Sendikal mücadelede yeni bir sayfa: Sendikalar ve Toplu İş Sözleşme Yasası -Zeynep Çelik

“Sendikalar ve Toplu İş Sözleşme Yasa Tasarısı” 18 Ekim itibariyle yasalaştı. AKP hükümetinin ikinci iktidar döneminin hemen ardından gündeme getirdiği yasa, çalışma yaşamına ilişkin hukuki zemini neoliberal çalışma düzeniyle uyumlulaştırmayı amaçlıyor. Diğer yandan yasa, ülkemiz sendikal hareketinin yeni bir yol ayrımına geldiğini haber veriyor.

Yasanın hayata geçmesiyle devlet güdümlü sendikacılığın bir dönemi sona eriyor. Gücünü ağırlıkla devlete bağlı işyerlerindeki toplu sözleşme tekelinden alan devlet güdümlü sendikal yapılanma, devlet işletmelerinin neoliberal yeniden yapılanması ve devletin bölgesel emperyalist politikalara göre yeniden yapılanmasına bağlı olarak revizyondan geçiriliyor. Bu revizyonda, “Toplu Sözleşme”yi bir hak değil, devlet eliyle dağıtılan bir “ihsan” ve “ayrıcalık” haline getiren sistemin özü aynen korunmakla kalmıyor, Ekonomik Sosyal Konsey gibi daha da sağlam kazıklara bağlanıyor ve iktidarın müdahale ve yönlendirmesine daha da açılıyor.

Geleneksel sendikal platformda yer alan çok sayıda “köklü ve kurumsal” sendikayı yok olmanın eşiğine getiren bu düzenlemeler, söz konusu sendikaları çeşitli arayışlara itiyor. Bu arayışlar elbette, geleneksel sendikal yapıların, sendikal hareketin bugünkü krizinde büyük payı olan “grup çıkarı”na (aynı anlama gelmek üzere, “üyelerinin çıkarlarına”) odaklı sendikal yaklaşımlarını sorgulamalarına, işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarına odaklı sendikal stratejilere yönelmelerine de neden olabilir. Yine de bu yönelimlerden işçi sınıfının örgütsüz yığınlarıyla buluşmayı ve bu yığınları örgütlü sınıf mücadelesine kazandırmayı hedefleyen bir örgütlenme ve mücadele pratiği, yeni bir sendikal hareket düzlemi doğar mı, henüz belli değildir.

Yandaş sendikalar ‘yaşam destek ünitesine bağlandı’
Ancak, iktidarın sendikal alanda yaptığı düzenlemelerin, işçi sınıfı mücadelesinin en zayıf olduğu bir anda sendikaları ve sendikal hareket düzlemini “dizayn etmeye” yönelik bir girişim olduğu ortadayken, konuyu siyasi iktidarın belirlediği başlıklarla, “toplu sözleşme yetkisi”ne odaklayarak tartışmak hatalı olacaktır.

Açıktır ki, AKP iktidarının özünü korumaya ve pekiştirmeye çalıştığı sendikal rejim sendikal hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak açısından iflas etmiştir. Bugünkü yasal temel ile mevcut devlet güdümlü sendikaların dahi varlıklarını sürdürmeleri olanaksız hale gelmiştir. AKP hükümeti, haklar ve özgürlükler bakımından yaşanan bu rezaleti örtbas etmek için sendikaların içerisinde “yaşayabileceği” bir yasal mevzuat düzenlemesine ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu ihtiyacını karşılarken de yalnızca yandaş sendikalarının “yaşam destek ünitesine bağlı” bir biçimde varlığını sürdürdüğü bir “sendikal düzen” kurmak isteğindedir.

Durum, iktidarın tutumu bakımından kamu çalışanları sendikalarının yasallaştırılması anını hatırlatmaktadır. Siyasal iktidar, kamu çalışanlarının sendikal örgütlenmesini içermeyen bir yasal çerçeveyi sürdüremez hale geldiği anda kamu çalışanlarının sendikalaşma hakkını yasallaştırmak zorunda kalmış ancak bu zorunluluğu karşılarken de kamu çalışanlarını “memur sendikacılığına” mahkûm ederek bugünkü “yandaş sendika egemenliği”nin yolunu açmıştı.

Ancak, kamu çalışanlarının “memur sendikalarına” mahkum edildiği koşulların bugünkü koşullardan önemli bir farklılık gösterdiği de unutulmamalıdır. Kamu çalışanları sendikalarının “memur sendikacılığına” mahkum edildiği dönemde, güçlü bir kamu çalışanları hareketi bulunuyordu. Oysa bugün, mevcut işçi sendikaları rejiminin iflas ettiği anda, işçi sendikaları hareketi de “dibe vurmuş” durumdadır. Dolayısıyla, geleneksel sendikal merkezlerin, iktidarın sendikalara biçtiği yeni deli gömleğini sırtlarına geçirmeye direnme olanakları oldukça zayıftır.

İktidarın sendikalara hazırladığı yeni deli gömleğine karşı direnmeyi ve işçi sınıfının ihtiyaç duyduğu sendikal hak ve özgürlükleri yaratmayı hedefleyen sendikal hareket merkezlerinin, sendikal ortamın bu gerçekliğinden yola çıkan bir stratejik bakış açısı oluşturması gerekmektedir. Bugün işçi sınıfının çıkarlarını temel alan bir sendikal strateji oluştururken, “işçi baharı”, “DİSK’in yeniden kuruluş süreci” ve “KESK’in kuruluş süreci”nde işçilerin ve kamu çalışanlarının devlet güdümlü sendikacılığın kapanlarına düşmesine neden olan siyasi tercihlerden ve sendikacılık anlayışlarından ders çıkarılmalıdır.

Sendikal hareketin krizi derinleşecek
AKP hükümeti tarafından uzun süredir üzerinde çalışılan eski adı “Toplu İş İlişkileri Kanunu” yeni adı “Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu” olan yasa Türkiye’de mevcut anlayışla yürütülen sendikal örgütlenmeyi zorlaştıracak, beraberinde de sendikal hareketin krizini derinleştirecek düzenlemeler içeriyor.

Neredeyse 20 yıldır dile getirilen “sendikal hareketin krizi”, gerçekte, neo-liberal emek piyasası düzenlemeleri karşısında, devlet/işveren güdümlü sendikacılığın krizidir. Esas olarak toplu sözleşme odaklı örgütlenme yürüten ve “toplu sözleşme yetkisi”ni bakanlık koridorlarında arayan bu sendikalar, yalnızca “kadrolu” denilen, işverenin örgütlenmesine izin verdiği bir çekirdek işçi grubunu hedef kitle olarak belirlemiştir. Bu “sınırlama”, işçi sınıfının örgütlü çekirdeğini kendi gündelik çıkarlarına hapsetmiş, işçi sınıfının büyük bir hızla büyüyen yeni kitlesi ile arasına her geçen gün yükselen duvarlar çekmiştir. Bu nedenle, güvenceli, toplu sözleşmeli işçi sayısı sürekli azalırken, güvencesiz, asgari ücretle ve son derece ağır ve tehlikeli çalışma koşulları altında çalıştırılan işçilerin sayısı daha da yüksek bir hızla artmıştır. Sonuçta, sendikaların örgütlülüğü resmi verilere göre 11 milyondan fazla olan işçilerin yüzde 8’ine düşmüştür ve bunlardan yalnızca 580 bini (toplam işçi sayısının yüzde %5’i) toplu sözleşme hakkından yararlanabilmektedir.

Bu öylesine vahim bir durumdur ki, SGK kayıtlarının yenilendiği 2009 yılından sonra sendikal istatistikler yayınlanamamakta, toplu sözleşme yetkileri yıllardır, anayasaya aykırı bir biçimde 2009 Temmuz’undaki istatistiklere göre düzenlenmektedir. Yeni SGK kayıtları esas alındığında, %10’luk işkolu barajını aşabilecek sendikanın kalmayacağı herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle neoliberalizm, yalnızca devlet/işveren güdümlü sendikaları değil, aynı zamanda devlet/işveren güdümlü sendikalara sendikal tekel kurdurmayı hedefleyen yasal mevzuatı da iflas ettirmiştir.

Yeni “Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu”nun sınırlarını, neoliberal düzene, devlet/işveren güdümünü koruyarak, belirli bir işçi grubunun “toplu sözleşme ayrıcalığından” yararlandığı bir “sendikal payanda” oluşturma amacı belirlemektedir. Bu nedenle, hazırlanan yasa “sendikaların krizini” aşmasına yardım edecek hiçbir unsur içermemekte, aksine, sendikaların krizini süreklileştirmeyi amaçlamaktadır. Sendikaların yedeklenebilmesi ve neoliberalizmin payandaları olarak iş görebilmeleri için örgütlü çekirdek işçiler ile güvencesiz işçiler arasında duvar örebilecek kadar “imkana” sahip olabilmeleri ve sürekli olarak bu “imkanı” yitirme kaygısı taşımaları, yani krizde olmaları gerekmektedir.

Yeni yasa, sendikal örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkını eski yasanın çıktığı 12 Eylül yıllarından daha kötü bir
duruma getirmektedir.

Yasa, küçük ölçekli işletmelerde “sendikal nedenlerle işten atılma”da “sendikal tazminatı” ortadan kaldırmakla, 30 kişiyi geçen işletmelerde sendikal örgütlenmeyi işten atılma gerekçesi haline getirmektedir.

Yasada toplu sözleşme yetkisi yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından belirlenmekte, hiçbir “baraj” kaldırılmamakta, aksine, baraj sisteminde Ekonomik Sosyal Konsey üyeliğine “bonus” verilmesi suretiyle, devlet güdümünün yanına bir de resmi “işveren güdümü” eklenmektedir.

Grev yasaklarının sayısı artırılmakta, grevleri etkisizleştirmeyi amaçlayan eski yasa hükümlerinin yanına yenileri eklenmektedir.

4’lü baraj
Yasaya göre sendikaların bir iş yerinde toplu sözleşme yapabilmesi için dört barajı aşması gerekiyor.

-İşyeri barajı: Sendikanın işyerinde çalışanların en az % 50 artı 1’ini üye yapması gerekiyor. (Toplu sözleşme yapılan yerin bir işletme olması durumunda o işletmeye bağlı tüm işyerlerinde çalışanların % 40’ını üye yapması gerekiyor.)

– İş kolu barajı: Sendikanın işyerinin bağlı bulunduğu iş kolundaki işçilerin yüzde birini (şimdilik!) üye yapmış olması gerekiyor.

– Konfederasyon barajı: Toplu sözleşme yapmak isteyen sendika, Ekonomik ve Sosyal Konsey’e (ESK) üye konfederasyonlara bağlı bir sendika değilse veya bağımsız bir sendika ise, doğrudan % 3 işkolu barajına tabi oluyor.

– Ekonomik Sosyal Konsey Barajı: Yasanın konfederasyonları Ekonomik Sosyal Konsey üyeliğine zorlamak anlamına gelen şartı dördüncü bir baraj olarak yorumlamak mümkün. İktidarın sendikal alanı manipüle araçlarından birisi olarak kurgulanan ve emeğe dönük saldırı yasalarının meşrulaştırılması işlevi gören bu konseyi tanımayan konfederasyonlar ve sendikalar doğrudan % 3 barajı ile cezalandırılıyor.

Bu barajların yanı sıra iş kolları sayısının 28’den 20’ye düşürülmesi yani çeşitli iş kollarının birleştirilmesi ile başta büro ve ulaştırma işkolları olmak üzere birçok işkolunda iş kolu barajı yükselmiş olacak. Sendikaların mevcut üye sayısı iş kolu barajını geçmeye yetmeyecek.

Yasada sendikaların işkolu barajını geçmesini zorlaştıracak bir başka hüküm de geçmişte Çalışma Sosyal ve Güvenlik Bakanlığı verilerine göre açıklanan işkolunda çalışan işçi sayılarının bundan sonra aynı bakanlığa bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları baz alınarak açıklanacak olması. Zira Çalışma Sosyal ve Güvenlik Bakanlığı verilerine göre açıklanan işçi sayıları, 2008 yılı Çalışma Hayatı İstatistikleri’nde, Ocak 2009 tarihi itibari ile 5 milyon 434 bin olarak açıklanmıştı, aynı dönem için SGK kapsamında işçi sayısı Ocak 2009 tarihinde 8 milyon 802 bindi. (DİSK-AR Raporu)

AKP’den mevcut yetkili sendikalara uzatma düdüğü
Yasanın işkolu barajına ilişkin hükümleri çok sayıda sendikanın toplu sözleşme yetkisini kaybedeceği yeni bir durum ortaya çıkarmakta. Sendikalar da zaten yasayı en çok baraj sorunuyla tartıştı. Mevcut durumda en son yayınlanan 2009 istatistiklerine göre toplu sözleşme yetkisi olan 51 sendika bulunurken bu sayı yeni yasayla birlikte 22’ye düşmekte. DİSK-AR’ın yasaya ilişkin raporuna göre işkollarının birleştirilmesi ve yeni baraj düzeneği ile 5 milyon işçi sendikaya üye olsa bile toplu sözleşme hakkı bulunmayacak. Çok sayıda iş kolunda toplu sözleşme yetkisine sahip sendika kalmayacak.

AKP hükümeti toplu sözleşme yetkisini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan sendikaları hareketsiz kılmak ve baraj nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunları zamana yayarak mücadeleyi etkisizleştirmek ve şimdilik statükoyu korumak için de boş durmadı. Yasada işkolu barajı % 3. Ancak ilk dört yıl için bu baraj % 1, ikinci iki yıl için de % 2 olarak uygulanacak. Üstelik Hak-İş ve Türk-İş, işveren örgütleri ve hükümet arasında imzalandığı öne sürülen yasaya dair mutabakatta yasa çıktıktan sonraki ilk üç ay ESK üyesi konfederasyonlara bağlı sendikalar için işkolu barajı yüzde 0 olacak. Ayrıca Temmuz 2009 istatistiklerine göre toplu sözleşme yetkisine sahip olan sendikalar için bir süre (hükümet, sendikalar ve “işveren” örgütleri arasında süre konusunda henüz bir mutabakat açıklanmadı) iş kolu barajı aranmayacak. Böylece bir önceki dönemin bazı yetkili sendikaları AKP’nin çaldığı uzatma düdüğü ile AKP’nin izin vereceği kadar bir süre daha sahalarda olabilecek.

Grev hakkını kısıtlama anlayışı sürüyor
Yasa 12 Eylül’ün yasakçı ruhunu koruyarak grev yasakları uygulamasını sürdürüyor. Siyasi grevler, dayanışma grevleri referandum sonrası anayasal dayanak kazansa da yeni yasa eskisinde olduğu gibi, grevi sadece toplu sözleşme ile sınırlıyor. Buna göre, işçiler ancak toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığı durumda greve gidebilecek. Ayrıca, Bakanlar Kurulu’nun grev erteleme yetkisi yeni yasada da korunuyor.

Yetki odaklı anlayış için tek yol “yandaşlık”
Ortaya çıkan bol barajlı ve grev yasaklı bu tablo kamuoyunda sendikaları bitirme yasası olarak yorumlandı. Yasa üye sayılarında sürekli erime yaşayan, verili durumda işçi sınıfının ancak yüzde 8’lik bir kesimini örgütleyen sendikaların krizini derinleştirmekte fakat bir yandan da sendika üyesi olmayan milyonlarca işçinin örgütlenmesinin hedef haline gelebileceği bir yenilenme için mevcut sendikaların sırtını “duvara dayamakta”dır.

Barajlı, yasaklı yeni sendikalar kanunu ile toplu sözleşme odaklı sendikal anlayış için deniz bitiyor. Konfederasyon yönetimlerinde söz hakkının, toplu sözleşmeden yararlanan üye sayısına göre belirlendiği bir dönemin sonuna geliniyor. Bundan sonrası için sendikal hareket bir yol ayrımına geliyor. Sendikalar ve konfederasyonlar ya aşılması giderek güç barajların tehdidi altında, sınırlı sayıda “ayrıcalıklı üyeyi” korumak için devlet ve işverenlerin eteğine yapışmaya devam edecek ya da güvencesiz işçiler deniziyle kuşatılan devlet/işveren güdümlü sendikacılık düzlemini reddedecek ve işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarını ön plana çıkaran yeni bir sendikal hareket stratejisi geliştirecek, örgütsel kuruluşunu bu stratejiye göre yeniden şekillendirecek.

Yeni barajlarla işlemez hale gelen işyeri toplu sözleşmesi odaklı sendikal anlayış karşısında sınıf mücadelesinin, bu sınırı aşabileceğine dair umut veren deneyimleri ve birikimi bulunuyor. Taşeron örgütlenmesinde önemli mevziler tutan Devrimci Sağlık İş Sendikası on yılda 20’ye katlanan üye sayısı ile toplu sözleşme vaadinde bulunmaksızın bir işçi örgütlenmesinin gerçekleşeceğinin en somut kanıtı. Enerji Sen’in taşeron enerji işçilerini örgütleme deneyiminin hızla ve bu iş kolunda örgütlü sarı sendikayı dahi sarsan biçimde ortaya çıkardığı dinamik, sınıf mücadelesinin toplu sözleşme dışındaki araçlarla da yapılabileceğini göstermesi bakımından anlamlı ve önemli. Sendikal hareket içerisinde yasal sınırlara kendini hapsetmeden fiili mücadeleyi ilke edinen ve bunun örneklerini yaratan Birleşik Metal-İş, Nakliyat-İş, Tümtis gibi sendikaların, grev yasağına fiili grevle yanıt vererek önemli bir direnişi sürdüren Hava-İş’in ortaya koyduğu deneyimler ve birikimler önümüzdeki döneme ışık tutuyor. Bu mütevazı, parçalı fakat anlamlı deneyimler gücünü fiili, meşru militan mücadele çizgisinden alan yeni bir sendikal anlayışın sınıf mücadelesinde hızla karşılık bulduğunu gösteriyor. Sendikal hareketin yenilenmesinin odağını hangi anlayışın şekillendirmesi gerektiğine işaret ederken bir se
ndikal yenilenmenin de bugünkü mücadelenin bağrında filizlendiğini kanıtlıyor.

Yeni truva atı Hak-İş
Yasanın sendikal harekete etkileri kadar egemenler cephesi için anlamı da sendikal mücadelenin bundan sonraki hattı için önemli ipuçları vermektedir.

Yasada barajlar ve işkollarına ilişkin düzenleme ve geçici maddeler bugüne dek sınıf hareketi üzerindeki Türk-İş hakimiyetini kırarken, işveren örgütleri ve hükümetin bu alanda uzunca bir süredir beslediği yeni aktörü Hak-İş’in de önünü açıyor. Yasada son dakikada eklenen “2009’dan sonra kurulan sendikalar için ilk üç ay sıfır baraj” maddesi dahil birçok madde yasa Hak-İş’in durumu gözetilerek hazırlanmış izlenimi veriyor.

İşkolu barajının yasa çıktıktan sonra üç ay için yüzde 0 olması önerisi doğrudan Hak-İş’e ait bir öneri olarak gündeme gelip kabul gördü. Bu öneride mutabık olunması, başta AA ve Kültür Bakanlığı olmak üzere birçok kamu kuruluşunda AKP hükümetinin desteği ile örgütlenen Hak-İş’in işkolu barajını aşmak için de hükümetten destek görmesi olarak yorumlanabilir. Kamuda AKP aracılığıyla örgütlenen Hak-İş’in en yakın örneğini 2012 Tandoğan 1 Mayıs’ında yaşadığımız bir yandaşlık çabası içinde olduğu göz önüne alındığında AKP hükümetinin sınıf mücadelesindeki yeni truva atı Hak-İş için adrese teslim bir yasa çıkardığı görülmekte.

Hak-İş’e verilen açık desteğin Türk- İş saflarında yeni bir yarılma yaratmış olması da bu tespiti güçlendiriyor. Bugüne dek sendikal hareketin egemenler lehine manipülasyonunda etkin bir biçimde kullanılan Türk-İş’in yerini yeni dönemde Hak- İş’in alması planlanırken, bu durum karşısında net bir tutum alamayan Türk İş’in yetki kaybı ve beraberinde sendikal alanda hegemonya kaybı yaşamasına yol açacak yasaya karşı muhalefet etmekle AKP’yi karşısına almak arasında bir tercih yapmakta zorlandığı görülüyor.

AKP tercihini yaptı
Öte yandan yasa görüşmeleri esnasında işveren örgütleri vitrininde önemli bir değişiklik yaşandı. Yasa konusunda TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın ve bilumumum sermaye örgütünün fazlaca adı geçmezken TOBB’a önemli bir inisiyatif alanı tanındı. TOBB’un, AKP-cemaat ittifakının motor gücünü oluşturan küçük ölçekli sermaye sınıfının örgütü olduğu göz önüne alındığında bu inisiyatif alanının nedeni anlaşılıyor. Yasada yer alan 30’dan az işçinin çalıştığı iş yerlerinde sendikal tazminat talep edemeyeceğine ilişkin madde günlük yaşamdaki işlerliğinden çok hükümetin sendikalara karşı kimin yanında saf tuttuğunu gösteren ideolojik ve sınıfsal bir tutum olması bakımından anlamlı.

Yolumuz fiili mücadeleyle açılıyor
İşçi sınıfını en temel hakları olan sendika, toplu sözleşme ve grev hakkını dahi kullandırmamak için binbir zorlukla kuşatan hükümet ve sermaye örgütlerine yanıt, bu hakların kullanımı konusunda yasanın sınırlarını aşan ve gücünü meşruluğundan alan bir mücadele örgütleyerek verilmeli.

İşçi sınıfının asırları aşan mücadelesi ile kazanılan sendikal örgütlenme hakkı, toplu sözleşme hakkı ve grev hakkının kullanımını yasa ile sınırlamak bu hakları kullanamamak anlamına gelmektedir. Bugün yasa sınırlarına hapsolmuş bir sendikal mücadelede ısrar işçi sınıfının örgütsüz milyonlarca üyesini örgütlememek, grev ve toplu sözleşme haklarından barajlar nedeniyle fiilen mahrum bırakmak anlamına gelecektir.

Toplu sözleşme yetkisine sahip olmaksızın on yılda üye sayısını 20 kat artıran Devrimci Sağlık İş bu başarıyı sınıf mücadelesinin şimdi karşı karşıya kaldığına benzer bir sapakta tercihini işyeri toplu sözleşmesi yapmayı hedeflemek yerine güvencesiz işçilerin insanca yaşam güvenceli iş talebini kavrayacak bir sendikal çizgiyi seçerek sağladı. Benzer bir karar anı şimdi de yasayla “bitmeye” mahkum edilmek istenen sendikalar için söz konusu. Bu sendikalar ya bugüne kadar örgütlemeyi önüne koymadıkları/örgütleyemedikleri sınıfın örgütsüz ve güvencesiz bileşenlerini kapsayacak bir sendikal stratejiyi önlerine koyacak ya da ayrıcalıklı haklarla kuşatılmış ve sayıları her geçen gün azalan kadrolu güvenceli işçileri örgütleyerek baraj aşma, yetki alma, toplu sözleşme yapma düzlemine hapsolacak.

Bu seçeneklerden ilkini tercih edenler yeni mücadele araçları, tarzı ve sendikal hedefleri benimsemeyi de baştan kabullenmiş olacak. Keza Devrimci Sağlık İş sendikasının hukuki açıdan taşeron işçiler lehine elde ettiği önemli kazanımlara rağmen, sermayenin ve iktidarın mahkeme kararlarını yok sayarak taşeron sistemi sürdürdüğü göz önüne alındığında bu yolda fiili mücadelenin ağırlık kazandığı görülmektedir. “Üretimden gelen gücünü” kullanan işçiler taleplerini direnişler, iş bırakma, iş yavaşlatma eylemleri ve sokak eylemleri ile kazanma yolunu seçmektedir.

Neoliberalizmin saldırı stratejisinin bir ayağının güvencesizleştirme diğer ayağının ise temel hizmetlerin piyasalaştırılması ve doğanın-kentlerin yağmalanması olduğu göz önüne alındığında yeni sendikal perspektifin bu saldırı stratejisinin tamamına karşı duran bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiği görülmektedir. Bugün Türkiye emek hareketinin geleceğini sınıf mücadelesi ile halkın hakları mücadelesinin iç içe geçtiği bu yeni süreç karşısında alınacak tutum belirleyecektir.

Unutulmamalıdır ki, sendikalar sınıf mücadelesinin araçlarıdır. Her yeni sermaye birikim stratejisi beraberinde yeni bir sınıf profili ve bu sınıfın mücadelesine uygun sendikal örgütlenme stratejileri getirmiştir. Bugün AKP tarafından çıkarılan yasa Türkiye sınıf mücadeleleri tarihine bir çöküşün değil, yeni bir sendikal hareket yaratmanın sıçrama tahtası olarak da geçebilir. Bu imkanı yaratmak ve sınıflar mücadelesi tarihinde bu yeni sayfayı açmak bizlerin elinde.

* Zeynep Çelik
Dev Sağlık İş Sendikası MYK Üyesi

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur