Değişen milliyetçilik (3): Yeni milliyetçiler (Yeni Osmanlıcılık) – Aydın Şelte

“Türkiye AB’den uzaklaşacak, ABD ve Rusya’nın etkisi ile Osmanlı’daki gibi emperyal vizyon politikasına geri dönecektir, bu süreçte ulusalcılar da tasfiye edilecektir.” – Eski MİT Ajanı Mahir Kaynak

“Alanya’da bir gece kulübü 10. Yıl Marşı çalarak terörü protesto etti.” Diskoya Türk bayrağı asılmış, ardından bir süre 10. Yıl Marşı çalınmış ve dans eden yerli-yabancı turistlerin katılımıyla terör lanetlenmişti (1). A Pub ve B Bar işletmecileri ise, tepki için mekanlarını tamamen kapatmayı düşündüklerini, fakat yüksek turizm sezonu nedeniyle yapamadıklarını, onun yerine tüm iskeleyi bayraklarla donattıklarını ve 10. Yıl Marşı çaldıklarını dile getiriyorlardı. Her şeye rağmen hayatı sürdürüyoruz mesajı mıydı bu? Ölen askerlerin ocağına düşen ateş acaba yalnızca diskonun içerisini mi aydınlatıyordu? İşi kapatmak çoğunluğu yabancı olan müşterilerin gitmesi ve milli ekonominin zarar görmesi miydi?

2000’lerde AKP ile birlikte milliyetçilik de büyük bir değişime ve dönüşüme uğradı. Ebette ki bu değişerek ortaya çıkan yeni dönem milliyetçilik geçmiş dönemden açıkça besleniyor ve onun argümanlarını yeniden üretiyordu. Devletin asıl sahiplerinin kendileri olduğunu ileri sürerek, onunla tarihsel sürekliliği olan bir ilişki içerisinde şekillendiler. Ekonomik açıdan rekabetçi devlet anlayışı ile ihracata dayalı sermaye birikimi sürecinde, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül ile başlayan, Özal ile devam eden ve Kemal Derviş ile kurumsallaşma adımlarının atıldığı bir dönemin peşinden emperyalizmin bölgesel taşeronluğuna soyundurulmuş AKP ve onun milliyetçiliği ortaya çıktı. Bununla birlikte Türklük vurgusunun öne çıktığı “Yeni Osmanlı” sevdası tüm yurtta coşkuyla karşılanır oldu.

Bu milliyetçi politika Kürtlere ve diğer etnisitelere vaatler verip, onları yerine getirmemiş ya da resmen yerine getirmeyip gayri resmi olan kimi manevralara ses etmeyerek, oylarını alamadığı koyu milliyetçi-ulusalcı kesimi de kazanmayı bilmiş, böylece kendi tabanını sağlamlaştırmıştır.

Yine bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisindeki tüm alanlara girilmeye çalışılmıştır. Darbe döneminde palazlandırılan yeşil sermaye bu devrin önemli öznelerinden birisisidir. Türkiye’nin 1980 ile başlayan ithal ikame sisteminden neoliberalizme geçiş, Turgut Özal döneminde tarikatların yükselişini beraberinde getirdi. Özellikle yurtdışında örgütlenen tarikatların giderek daha büyük miktarlarda sermayeyi kontrol etmeye başlamaları ve yine Özal döneminden itibaren devlet içindeki kadrolaşma hareketleri, bu kesimlerin politik bir güç olmalarını da beraberinde getiriyordu. Özal ile başlayan, Erbakan döneminde hızlanan ve AKP hükümetiyle birlikte doruğa çıkan şey, tarikatların ekonomik güç elde etmesi, bir dönem kendi kabuklarına çekilseler de, yeniden ortaya çıkarak kendilerini Türkiye’deki laik söyleme eklemlemeleri, büyüyen sermaye gruplarının, daha radikal söylemleri benimseyen küçük ve orta ölçekli sermaye gruplarından söylemlerini farklılaştırmaları (ılımlılaştırmaları) ve kendi toplumsal değerlerini yeniden tanımlayarak daha görünür hale getirmeleridir (2).

Bu durum neticesinde yeşil (yerli) sermayenin yükselişiyle eski Osmanlı coğrafyasında yatırımlar hız kazanmış, Türkiye dışındaki Türk bölgelerine sermaye akımları artırılmıştır. Şirketlerimizin (!) yatırımları arttıkça ülkemizin bayrağı birçok yerde dalgalanır olmuş, bu da milliyetçi duyguların kabartılmasında kullanılmıştır. Artık Osmanlı’yı yaşayan ve hasretinin sona ermesini isteyen, bayrağı dalgalandığı müddetçe sıkıntı duymayan, liberal ekonomiye candan bağlı ve yerli şirketlerin vatanseverliği ile kavrulmuş, tek dinden gelip diğer tek devlet, tek bayrak, tek millet kavramını ön plana çıkaran yeni milliyetçilerimiz oldu.

İslamcılar devletleşme ile birlikte ittihatçı devlet geleneğinin temel özelliklerini de absorbe ettiler. Fakat genele baktığımızda tıpkı orta çağ ve Nazi ve faşist Avrupa dönemlerindeki kiliselerin para karşılığı susması gibi bir durum karşımıza çıkıyor. O zamanki kiliselerin toplumu “uyuşturma” görevini bugünün camileri ve tarikatları devralmış gibi gözüküyor. Bu durum birbiri ardına sadaka derneklerinin kurulması, toplu iftar sofralarının açılması, seçime yönelik pragmatist bir tutum da olsa ‘yardım’ götürülmesinde kendini açıkça ifade ediyor. Gene bu durumu yeşil sermaye içinde sayılmayan ve dünya devi diyebileceğimiz kurum ve kuruluşlarda birbiri ardına açılan mescitlerde ve sapsarı dinci sendikalara toplu geçişlere İslami olmayan geleneksel sermayenin verdiği destekte de görmek mümkündür. İşçi sınıfının yatıştırıcısı olması karşılığı yeşil sermaye kendisine geleneksel sermaye içerisinde pastadan ayrılan bir miktar paya kavuşmuştur. Yeşil sermaye ne kadar yükselirse yükselsin, halen daha ülkenin en büyük sermaye grupları arasındaki oranları artış gösterememektedir:


Kaynak: Fortune Dergisi

Öyle veya böyle şimdilik bu politika kendileri açısından başarılı bir politikadır. Bunun en temel nedeni de sosyalist ülkelerin dağılmasından sonra doğan boşluğa İslamcı akınların girişi ve düzen siyaseti yaparken emperyalist kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu ulusal devleti aşan yaklaşımlara uygun oluşlarıdır.

Notlar:
(1) Tanıl Bora, Türkler ve Hisler, Birikim Dergisi, Sayı 274
(2) Cihan Tuğal, AKP İktidarı: Sermayenin Pasif Devrimi, Birikim Dergisi, Sayı 204

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur