Demokrasi = Parlamento+oy hakkı+sivillik? -Mahmut Üstün

Bugünün demokrasi anlayışı, örgütlü hak arayıcı “yurttaş”ın eylem ve örgütlenmesini esas alan bir aktif demokrasi değil, post-modern cemaat üyesinin oy hakkına ve sistemden rant arayışına dayalı “itaatkar bireyci” pasif demokrasidir. Örgütlenme, eylem hakkı, sokak vb. ise bu demokrasinin aktif bir bileşeni değil, tehdididir

Oktay Ekşi, meclisin ilk oturumunun açılışında yaptığı konuşmada, 1961 Anayasası’nın Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en demokratik anayasa olduğunu söyledi. Bu açıklamanın ardından bir askeri darbenin gölgesinde yapılmış olan anayasanın demokrat olarak nitelenemeyeceği, bunun askeri darbeleri meşru görmek sonucunu doğuracağı itirazı bazı çevrelerce yüksek sesle dile getirildi.

CHP’nin yemin etmeme ve BDP’nin meclisi boykot tavırları üzerine ise aynı itirazcı çevreler, gerilim ve çatışma yaratan bu tavırların demokrasiye aykırı olduğunu; demokraside tek mücadele ve çözüm yerinin parlamento olduğu görüşünü ifade ettiler.

Biz bu yazımızda bu güncel tartışma konularından kalkarak demokrasi, asker/sivil ilişkisi, 27 Mayıs, oy hakkı, parlamento ilişkilerini bir başka çerçeveden ele almaya çalışacağız.

Demokrasi mi? Parlamentarizm mi?
Demokrasi bir denge durumudur. Toplumun yalnızca yönetici kesimleri içindeki denge durumunu ifade eden demokrasi, oy hakkını ve parlamentoyu yeterli şart olarak gören biçimsel demokrasi sınırlarını aşamaz. Yönetici kesimler içerisinde bazı kesimleri dışarıda bırakan demokrasi biçimleri ise diktatörlüğe çok yakındırlar. Duruma göre elitist ya da çoğunlukçu olabilirler; ama kesinlikle çoğulcu olmadıkları gibi, yürütme erkinin aşırı güçlendirilmesinden ve hatta tek adam yönetiminden yanadırlar.

Demokrasi yönetici sınıflar kapsamını ne kadar çok aşıyor ve yönetilen sınıf ve kesimlerin de hesaba katılmak durumunda kalındığı bir denge durumunun ürünü ve ifadesi haline geliyorsa, biçimsel demokrasinin sınırları da o kadar fazla aşılır. Bu durumda oy hakkı ve parlamento gibi temsili kurumlar demokrasi için gerek şart olarak görülmekle birlikte yeterli şart olarak değerlendirilmezler. Örgütlü toplumun varlığı, hak arayıcılığı ve denetleyiciliği çok daha önemli ve belirleyici hale gelmiştir artık.

“Örgütlü hak arayıcı” demokrasiden “bireyci/cemaatçi itaatkar” demokrasiye…
İsveçli sosyolog Therborn’un bir başka bağlamda yaptığı “örgütlü hak arayıcılık” ve “itaatkar bireycilik” kavramlaştırmasından esinlenerek söyleyecek olursak, bugünün demokrasi anlayışı, örgütlü hak arayıcı “yurttaş”ın eylem ve örgütlenmesini esas alan bir aktif demokrasi değil, post-modern cemaat üyesinin oy hakkına ve sistemden rant arayışına dayalı “itaatkar bireyci” pasif demokrasidir. Oy hakkı ve parlamento bu demokrasinin yegâne koşullardır. Örgütlenme, eylem hakkı, sokak vb. ise bu demokrasinin aktif bir bileşeni değil, tehdididir.

27 Mayıs, Demokrasi, Askeri darbe…
Devletin militer çekirdeğini oluşturan kurumların tarihin hiçbir döneminde demokrasinin taşıyıcılığını yap(a)madıkları ne kadar doğru ise, Türkiye’nin bugüne kadarki en demokratik anayasasının 1961 Anayasası olduğu da aynı kesinlikte doğrudur.

1961 Anayasası’ndaki asker etkisini taşıyan bazı önemli kurum ve düzenlemelerin demokrasi açısından savunulamaz niteliği, bu anayasanın o konjonktürdeki güçler dengesinin ve dış konjonktürün etkileri altında genel olarak demokratik hak ve özgürlükler alanını genişlettiğini yok saymaya vesile yapılırsa bilimsel objektifliğin dışına çıkılmış olur.

Hatta, iddia edilebilir ki, 1961 Anayasası ile demokrasiyi, seçimlere ve parlamentoya indirgeyen biçimsel demokrasinin ötesine taşıyacak kanallar oluşmaya başlamış; toplumsal kesimler siyasal süreç ve kararlara örgütlü katılım ve müdahale olanakları elde edebilmiş; pasif-biçimsel demokrasiden aktif-katılımcı demokrasiye doğru gelişme yaşanmaya başlanmıştır.

Askerlerin demokratlığı mı?
1945’ten sonra yaşanan süreç, ordunun siyasal yaşam üzerindeki belirleyici aktör olması gerçeğine son vermiş, ordu 1960’ta ancak dünya kapitalist sisteminin gereklerine uyum ve modern-kentli sınıflara tavizler eşliğinde bu gidişata dur diyebilmiştir. İthal ikameci model ise bu tavizleri realize etmenin zeminini oluşturmuştur. Fakat ordu 1961 Anayasası’yla eski belirleyici konumuna kavuşamamış, yalnızca sistemin önemli aktörlerinden biri olma konumunu anayasal güvence altına alabilmiştir. MBK ve Senato vb. kurumsal önlemlerin yanı sıra örgütsel/siyasal haklar ve eylem hakları genişletilerek örgütlü kentli kesimler de, liberal/muhafazakâr kesimin “çoğunlukçu demokrasi” anlayışının karşısına etkin bir sınırlandırıcı güç olarak çıkarılmak istenmiştir.

1961 Anayasası’nın ordunun demokratlığıyla bir ilgisi olmadığı gibi, geleneksel olarak otoriter bir modernleştirme ideolojisine yakın olan ordu, kendi konumuyla ilgili sorunları hallettikten sonra, 1961 Anayasası’nın en kararlı muhalifi haline gelmiş; dahası on yıl sonra bu kez liberal muhafazakârlıkla ittifak içinde 1961 Anayasası’nın ölüm fermanını hazırlamış ve imzalamıştır.

AKP zihniyeti demokrasi konusunda 1961 Anayasası’nın gerisindedir…
1961 Anayasası’nın içeriğini bütünüyle olumlayan veya reddeden; ya da bu anayasayı olumlu ya da olumsuz anlamda askeri darbe ve orduyla dolaysız bir nedensel ilişki içinde ele alan yaklaşımların açıklayıcı değeri yoktur.

1961 Anayasası’na soğuk duranların ve bugün farklı bir anayasa yapmak için yola çıkanların temel itiraz noktası söz konusu Anayasa’da yer alan ordu vesayeti ile ilgili noktalarla sınırlı olsaydı kuşkusuz bu kadarıyla haklı olurlardı. Ama bu kesimlerin modern sınıf ve tabakaların kolektif eylem ve örgütlenme özgürlükleri alanında 1961 Anayasası’ndan çok daha geride oldukları da apaçık ortadadır.

Etnik ve dinsel hak ve özgürlükler önemli değil mi?
Bu konuda birtakım düzenlemelerin yapılacağı kesin ama acaba yeni Anayasa’da Kürt ve Alevi kimliklerine ilişkin ciddi bir olumlu düzenleme olacak mı? Bu soruya olumlu yanıt verebilmek için çok iyimser olmak gerekir.

Bu kayıt bir yana kuşkusuz ki, etnik/dinsel kimliklere ilişkin hak ve özgürlükler de demokrasinin önemli bileşenlerinden biridir. Fakat kendi başlarına etnik-mezhepsel haklar ile demokrasi arasında bire bir bağlantı yoktur. Demokrasi en başta ve her şeyden önce sınıfsal bir sorundur. Etnik/dinsel alanda ortaya çıkabilecek kısmi otonomiler örgütlenme ve eylem alanında altsınıfların artan özgürlükleri ile birleşiyorsa demokrasiye; yok eğer bu uygulamalar alt sınıfların eylem ve örgütlenme alanında daha fazla baskılanması ile birleşiyorsa yalnızca modern bir cemaatler düzenine; yani toplumsal partikülarizme kaynaklık ederler.

Sonuç olarak
Bütün bu anlatımların ardından, bugün AKP tarafından öngörülen yeni sivil anayasanın örgütlü hak arayıcılık anlayışına değil bireysel/ cemaatsel itaatkarlık anlayışına dayalı otoriter çoğunlukçu bir anayasa olacağını söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur