Toplum kendini yeniden kurarken – Cem Bico (Radikal Blog)

istanbulyeniden

Üç büyüklerin atkılarını birbirine bağlayıp yan yana yürüyenler, elinde BDP ve Türk bayraklarıyla polis saldırısından el ele uzaklaşanlar, Müslüman direnişçilerin namazına güvenlik zinciri olan sosyalistler ve ülkücülerle solcuların yan yana “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganlarıyla yürümeleri Gezi direnişi boyunca gelişen dayanışma, kaynaşma ve saygı kültürünün belki de en çarpıcı örnekleriydi. Gidip Gezi Parkı ve Taksim’i görmüş onlarca insan birbirinden bağımsız olarak herkesin birbirine ne kadar saygılı olduğundan bahsediyordu. Bu örneklerin yaşanmış olması kadar tekrar tekrar anlatılıyor olması da bu duygu halinin direnişin anlam evreninde ne kadar merkezi olduğunun bir işareti olarak okunabilir. Direnişçilerin her fırsatta toplumu uzun zamandır bölen ve kutuplaştıran yarılmalar olan etnik, dini ve siyasi ayrımcılık ve holiganizmin üzerini örmeye, bu yerleşik ayrışmalar üzerine köprüler kurmaya yönelik söylemsel hamleler geliştirmelerinin direnişin genel yönelimine dair temel bir gösterge olduğu kanısındayım. Bu yönelimselliği toplumun kendisini bir toplum olarak kurma iradesinin bir ifadesi olarak görüyorum: yani eşitlikçi, özgürlükçü, açık iletişime dayalı ve kimliklerin mutlak ayrımlar ve karşıtlıklardan beslenmediği bir sosyopolitik çerçeve.

Ne var ki mevcut iktidar bloğu bu ayrımların üzerinde, onlardan beslenerek şekillenmiş olduğu için ulusal siyasetin anlam dünyasındaki bu harekete hoşgörülü olması beklenemezdi. Hükümetin—başı, resmi sözcüleri, propaganda aygıtları ve sivil uzantılarıyla—dini reaksiyonerliği canlandırma ve diri tutma telaşına ve yurtiçi ve yurtdışı kampanyalarında direnişçileri ayrıştırma ve marjinalleştirme derdine düşmesi karşı karşıya olduğu bu varoluşsal tehdidi algılamakta gecikmediğinin göstergeleriydi. “Milli İradeye Saygı” başlığı altında kalabalık mitinglere ve yer yer milis gücü benzeri toplulukların mobilizasyonuna karşın bu direnişi parçalayıp ufaltıp marjinalleştirip kendi tabanını bütünleştirme stratejisinin ne kadar başarılı ve sürdürülebilir olduğunu zaman gösterecek. Ancak direnişçiler açısından bu stratejilerin de bir güç kaynağı olduğunu, hükümete karşı bütün suçlama ve eleştirilerinin somutlaştığı ve muhalifi oldukları bir siyasi zihniyetin maskesinin iyiden iyiye düştüğü bir sürecin işlediğini söyleyebiliriz. 28 Şubat sonrası kendisini bir toplum mühendisliği anlayışına karşı konumlandırarak arkasına aldığı popüler destekle birlikte siyasal çerçeve ve iktidar yapısını dönüştürmeye girişen AKP’nin vardığı nokta siyaseti toplumsallaştıran bir demokratik tavırdan çok karşıtı olarak geliştiği yapının toplum mühendisliği anlayışını bir vicdan mühendisliği anlayışıyla tamamlamak oldu. Kendi tabanıyla muhaliflerinin arasını sürekli açık ve çatışmalı tutmak, kâh karşı tarafı kışkırtarak kâh geçmişte kalan mağduriyetlerin anısını diri tutarak ve hatta kamuda başörtüsü gibi mağduriyetlerin üstesinden gelmekten kaçınarak yürütülen bu stratejinin dayanağı olan hiperpragmatik zihniyete “Fitne Mühendisliği” desek yeridir. Başbakan ve başı olduğu iktidar bloğu ancak duygusal olarak kutuplaşmış bir toplumu yönetebileceklerinin farkındalar. Ama öngördükleri model bir toplum ve yurttaşlık etiğinden çok emperyal bir nüfus organizasyonuna ve cemaat ahlakına tekabül ediyor ve iradesini toplumdan yana koyanlar buna ve bunu mümkün kılan neoliberal sosyopatolojiye karşı ayaklanmış durumda.

Yeniköy’deki saldırıyla birlikte Başbakanın demokratik bir yapıda suç teşkil edecek gayretlerinin yurttaşları kuru kalabalıklaştırarak gövde gösterilerine alet etmenin ötesinde bir karşılığı da olduğu görüldü. “Muhafazakar Demokrat”, “Ilımlı İslam” havarisi AKP, 70’li yılları hatırlatırcasına paramiliter mobilizasyon potansiyeline işaret ederek toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışıyor ve bu haliyle 3. MC ünvanını hak ediyor. Direnişçilerin kendilerine aleni görünen haksızlıkların anlaşılamamasına ve AKP tabanındaki duyarsızlığa karşı infiale gelip tepkisel davranmak yerine bu vicdani felcin arkasındaki dinamikler üzerine kafa yormalarında yarar var. İlk önce söz konusu %50’nin Başbakanın arkasında olduğuna dair aceleci bir bozgunculuğa pabuç bırakmamalı. Gezi’de onlarca AKP seçmeni gördük, bu süreçte Başbakanın temsil ettiği değerlere karşı AKP’li arkadaşlarımızla ortaklaştığımız onlarca husus oldu. Ancak ne var ki bütün bu yaşananlara karşı iktidar bloğunun ve AKP içindeki hakim eğilimin güç kaynaklarında otomatik bir çözülme beklemek de budalalık olur. Bu direnci ve çıkış yollarını anlamak için siyasetin kurumsal yapısına ve Başbakanın Afrika dönüşü performansına bakmakta yarar var.

Parlamenter demokrasi en nihayetinde çoktan seçmeli bir sistem ve bir partinin sürekli ve haksız bir başarı kazandığını düşünüyorsak bunun nedenlerini ararken diğer partilerin politikalarına bakmak şart. Demokratik bir alternatif olarak ilk akla gelen CHP’nin yenileştikten sonra da AKP’den oy alabilecek bir potansiyel geliştirmeyi başardığını söylemek zor. Bunun temel nedeninin iktidar bloğunun muhtaç olduğu duygusal kutuplaşmayı beslemekten kaçınacak ve tersine köprüler örecek basiret ve yüreklilikten—ve belki de bu yönde bir kamu etiği ve değerlerden—yoksun olması, ya da en azından bu eğilimin parti içinde yeterince güçlü olmaması olduğunu düşünüyorum. Yeni CHP Baykalgillerin 28 Şubat sonrası oluşturduğu siyasi cepheleşmeyi bütünlüklü olarak yenileyememiş, ancak mecbur kaldığı için bazı yönlerini yumuşatmış bir “takiyyeci” CHP imgesi arz ediyor ve bu mütereddit reformcu haliyle 28 Şubat’tan mağduriyet hissi taşıyan olası seçmenlere güven veremiyor. Bunun temelinde de parti yapısının “Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz?” sorusuna içerik oluşturamamasının ve dolayısıyla başörtülü kadınların kamu hizmetinden dışlanması gibi meselelerde açık politika üretememesinin yattığını düşünüyorum. Öte yandan AKP söyleminin en büyük başarılarından biri modern hayatın getirdiği huzursuzlukları ve sınıfsal mağduriyetleri Kemalist elitizmin tepeden diliyle özdeşleştirmekte gösterdiği el çabukluğu. Böylece yeni bir yandaş burjuvazi yaratılır ve sermaye birikimi siyasi kanallar üzerinden sağlanırken yoksullara halk düşmanı olarak seküler orta sınıflar ve İstanbul sermayesi işaret edilerek her türlü eleştirel siyaset “tuzu kuru”lukla yaftalanabiliyor. Bir başka deyişle modern kapitalist toplum hayatının dezavantajlı toplumsal kesimlerde yarattığı ajitasyon muhalefete mal edilmiş oluyor. Ana muhalefet partisinin bu manipülasyonlara karşı aczinin arkasındaysa Cumhuriyetçiliğindeki eşitlikçilik bileşeninin yetersiz ve ham olmasının yattığı kanaatindeyim. Bu aşamada CHP’nin ne yapabileceği ya da Gezi Parkı direnişinden bir siyasi parti çıkıp çıkmayacağı gibi sorulara yanıt aramak yerine bunların yanıtlarının da çıkabileceği yerler olarak gelişmekte olan forumları izlemek ve onlara katkı sunmak daha anlamlı görünüyor.

Başbakanın söylemsel performansına gelecek olursak: Erdoğan Mağrip’ten döndüğü günden bu yana açık yalanlar, provokasyon ve manipülasyon çabalarıyla bezeli son derece sorunlu söylemiyle olup bitenlere dair kapsayıcı bir anlam bütünlüğü üretiyor. Bütün mitinglerde aynı şeyleri tekrarlıyor, tek elden üretilip dolaşıma sokulduğu anlaşılan bu halkla ilişkiler operasyonu hükümetin propaganda aygıtlarında da dillendiriliyor, farklı platformlardaki sivil unsurların ağzından yaygınlaştırılıyor. Böylece AKP’nin—bu isyanın da nedenleri arasında sayabileceğimiz—hayatı kuşatan politikalarının söylemsel bir karşılığının da olduğunu, bu halkla ilişkiler operasyonlarıyla güç tabanı olarak yeterli bir kitlenin anlam dünyasının da etkin bir biçimde kuşatılmaya çalışıldığını görüyoruz. Bu kuşatmanın hukuku, medyayı ve devletin farklı kurumlarını (mesela polis) da kapsadığını göz önünde bulunduracak olursak postmodern/sürdürülebilir bir totalitarizm olarak adlandırabileceğimiz bu siyasetin nasıl boşa çıkarılabileceğinin kolay bir formülü yok gibi görünüyor. Bu kapsayıcılık da kurumsal kimliği olan muhalif yapıların bu imkânlarının daha kısıtlı olduğunu düşündürüyor. Hükümetin kara propaganda kampanyasının etkili olabilmesinin arkasında kurumsal muhalefetin bu sıkışmışlığı yatıyor.

Bu karamsar tabloya karşın mutlak bir tahakküme direnerek güçlü bir umut ışığı yayan, çoğul ama ortaklaşmış bir hacıyatmaz irade odağı söz konusu. Bu iradenin kaynağının da iç ya da dış mihraklar, CHP ya da belli örgütler olduğunu öne sürmek, hiç şüphesiz onu boğmaya yönelik bir anlamlandırma çabası. Oysa ki olan bitende her çeşit örgütlülüğün ayak uydurmaya çalıştığı bir kendiliğindenlik göze çarpıyor. Doktriner iyimserlik ve karamsarlıkları, tarihsel, sosyolojik ve politik öngörüleri boşa çıkaran bu direncin vicdani/etik bir ortaklaşmadan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu ortaklaşmayı mümkün kılan da birikmiş deneyimler olsa gerek: Kırmızı Elbiseli Kadın’ın yüzüne bir metreden gaz sıkan polis zaten çoğu insanın gözünde rüşvetçi, cahil, saygısız ve ideolojik angajmanı net militan AKP’li cemaatçi polis; medya ihaleci, şantajcı, rantçı medya; kadro bin yıllık birikimden aşina olunan zıpçıktıyı beslemeye linç ettirmeyi şiar edinmiş ahlaksız ve muhteris kadro. Az çok temsili niteliği bulunan (ya da olaylarla uzaktan yakından ilgisi olmayan) aydınlar Başbakanla beyhude müzakerelere gitmek zorunda kalırken vatandaşa sokaklarda gamalı haçlı ampul yaptıran bu deneyim birikimine dayalı vicdani ortaklık olsa gerek. Hükümet bu devrimci kamuoyu tarafından, 1-polis şiddeti ve polisin (ve diğer kurumların) AKP milis gücüne dönüşmüş yapısı, 2-medya üzerindeki totaliter kontrol, 3-iftiraya dayalı iç savaş ve linç kışkırtıcılığı, 4-kamu mülklerini kendi güç kaynaklarına aktarma azmi nedeniyle gayrimeşru olarak görülüyor. Bu meşruiyet kaybı, hükümetin “fetih” metaforlarında temsiliyet bulan sakat egemenlik paradigmasına ve toplum düşmanlığına dair geri dönüşsüz bir aydınlanmadan kaynaklanıyor.

Park forumları işte bugünlerde bu kamuoyunun bulup akmaya çalıştığı mecralar. Kotarılmış, manipülatif ve postmodern-totaliter bir bütüncüllüğe karşı toplum bu forumlarda kendini bir toplum olarak yeniden kurmaya çalışıyor. Baskıcı sistemde açılan bu nefes alanlarının değerinin sadece tepkiselliklerinden/eleştirelliklerinden dolayı değil, hükümetin nevi şahsına münhasır totalitarizmine karşı çoğulcu ve demokratik bir bütüncül söylemin mayalanmasına imkân tanımasından da geldiğini düşünüyorum. Ancak bu da, bir yandan forumlarda üretilen içerik işlenir, derlenip toparlanır, parçalı, esnek ve dinamik bir bütünlüğe doğru evrilirken bir yandan da forumların kapsayıcılık ve katılımcılık pratiklerini daha büyük ölçeklere taşıyacak yöntemsel evrimin gerçekleşmesiyle mümkün olabilir gibi görünüyor. Buradan bir siyasi parti çıkar mı çıkmaz mı bilinmez ama bu devrimci kamuoyunun enerjisi ve emeğiyle yeni bir siyaset dilinin doğacağı, herhangi totaliter söyleme bağışıklık sağlayacak zengin ve kapsayıcı bir içeriğin birikeceği ve bu birikimin ya kendi yapılarını doğuracağı ya da mevcut yapıları etkin biçimde dönüştüreceği kanısındayım. Park forumlarının, ulaşılamayanlara ulaşmak, tarihin ve toplumun bütün acılarını açılan vicdani dehlizden bir kerede çağırmak derdine düştüğü görülüyor. Muhtemelen bu da boşu boşuna yazılmış bir yazı zaten…

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur