‘Dava’ya taraf olmak, demokratik haklara sahip çıkmaktır -Aktüel Gündem

AKP iktidarı giderek pekişen baskı rejimine karşı yükselen direnme eğilimlerini bastırmak istiyor. Kürtlerin direnişi; huzursuzluğu iyice artan Aleviler; Tortum’da, Solaklı’da HES karşıtı yaşam mücadelesi veren köylüler; barınma hakkı için direnen Dikmen vadi halkı; iktidarın saldırıları karşısında g(ö)revini sürüdüren sağlıkçılar ve iktidarı sürekli rahatsız eden atama bekleyen güvencesiz öğretmenlerin; hatta İş-Kur önlerini eylem alanına çeviren işsizlerin eylemleri AKP iktidarı karşısında yavaş yavaş gelişen toplumsal muhalefetin direnme eğilimlerini gösteriyor

“Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum.” Böyle bir cümleyi bir başbakanın ağzından duyan o ülkenin vatandaşları ne düşünür? “Vay, ne alicenap (cömert, dürüst) bir başbakanımız var.” Ama söz konusu olan Tayyip Erdoğan olursa, ona oy verenler bile gönülden inanmaz, işin içinde “bir alicengiz (kurnazca bir düzen) olduğunu” bilirler.

Tayyip Erdoğan iç siyasete geri döndü. İç siyaset deyince, ülkenin çözüm bekleyen siyasal sorunlarını anlamıyor, siyasi rakiplerini anlıyor; CHP, BDP ve elbette toplumsal muhalefetin ileri unsurları. KCK operasyonlarının arkasında olduğunu, sahiplendiğini ifade ederek başladı. Ve arkasından da CHP’nin içini karıştırmayı amaçlayan sözde “Dersim özrü” ile devam etti. AKP’nin yargıçları ise uzun bir süredir yoğun bir mesai yapıyordu zaten, toplumsal muhalefeti hapishanelere tıkıştırmak için. 2009 yerel seçimlerinden iki hafta sonra başlayıp bugüne kadar süren süren KCK operasyonlarında ekim ayı verilerine göre 7748 kişi gözaltına alındı, 3895 kişi tutuklandı. Öyle bir noktaya gelindi ki artık sektörel operasyonlar yapılıyor. KCK ile bağlantılı oldukları iddiasıyla önce akademisyenler, sonra avukatlar operasyona hedef oluyor. Şimdi de dillerde dolaştırılan BDP milletvekilleri içinden 5 tanesinin operasyonu var sırada. AKP yargısı sayesinde dünyadaki “teröristler”in (şimdilik) üçte birinin bizim ülkemizde faaliyet gösterdiğini anlamış olduk. Dünyada “terör suçu” sebebiyle tutuklu bulunan 35.117 kişinin 12.897’si Türkiye’de. Ne sağlamış oldu AKP? Kürt sorununu çözmüş mü oldu? Kürtlerin kitle önderlerini cezaevine koyunca, tüm Kürtler, Kürt olmaktan vaz mı geçtiler? Silahlı mücadele sona mı erdi? Elbette hayır! AKP aklınca, bir taraftan Suriye ve İran planları yaparları yaparken diğer taraftan da yeni anayasa yapım sürecinde Kürtlerin kitlesel-siyasal müdahalelerini zayıflatmaya çalışmakta. Ancak 30 yıllık süre içinde bu ve benzeri taktiklerin orta ve uzun vadede hiçbir işe yaramadığı defalarca kanıtlandı, yine farklı olmayacaktır.

İkiyüzlülük şeffaftır. Gerçek yüz arka tarafta sürekli sırıtır, tıpkı Tayyip’in Dersim katliamı için “özür dilerken”ki görüntüleri gibi. Biz bu yüzü defalarca gördük, referandum öncesi, genel seçimler öncesi. Hüngür hüngür ağlarken de gördük, meclis kürsüsünden 12 Eylül’de idam edilenlerin son mektuplarını okurken. Ne oldu? 12 Eylül ile hesaplaşıldı mı? 12 Eylülcüler cezaevine kondu mu? 12 Eylül “mağdurlarının” itibarları iade edildi mi?

Aynı yüz, bu kez Dersim’i diline dolamakta. Tarih ile gerçek bir yüzleşme/hesaplaşma iki laf ederek yapılamaz. Tayyip Erdoğan, devlet adına Dersim katliamı için gerçekten özür dileyecekse yapılacaklar bellidir; Tunceli’nin adı Dersim olarak değiştirilmeli, zorla göç ettirilenlerin toprakları iade edilmeli, mağdurlara tazminat ödenmeli, Dersim’in kayıp kızları bulunarak mağduriyetleri giderilmeye çalışılmalıdır. Kaldı ki, geçmişle hesaplaşma asıl olarak bugün için somut karşılıklar içermelidir. Devletin şiddet geleneği ile hesaplaşma, ayrımcılık politikalarından vazgeçilmesi, Alevi-Kürt düşmanlığından vazgeçilmesi, askeri operasyonların durdurulması, demokratik taleplerin karşılanması, HES baraj inşaatlarının durdurulması gibi… Tüm bunlar bile Dersim katliamının suçunu ortadan kaldırmaz, sadece özrün samimiyetini gösterir. Ama nerdeee? Kaldı ki, KTÜ’de yaşananlar, Dersim gibi sorunlar karşısında yalnızca AKP’nin ikiyüzlülüğünü değil, aynı zamanda, toplumsal muhaleftin ilerici çıkışları kaşısından oluşan gerici-faşist bloklaşmayı da göstermektedir. 24 Kasım öğretmenler gününde Öğrenci Kolektifleri’nin eylemi sırasında, dışarıdan taşıma faşistlerin saldırısı gerçekleşti. Kolektiflerin kent çapındaki etkinliği ve HES karşıtı mücadelede ilçelere de uzanmaya başlaması iktidarda epeydir rahatsızlık yaratıyordu. Saldırının, polisin Hopa’da MHP’li yöneticileri ziyaret ederek “solculara karşı bir şey yapın arkanızdayız” demesinin ve Fethullahçıların ülkücüleri kullanalım tartışmalarının arkasından gelmesi rastlantı olarak değerlendirilemez.

Bu arada Tayyip’in hakkını yemeyelim, Allah için. Gerçek amacı CHP’yi karıştırmak olsa da T.C. devletinin kirli tarihinde verdiği bir örnek, diğerlerinin de tekrar hatırlanmasına yol açtı. Yüzlerce örnek arasından bazılarını tekrar tekrar not etmekte yarar var; 1915’te Ermenilerin, devletin resmi ifadesi ile zorla göç ettirilmesi (tehciri),1921 yılında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledilmesi, 1934 yılında Trakya’da yaşayan Yahudilere karşı düzenlenen yağmalamalar, 1941 yılında gayrimüslim erkeklerin nafia taburlarında zorla çalıştırılması, Varlık Vergisi Kanununun çıkartılarak gayrimüslimlerin mallarına el konulması, 6-7 Eylül olayları, 34 kişinin öldürüldüğü 1 Mayıs 1977 katliamı, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas katliamları, 12 Eylül 1980’de gözaltına alınan 600 bin kişinin işkencelerden geçirilmesi, sonrasında tüm cezaevlerinde devam eden sistematik işkenceler, 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde gerçekleştirilen sözde “hayata dönüş” operasyonunda katledilen 30 mahpus ve tüm bu süreçlerde kaybedilen faili belli onlarca, yüzlerce insan…

Tayyip tüm bunlar için devlet adına özür dileyebilir mi? Ya da şu anki rejim içinde konumlanmış herhangi bir siyasal aktör, mesela CHP. Bırakın ciddi bir yüzleşmeyi, Dersim’in yüzeysel gündeme gelişi bile CHP’yi iç hesaplaşmaları itti. Devletin şiddet geleneğini temsil eden eski bürokrasi seçkinleriyle Kürt siyasetçilerle, sağ muhafazakâr siyasetçilerlerle eski sendikacıların eğreti koalisyonuna dayanan yapısal özellikleri, CHP’nin, AKP’nin ikiyüzlü siyasetini boşa düşürebilecek çıkışları yapmasına engel oluşturmaktadır.

Bu toplumda tarihle gerçek bir hesaplaşmayı ve yüzleşmeyi yapabilecek tek bir güç vardır, o da sosyalistlerdir. Belki de sadece bu özellik bile bu toplum ve bu toplumun geleceği için sosyalizmin ne kadar gerekli olduğu sonucunu çıkarmak için yeterlidir.

Bu topluma ve bu toplumun geleceğine düşman olan AKP de sosyalistlerin, gerçek demokratların ne kadar “zararlı” olacağını bildiği için onlarla her yolu kullanarak savaşmayı kendisine amaç edinmiş durumda. Türkiye’de şu anda 66 gazeteci ve en az 500 öğrenci hapishanede. AP’nin 66 ülkedeki araştırmasına göre, 11 Eylül 2001’den bu yana tüm ülkelerde 119 bin 44 kişi tutuklanmış, 35 bin 117 kişi de ‘terörist’ hükmü giymiş. Bunların 12 bin 897’si Türkiye’de! Yani listenin birincisiyiz, bizi 7 bin kişiyle Çin izliyor. Tutukluların içinde 8 muhalefet milletvekili, onlarca belediye yöneticisi, onlarca avukat da var.

AKP, toplumsal muhalefetin olmadığı “yeni bir düzen” kurma arayışında. Buna fazlasıyla “ihtiyacı” var. Bir taraftan, uygulamaya koyduğu neoliberal dönüşüm artık tamamen oturmak zorunda, diğer taraftan savaş hazırlıklarına başladığı şu dönemde en ufak muhalif
sesin nerelere ulaşabileceğini Mısır’da, Tunus’ta gördü. Oralara gitmeye bile gerek yok, ilk çadır deneyimini Tekel işçileri zaten AKP’ye yaşatmıştı. Üstelik, kentlerden kırlara ülke çapında yaygınlık gösteren irili ufaklı onlarca hak mücadelesi örneği iktidar için yaklaşan tehlikeyi işaret emektedir.

1 Ocak 2012’den itibaren sağlıkta dönüşüm yeni bir aşamasına daha girecek, artık herkes sigorta primi önemek zorunda. Sigorta primi ödemeyen sağlık hizmetlerinden yararlanamayacak. Devlet sadece asgari ücretin üçte biri gelire yani 270 liraya sahip olanların primini ödeyecekmiş. 280 lira kazanmaya başlarlarsa bu prim hemen kesilecek. AKP’nin sağlık alanındaki icraatları bununla bitmiyor. Sağlık sisteminin yakıcı sorunlarından tam gün çalışma, kamu hastane birlikleri, TTB’nin görev yetkilerinin kısıtlanması gibi ciddi sorunlar, yangından mal kaçırrı gibi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yasallaştırılmaya çalışılıyor. Böylesine kritik bir süreçte halkın ve yüz binlerce sağlık çalışanının iradesi devre dışı bırakılıyor.

Suriye ve İran ile yaratılan gerilim ise her geçen gün büyüyor. İran’ın en son yaptığı açıklama AKP’nin bu ülke halklarını nasıl büyük bir tehlikeye pervasızca soktuğunun kanıtı. İran, kendisine yönelecek bir saldırı karşısında ilk işinin Malatya’ya yerleştirilen füze kalkanı radar üssünü vurmak olacağını açıkladı.

Suriye sınırında askeri yığınak yapılıyor. Kara Kuvvetleri Komutanı teftişe gitti. Aynı zamanda AB güvenlik koridoru ve uçuşa yasak bölge ilan etme planları yapıyor. Fransa bu planın fikri önderi. Fransa’yla didişirken AKP birden koordineli çalışma açıklamaları yapmaya başladı. Ne oldu da değişti bunlar? Ayrıca bir yandan yaptırım kararlarında askeri sevkiyat ve satış engellencek derken, öte yandan Suriye’ye silahlı gruplar sokuyorlar. Emperyalist odaklarca desteklenen Özgür Suriye Ordusu’yla Libya Ulusal Geçiş Konseyi Türkiye’de toplantı yaptı. Bir günde 600 Libyali asker Türkiye’den geçiş yaptı.

* * *

Tüm bu sürecin simgelerinden biri haline gelen “Hopa davası”nın Ankara ayağının ilk duruşması ise 9 Aralık’ta yapılacak. İlk duruşmaya çıkmak için bile 6 aylık bir ceza çekmek durumunda kaldılar. Süreci kısaca hatırlarsak; emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun Hopa’da öldürülmesi üzerine KESK Ankara Şubeler Platformu bir basın açıklaması yapma çağrısında bulunmuştu. Bu çağrıya karşılık veren Ankaralı yüzlerce demokrat, devrimci de Metin öğretmenin öldürülmesine karşı duyduğu tepkiyi dile getirmişti. (Tayyip işine geldiği zaman “öfke bir hitabet sanatıdır” diyor ama öfkeyi halk gösterinde bunu terör eylemi olarak yaftalayabiliyor). Bu tepki üzerinden AKP polisi ve yargısı iş edindi ve operasyonlara başladı. Amaç toplumsal tepkiyi bastırmak, itibarsızlaştırmak ve cezalandırmaktı.

Tüm bu süreç göstermektedir ki AKP iktidarının kendisine, düzene yönelen hiçbir siyasal-toplumsal muhalefete tahammülü yoktur. Samsun’da, Adana’da, Hopa’da, yine en son İzmit’te yaşandığı gibi toplumsal muhalefetin açık-meşru eylemlerinden dolayı düzmece kanıtlarla insanlar hapsedilmekte, davalar açılmaktadır. Bu davalar hukuksal değil, siyasaldır. AKP polisi ve artık iyice AKP’nin siyasi aracı durumuna gelmiş olan yargı tarafından yürütülmektedir.

AKP iktidarı giderek pekişen baskı rejimine karşı yükselen direnme eğilimlerini bastırmak istiyor. Kürtlerin direnişi; huzursuzluğu iyice artan Aleviler; Tortum’da, Solaklı’da HES karşıtı yaşam mücadelesi veren köylüler; barınma hakkı için direnen Dikmen vadi halkı; iktidarın saldırıları karşısında g(ö)revini sürüdüren sağlıkçılar ve iktidarı sürekli rahatsız eden atama bekleyen güvencesiz öğretmenlerin; hatta İş-Kur önlerini eylem alanına çeviren işsizlerin eylemleri AKP iktidarı karşısında yavaş yavaş gelişen toplumsal muhalefetin direnme eğilimlerini gösteriyor. İktidar bunlar daha gelişip serpilmeden bastırmak için her türlü yolu mubah görmektedir. Hukuk, onlar için kılıfına uydurmak için ceza maddesi aradıkları bir karalama defteridir. Bu yargılamalarda hukuksuzluğun kendisi yeni bir hukuk yaratmıştır. Bu hukuk, toplumsal muhalefetin “suçlulaştırılması”nı hedeflemektedir. Dolayısıyla bu dava toplumsal muhalefet davasıdır. Bu davaya taraf olmak demokratik haklara sahip çıkmaktır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur