AKP yıkılsa da süreç ayakta kalacak – Ferda Koç

Anlaşılan o ki, Kürt Siyasi Hareketi, AKP’nin “gidici” olduğunu görüyor ve AKP ile arasındaki diyalog düzlemini devlet ile Kürtler arasındaki kalıcı bir ilişkiye dönüştürmenin olanaklarını çoğaltmaya çalışıyor

Erhan Tuncel, Zirve Yayınevi katilleri, İlker Başbuğ tahliye oldu. Ardından, Veli Küçük, Levent Ersöz, İbrahim Şahin, Alpaslan Aslan, Kemal Kerinçsiz ve Sedat Peker’in tahliye kararları geldi.

Doğu Perinçek, Tuncay Özkan ve Yalçın Küçük gibi “Ergenekon yancıları”nın da yararlandığı düzenleme sıra Kürtlere gelince tıkandı. KCK davasının 5 yılı aşkın bir süredir cezaevinde tutulan sanıkları “dağa çıkabilecekleri” gerekçesi ile içerde tutuluyorlar.

Türkiye’nin sömürge tipi faşizminin “kontrgerilla desteği olmadan iktidar olunamaz” diyen tunç yasası işliyor. İktidarının kontra desteğini Cemaat’ten alan Tayyip, Cemaat’in boşalttığı yeri “Ergenekon” kontrası ile doldurmaya çalışıyor.

AKP iktidarının kontra partnerini değiştirdiği sırada, Urla, Aksaray, Ordu, Giresun ve Fethiye’de HDP’ye yönelik saldırıların patlak vermesi ve bu saldırıların bizzat idare ve emniyet tarafından meşrulaştırılması, hükümetin ise lal olması tesadüf olmasa gerek. (Kambersiz düğün olmaz. Bu ülkede devletin tepesi işin içinde olmadan linç hareketlerinin olmadığını Mustafa Suphi’lerden bu yana biliyoruz.) Anlaşılan Kürt coğrafyasından sürülmekte olduğunu hisseden AKP, Kürtleri Kürdistan coğrafyasına sıkıştırarak karşı hamle yapıyor. AKP bu hamleyle kendi tabanının MHP’ye doğru erimesinin önüne geçmeye çalışıyor. (Tabii siyasetin, orijinali varken çakmasının rağbet görmeyeceği kuralının burada da hükmünü yürüteceğini not etmeliyiz.)

AKP’nin bu hamlesinin yeni Ergenekoncu partnerini de memnun edeceği kesin ama AKP “çözüm süreci” söylemini de bir kenara bırakmıyor. Çünkü Türkiye’de Kürt sorununu çözme iddiasını yitiren bir iktidarın ayakta kalamayacağını biliyor. Kürtleri siyasi olarak Kürdistan’a hapsetmek için linç hareketlerinin önünü açan AKP, “süreci sonuna kadar götürme” iddiasında. Erdoğan, Oslo sürecinin sona erdirilmesinin ve Paris cinayetinin sorumluluğunu Cemaat’e yıkıp, 17 Aralık operasyonunun asıl amacının çözüm sürecini engellemek olduğunu ileri sürebiliyor.

Bütün sağcı politikacılar gibi halkın hafızasızlığına bel bağlayan Erdoğan, Oslo sürecinin 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturmasıyla sabote edildiğini ileri sürüyor. Oysa Oslo sürecinin sonunu simgeleyen olay Aralık 2009’daki KCK operasyonu olmuştu ve tesadüfe bakın ki bu operasyon şimdi kimselerin hatırlamadığı ama “Balyoz” soruşturmasının “Fadime Şahin olayı” olan “Bülent Arınç suikasti”nden yalnızca üç gün sonra gerçekleştirilmişti. (AKP ile Cemaat arasındaki koalisyonun bozulmasında tarihsel kırılma anı olan 7 Şubat krizinin, 2 yıl önce bitmiş olan bir sürece karşı suikast olduğunun ileri sürülmesindeki “derin anlamı” ayrıca tartışmak gerekir.)

Paris suikasti soruşturmasında Erdoğan hükümetinin gösterdiği “ketumiyetin”, tüm kontrgerilla cinayetlerinde gördüğümüz “devlet tavrı”nın bir benzeri olduğu da herkesin görebildiği bir şeydir. Bilindiği gibi Paris cinayetinde devlet parmağına ilişkin ilk somut suçlama Cemaat’ten gelmişti.

Cemaat, yayımladığı belgelerle, Ömer Güney’in MİT personeli olduğunu ve cinayeti üstlerinin talimatıyla işlediğini iddia etmişti. AKP ise bu belgeler karşısında doyurucu herhangi bir açıklama yapmadığı gibi, Paris cinayeti soruşturmasında Fransız mahkemelerinin istediği hiçbir bilgiyi de vermemişti.

Kürt hareketi aptal değil, bütün bu olan bitenleri görüyor ve kendi bulunduğu noktadan değerlendirerek karşı politikalar geliştiriyor.BDP-HDP heyetiyle 9 Mart’ta yaptığı görüşmede Öcalan’ın, aynı gün devlet heyetiyle yaptığı görüşmenin olumlu geçtiğini söylediği, 30 Mart seçimlerinin barış için referandum niteliği taşıdığına vurgu yaptığı bildirildi. Heyet sözcülerinin aktarımları, ölçülü bir biçimde, müzakereler için hukuki bir çerçevenin 30 Mart seçimlerinden sonra oluşturulabileceği hissini veriyordu. Bununla birlikte Öcalan hükümetin son saldırılarla ilgisi olmadığını göstermesi gerektiğini söylerken, demokratik çevreler ve Kürt halkının ise saldırılara karşı gerekli tedbirleri almasını istiyordu. Yani Öcalan, Kürt siyasetinden, siyasi varlık zeminini “sürecin devam edeceği” varsayımına göre korumasını ve güçlendirmesini istiyordu.

“Süreç”in gerçek bir kriz yaşamakta olduğunu gösteren en önemli belirti ise, PKK sözcülerinin “silahlı mücadeleye geri dönüş” olasılığından söz etmeye başlamalarıydı. Bilindiği gibi Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi’nin lideri Öcalan 21 Mart 2013’te yaptığı açıklamada, silahlı mücadelenin bir daha dönülmemek üzere geride bırakılması istemişti. Hareketin yasal temsil alanındaki sözcüleri de, “süreç tıkansa dahi, silahlı mücadelenin artık bir mücadele yöntemi olarak kullanılmayacağını” çeşitli vesilelerle dile getirmişlerdi. PKK sözcülerinin “silahlı mücadeleye dönüş” yönündeki açıklamalarının sıklaşmasının ardından, Şırnak’ta karakol ve askeri amaçlı yol yapımları nedeniyle çıkan çatışmalar, “süreç”in sonuna gelindiğini göstermese de, silahlı mücadele açısından geri dönülmez noktaya henüz gelinmediğinin de bir kanıtı oldu. (Tabii bu durum, bir an önce silahlardan kurtulmak isteyen demokrat politikacıları zor durumda bıraktı. Bir kere daha, barış sürecinin her şeyden önce “savaşan güçler arasında” yaşanmakta olduğu ve savaşan güçler “yasal politik muhatap” haline gelmeden savaş seçeneğinin masadan kalkamayacağı gerçeği ortaya çıktı.)

Bütün bunlar olurken Kürt Özgürlük Hareketinin tüm sözcüleri zamandaş bir biçimde, çözüm masasının Öcalan ve Kürt halkı tarafından oluşturulduğu söylemine geri dönerek, sürecin AKP ile kaim olmadığını vurgulamaya başladılar. Anlaşılan o ki, Kürt Siyasi Hareketi, AKP’nin “gidici” olduğunu görüyor ve AKP ile arasındaki diyalog düzlemini devlet ile Kürtler arasındaki kalıcı bir ilişkiye dönüştürmenin olanaklarını çoğaltmaya çalışıyor. Kürt siyasi hareketi AKP’yi “yıkmaya” çalışmıyor, ama AKP’siz bir Türkiye’nin yeni iktidar merkezleriyle de “konuşabilir” bir konumda olmak istiyor. Bu bakımdan belirli bir temas aralığı sağlamış olmalılar ki, Kürt siyasi hareketinin sözcüleri parlamenter temsil alanındaki değişikliklerin mevcut diyalog-müzakere-çözüm düzlemini dramatik bir biçimde etkilemeyeceği kanısını dile getiriyorlar.

BDP ve HDP’nin Berkin Elvan’ın ölümünün harekete geçirdiği AKP karşıtı dalganın ön sırasına geçme çabasını da bu bakış açısıyla algılamak ve değerlendirmek gerekiyor. Haziran İsyanı ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin buluşmasına doğru ilerleyen bir süreç yaşıyoruz. Kürt siyasi hareketi ve Kürt halkı, AKP yıkılırken çözüm sürecinin ayakta kalabilmesinin en önemli şartının Haziran İsyanı ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin buluşabilmesi olduğunu giderek daha fazla hissediyor.

13 Mart 2014

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur