Kazananlar mutlaka mücadele edenlerdir -Aktüel Gündem

“4+4+4 Yasası” çok büyük millet meclisinden geçti. Kimse merak etmesin Abdullah Gül de büyük bir “keyifle” onaylayacaktır. Bu yasa ile imam hatip okullarının orta kısımlarının açılması sağlandığı gibi, İslamcıların kız çocuklarına ilişkin beklentileri de karşılanmış oldu. Böylece toplumda hızla dini gericiliğin ve erkek egemen baskıcılığın örgütlenmesine yasal güvence oluşturuldu. Meslek eğitiminin yaş sınırının düşürülmesi ve açık öğrenim düzenlemeleri ile de patronlar için, toplumsal bilgi ve bilinci olmayan sadece bir mesleği uygulama yeteneği olan ya da hiçbir yeteneği olmayan ucuz işçi depoları sağlanmış olacak.

Sadece bu kadar da değil: bozacının şahidi şıracı (sirkeci savcı). MHP’nin son dakika verdiği önerge ile ikinci kademede Kuranı Kerim ve peygamberin hayatı “seçmeli ders” olarak okutulacak. Bu “seçmeli dersi” almayanlara din hocalarının, okul müdürlerinin yapacağı baskının boyutlarını herkes tahmin edebilir. Ama ne diyor bu konuda Tayyip, “isteğe bağlı, ister gönderirsin, ister göndermezsin rahat ol, cebren yok”. Tayyip’in mantığı ile hareket edersek, “evrim teorisi dersi” ve “Kürtçe dersi” de seçmeli ders olsun, isteyen göndersin, istemeyen göndermesin. Tayyip rahat olur mu, acaba? Olmaz, o zaman çocuklar sorup sorgulamaya başlarlar, Kürt çocuklar da Kürt olmanın bilgisine, bilincine sahip olurlar. O zor koşullarda egemenler nasıl ülkeyi yönetebilir?

AKP iktidarının, 4 yıl için oy almasına rağmen çok uzun yıllar etkisini sürdürecek bu değişim atağı, toplumun önemli bir kesiminde, ilericilerde, demokratlarda, solcularda hatta liberallerde bile bir panik havası yaratmakta. Parası olan orta sınıfların genel eğilimi, AKP’nin yarattığı eğitim sisteminin dışına çıkmak. Yani sözde demokrat, aydınlanmacı özel okulları (şimdiden) aramak hatta mümkünse yurt dışı tercihleri düşünmek. Bu arayışlar bireysel hatta toplumsallıktan tamamen uzaklaşan bencil düşüncelerin ürünü.

Unutulmamalıdır ki mücadele edenler her zaman kazanamasa da kazananlar sadece mücadele edenlerdir. AKP iktidarından muzdarip olan her veli artık çok daha cüretkar ve çok daha müdahaleci olmak zorundadır. Kendi çocuğuna, torununa verilen eğitimin içeriğine ve bu eğitimin verildiği ortama kayıtsız kalmak bir yana doğrudan müdahale etmelidir. Bir başka sorumluluk ve görev ilerici, demokrat eğitimcilere düşmektedir. Eğitimcilik sadece para kazanılan bir meslek değildir. Derdi sadece para kazanmak olanlar, gitsin bakkal dükkanı açsın, domates satsın. Eğitimcilik bir toplumsal misyon ve bilincin getirdiği cüret gerektirir. Artık ilerici öğretmenler ve o alanın örgütlerinin önünde yeni ödevler ve görevler var. Devrimci Öğretmenler ise bu karanlığa meydan okuyan en öndeki bayrak olacaklar.

Uyanık AKP iktidarı bu yasa paketi ile eğitim alanıyla hiçbir ilgisi olmayan birkaç yasa daha çıkarıverdi. (Hatırlanacağı gibi bu taktiği birçok kere kullanmıştı, örneğin referandumda.) Övülmekten, pohpohlanmaktan çok hoşlanan Tayyip’in ve Abdullah’ın isimleri birer üniversiteye verildi, böylece birer üniversite sahibi oldular ve hatta rüyalarında kendilerini birer bilim insanı olarak görme fırsatı bile bulabilirler. Hocaları Erbakan’a vefa borcu gösterisine girdiler ve bir de artık kendilerine hiçbir zararının dokunmayacağından emin oldukları Ecevit’e.

Bununla yetinmedi Başbakan Tayyip, şimdiye kadar hiçbir yalan söylememiş (!) bir başbakan olarak “üniversite sınavını kaldıracaklarını ve dershaneleri kapatacaklarını” beyan etti. Koskoca başbakan yalan söyleyecek değil ya, oysa aynı başbakan daha birkaç yıl önce dershaneleri garabete benzetmiş ve çocuklarımızın sınav belasından ve dershanelerden kurtarılmasını istemişti. Biraz daha geriye gidelim ve Tayyip’i öncekilerle karşılaştıralım! Dönemin başbakanı Tansu Çiller de üniversite giriş sınavlarını kaldıracağını ve sınavsız üniversite döneminin başlayacağını müjdelemişti. Hatta 12 Eylül’ün paşaları da bir ara dershanelere takmış ve kaldıracaklarını ilan etmişlerdi. (Yalandan kim ölmüş, Kenan Evren 93 yaşında, Tayyip’in de yalandan ölmeyeceği kesin.)

Asıl uyanıklık ve üçkağıt ise eğitimde devrim diye pazarlanmaya çalışılan “akıllı tablet”lerin, Talim Terbiye Kurulunun denetiminden çıkarılmış olmasında. Böylece bu uyanık/akıllı tabletlerin satın alımı Kamu İhale Yasası kapsamından çıkarılmış oldu. Yani 15 milyar dolar sadece AKP’nin daha doğrusu Tayyip’in tercihleri (!) doğrultusunda dağıtılacak. Daha da ilerisi her üç yılda bir değiştirilmesi gereken bu tabletler hem Tayyip için hem de sözde teknoloji üreten patronlar için altın yumurtlayan tavuk. Tayyip boşuna mı her aileden daha doğrusu her erkekten üç çocuk istiyor: yolunacak kazlar, karın tokluğuna çalışacak karıncalar!

Halk, AKP’nin ustalık döneminde özellikle 2014’teki seçimlere kadar tam anlamıyla yolunacak kaz muamelesi görecek. Elektriğe yüzde 9,26 (gerçekte yüzde 12,8), doğalgaza yüzde 18,72 zam geldi. Ortalama bir ailenin elektrik faturası 70 TL’den 76 TL’ye yükselecek. Enerji Bakanı Yıldız açıklıyor, “yurt dışındaki ham petrol fiyatlarının, döviz fiyatlarının yükselmesi sonucunda maliyetlerimizin arttığını” vs. vs. anlatıyor. “Adam olana” sormazlar mı, yurtdışındaki petrol fiyatları düştüğünde niye indirim yapmıyorsun ya da madem bütün yaptığın fiyatları yansıtmak, senin bakan olmanın esbabımucibesi nedir?

Bir de şu kayıp-kaçak oranı mevzusu var, hani her faturaya yaklaşık yüzde 10 oranında eklenerek gasp edilen para. Bu konuda varolan yaygın ancak yanlış algıyı belirtmek gerek, çünkü kayıp oranı farklı kaçak oranı farklı durumları anlatıyor. Kayıp, bir elektrik iletim hattı boyunca bulunan trafo ve iletim hatlarındaki kabloların iç dirençleri neticesinde oluşan kayıplara denir. Yani elektriği üretenlerin ve dağıtanların çözmesi gereken bir problemdir. Teknolojik olarak “sıfır” olamaz. İdeal dünya değerleri yüzde 4-7 civarlarıdır, bizde ise yüzde 10’un üzerinde. Üretici ve dağıtıcılar bu sorunu çözse, “kayıp oranı”nda çok ciddi bir düşüş sağlanır. Ancak bu kayıp oranını tüketicilerden aldıkları için böyle bir yatırımı, yapsalar da bunu açıklamazlar (Bakanlık “kayıp oranı”nı 2010’dan beri açıklamıyor) çünkü kullanıcılardan aldıkları oran azalır. Kaçak ise bir elektrik iletim hattından sayaç kullanmadan alınan elektriğe denir. Kısaca “çalıntı” elektrik de diyebiliriz. “Kaçak oranı”nın tüm kullanıcılardan tahsil eden devlet mantığı ise eve giren hırsızın çaldığı parayı komşusuna ödetmeye çalışan polise benzer. Böylece hırsızı yakalamak polisin değil, komşunun görevi haline gelir. (Ayrıca böyle bir düzende yoksulların kaçak elektrik kullanmasının meşruluğu da ayrı bir tartışma konusu!)

Petrolde de başka bir cinlik göze çarpıyor. Geçen yıl dünya ham petrol fiyatları 124 dolar iken, motorinin fiyatı 2,98 iken bugün ham petrol fiyatları 100 doların altına düşmesine rağmen, motorin fiyatı 4 TL oldu. Dünyanın en pahalı benzinini tüketen ülkeyiz. Neden? Çünkü devletin benzinden aldığı vergi yüzde 70 civarında.

AKP’nin parlamento içinde sağladığı çoğunluğa dayanarak sözde meşruluğunu oluşturmaya çalıştığı yeni dönem uygulamaları; yoksulların, ezilenlerin, demokratların nefes alma kanallarını tıkamış durumda. O yüzdendir ki artık sokaklar daha tepkili, daha kalabalık ve daha öfkeli. 4+4+4’e karşı tepkilerin tüm ülkede karşılığının bu düzeylere çıkmasının nedeni, çocuklarının geleceğinin karartılmasını engellemenin başka yolunun kalmadığını
n bilince çıkmasıdır. CHP’nin bile grup toplantısını sokakta yapması, parlamenter muhalefetin bir sınıra geldiğinin kanıtıdır. Alevilerin 31 Mart’ta İstanbul’daki öfkeleri adaletin artık ancak sokakta aranması tercihidir. Yaklaşık bir yıl önce 1 Mayıs 2011’de ve Hopa’da söylenen “tek yol sokak, tek yol devrim” şiarı bir tercihten çok toplumsal direniş için bir zorunluluk haline gelmiştir.

Artık her zamankinden daha fazla görülüyor ki, parasız eğitim hakkı için, parasız sağlık hakkı için, parasız enerji, parasız ulaşım, parasız iletişim hakkı için mücadele etmekten başka bir yol yok, kaçaçak/sapacak başka bir sokak yok. Parasız internet hizmeti (1 megabit) verilen Finlandiya’ya, parasız ulaşım hizmeti verilen Çek Cumhuriyeti’ne, şehir içi ulaşımın parasız olduğu Estonya’ya, dünyadaki en ucuz benzinin bulunduğu Venezüella, İran ve Suudi Arabistan’a, sağlık hizmetlerinin parasız olduğu Küba’ya gitmeyecekseniz, haklarınız için bu ülkede mücadele etmek zorundasınız.

Bu nesnel zorunluluk koşullarında toplumsal muhalefet 1 Mayıs’a ilerliyor. Bu günden belli olan şey, o gün, toplumsal öfkenin büyük bir kitle gösterisine dönüşeceğidir. Toplumsal muhalefetin öncülerinin buna hazır olup olmadığı, bu öfkeyi AKP iktidarını zorlayan, onun halk düşmanı politikalarını engelleyen bir siyasal mücadeleye dönüştürme yeteneğine sahip olup olmadıklarına ilişkin kaygılar mücadele sürecinde giderilecektir. Yaşam alanları her gün çok boyutlu saldırıya maruz kalan emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların “tek yol sokak” tercihi kendisine mutlaka bir yol açacaktır. Sürekli hatırda tutulması gereken ise: “…kazananlar mutlaka mücadele edenlerdir”.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur