin kalıplarından ve propagandasından bu kitleyi “kurtarmak” da devrimcilerin görev ve sorumluluğudur. Bu kitleyi değiştirmenin ilk yolu ise bu kitleye “temas” etmektir. Bu kitleyle gerçek iletişim bağları kuramayan ideolojik söylemler, bir duvara çarpar gibi geri dönmektedir. Emeğin, kentlerin ve doğanın yağmalanmasına karşı mücadele aynı zamanda AKP kitlesiyle “temasa geçme” olanağı da oluşturmaktadır. Ancak bu mücadelelerin doğrusal olarak AKP’den kopuşu yaratmadığını gördük. Böylesi bir kopuş için devrimcilerin ideolojik, sosyal ve kültürel bir mücadeleyi de özenle planlaması ve hayata geçirmesi gerekecektir. Bu noktada devrimci kadınların örecekleri mücadele çok önemli bir yerde duruyor. Kadın olmaktan kaynaklanan sorunlar, birlikte mücadeleyi mümkün kılan bir ortaklık oluştururken bu mücadele aynı zamanda kadın özgürleşmesini sağlayacak ideolojinin yayılmasını olanaklı, somut bir değişimi mümkün kılıyor.

Sonuç olarak; AKP yıkılacaksa (ki mutlaka yıkılacak) yıkacak olan ne düzen içi komplolar, ne uluslararası dengeler ne de sandık olacak. “Kamu düzeni”nin bozulacağı yer yani sokak olacak. Sokakta düzeni bozacaklara kolay gelsin…

DİPNOTLAR

1) Halkevleri Çalıştayı Sonuç Bildirisi.

2) Görüşmeye katılan heyetin açıklamasında Abdullah Öcalan’ın “yasal güvence sağlanmadan yaptığı bu çağrılarında yanılgılı olduğunu ve bu yanılgısından dolayı tüm Türkiye halklarına özeleştiri verdiği” belirtildi. Ayrıca, “anlamlı ve yasal tüm boşlukları giderilmiş müzakerelere geçilmesi durumunda tarafların ‘Tahkim edilmiş bir ateşkes’ ve bu ateşkesi denetleyecek bir ‘İzleme Kurulu’ oluşmasının önemine değinerek, süreçte bozucu bir alan olarak karşımıza çıkarılan “kamu düzeninin de ancak ve kalıcı olarak bu şekilde sağlanabileceğini” de söylemiştir.

 

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur