Büyük ve cesur düşünmek zamanıdır -Haluk Yurtsever (Cumhuriyet)

12 Haziran 2011 Türkiye için sıradan bir seçim değil “karar” günüdür:
Büyük ve cesur düşünmek zamanıdır

12 Haziran’da tarihimizin en kritik seçimlerinden biri yapılacak. Bu seçimin, İran savaşı, Afrika’daki dalganın bizim kıyılara vurması, ya da içeride sansasyonel bir olay türünden ABD-AKP ittifakını, bu yoldan gerici iktidar blokunu çatlatacak bir gelişme yaşanmaz, yeni bir seçim denklemi oluşturulamazsa nasıl sonuçlanacağı şimdiden bellidir: AKP büyük bir olasılıkla yüzde 40’un üzerinde bir oyla tek başına hükümet kuracak, belki anayasayı tek başına değiştirebilecek bir çoğunluğa ulaşacaktır.

AKP ve bağlaşıkları, geldikleri yolun ve bu yolu nasıl katettiklerinin bilincindeler. Programları, stratejileri ve taktikleri, “genel olarak” değil, ayrıntılar düzeyinde nettir. Seçimden sonra yeni anayasayı, meclisteki çoğunlukla, olmazsa referandumlarla dayatacaklar.

Evrensel hukuk ilkesidir; “usul esastan önce gelir.” Yeni anayasa oyununa, “mecliste uzlaşıyla” diyerek yeşil ışık yakanlar, “ilk kez sivil anayasa yapılacak” güzellemesiyle barajlı meclise yeni anayasayı yapacak bir meşruiyet bahşedenler büyük bir yanılgı içindeler. Halk iradesinin eşit temsil için gerekli en küçük yüzdesini kapsamayan hiçbir siyasal bileşim Türkiye toplumu için meşru ve geçerli bir anayasa yapamaz!

Totaliter tek parti iktidarı
Peki dayatılan nedir? Yalnız seküler yaşama müdahale, devletin daha da dinselleştirilerek laikliğin son kalıntılarının da süpürülmesi mi? Bunlar var; ancak dayatmayı bunlardan ibaret görmek aysberg körlüğü olur. AKP, gözlerimizin önünde, küresel sermayenin Türkiye programına uygun, emek ve aydınlanma düşmanı bir rejim, totaliter, korporatist, İslamcı bir devlet ve toplum inşa ediyor. Totaliterlik, devletin toplumsal ve bireysel yaşamın ‘bütün’ alanlarına karışması, o alanları a’dan z’ye zaptu rapt altına almasıdır. Korporatif devlet; sendikalar dahil, belli iş, meslek ve etkinlik alanlarının devlet güdümündeki dernek, lonca ve cemaat örgütlenmeleri eliyle denetim altında tutulmasıdır. AKP, açık biçimde yargıyı ve yasamayı merkezi yürütmenin, hatta tek adamın otoritesi altında topluyor; kendini olağan yasalarla bağlı görmüyor; beğenmediği her yasayı anında değiştiriyor. Kimse yanılmasın, “hızlı yasama” otoriter rejimlerin tipik özelliğidir. “Tek devlet, tek bayrak, tek dil” söylemi “tek parçalılık” olarak Türkçeleştirebileceğimiz “monolitiklik”in tâ kendisidir. Bunlar faşist devletin özellikleridir.

Totaliter-devletçi bir siyasal öznenin, aynı zamanda “mağdur”, “muhalif” görünebilmesi ülkemize özgü bir tuhaflıktır. Bu tuhaflığı ortadan kaldırmak, hak ve özgürlük sözcülüğünü AKP’nin elinden almak durumundayız.

Kim için, hangi özgürlük?
AKP yalnızca kendisi ve yandaşları için “özgürlük”çü. Hak arayan işçiye, öğrenciye, muhalif yazara vb. ise “özgürlük” bunları fiilen kullanacak irade ve örgütlülük kırıldığı, dağıtıldığı zaman ihsan edilecek! Gidişat, emek hareketi, sosyalist sol ve Kürt hareketi açısından yalnız totaliter değil, aynı zamanda likidatör karakterlidir.

Öte yandan, AKP iktidarı, siyasal, etnik renkleri çeşitli, ağır basan sınıfsal karakteri emekçi olan halk dinamiklerini karşısında birleştiren bir işlev de görüyor. Yeni bir AKP iktidarı, işçiler, işsizler, güvencesizler, kent ve kır yoksulları için yoğun sömürünün, ekonomik siyasal şiddettin tersinmez biçimde süreklileşmesi, kurumlaşması demektir. Bu, bilince çıkıyor.

Hiç kuşku yok, AKP’den kurtulmak, Çincede “yetkinin halka iadesi” olarak tanımlanan bir toplumsal devrim, bir düzen değişikliği getirmeyecek, ama özetlediğim gidişin bir direnme çizgisinde karşılanması bugünkü güç ilişkilerini, emek sermaye karşıtlığı üzerinden yeniden ayrıştırıp birleştirmenin daha uygun koşullarını hazırlayacaktır.

Kürt dinamiği
Bu yolda atılacak ilk adımlardan biri, egemenlerin çözüm zamanı gelmiş bir “sorun” olarak gördükleri, çözümü ise kendi talepleri için ayağa kalkmış halk hareketini tüm varlığıyla tasfiye etmekte aradıkları Kürt gerçeğine farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak, bu halk hareketinin, toplumsal kurtuluş mücadelesi, toplumsal açıdan ileri bir Türkiye için taşıdığı potansiyeli, dinamiği görmektir.

Bu hareket, belirgin bir emekçi/yoksul ağırlığı taşıyor; oluşumundan bu yana ilkel milliyetçiliğe ve emperyalist girişimlere mesafeli duruyor; Ortadoğu’nun bu kitlesellikteki en ve belki tek seküler halk hareketi olma özelliği gösteriyor; kadınların siyasete kitlesel katılımında ileri bir örnek oluşturuyor. Bu hareketin tasfiye edildiği bir durumda Kürt coğrafyası Barzani’yle Hizbullah’ın, Gülen cemaatiyle AKP’nin ortak ve kimi zaman birbirlerine alternatif olduğu, kapkaranlık bir gericiliğe teslim edilmiş olacaktır.

İkincisi, Kürt hareketi bağımsızlık, ayrı bir Kürt ulus devleti hedefi gütmediğini, üniter devleti, resmi dil olarak Türkçe’yi, ay yıldızlı bayrağı kabul ettiğini defalarca açıkladı. Çözüm için federasyon değil, “demokratik özerklik” öneriyor; önerilerini tartışılmak üzere, yazılı biçimde ortaya koyuyor. Ortada, başka bir program da yok. Bu açıklamaların içtenliğine inanıp inanmamak son çözümlemede öznel bir değerlendirmedir. Kuşku ve güvensizliğin, sözcüklerle değil pratik tutarlılıkla dağılacağı açıktır. Peki ama, “bölücü terör”ün “dış mihraklı” olduğunu yineleyip emperyalist çözümleri dayatanların karşısında, toprak ve tarih kardeşliğinin gereğini yapmak, önerileri ciddiye almak, bu olanağı değerlendirmek gerekmez mi?

CHP
CHP, beğenelim beğenmeyelim toplumsal muhalefetin sandıktaki önemli bir adresidir. “Gücü”, aynı nicel büyüklükte bir başka seçeneğin, “çare”nin görülmemesinden geliyor. Herkese mavi boncuk dağıtıp, hiç kimseyi tatmin etmeyen altı boş bir popülizmin sınırları ise bellidir. CHP eskiye dönemez. Ya AKP’nin biçimlendirdiği bir Türkiye’nin dekorasyon unsuru, silik ve güdük “ana muhalefet” partisi olacak, ya da sosyal demokrat-halkçı bir çizgiye oturarak yeni bir enerjiyle geleceğini arayacaktır. Üçüncü yol gerçekten yoktur!

CHP’nin en büyük sorunu Kürt sorununda özgürlükçü bir bakış ve tutumdan uzak durmasıdır. Bu uzaklık, doğal olarak CHP seçmeni için de geçerlidir. Buna rağmen CHP çevrelerinin, özgürlükçü bir çizgiye gelmenin bu partiye Batı’da oy kaybettireceği biçimindeki kaygıları, ana medya ve anket basıncının pompaladığı, cesaret ve kararlılıkla üzerine gidildiği zaman değiştirilmesi olanaklı bir değişkendir.

Özetle, yoğun ve dizginsiz sömürüye, işsizliğe, taşeronlaşmaya, açlık sınırının altındaki asgari ücrete “hayır” diyen işçinin, anadilinde eğitim ve demokratik özerklik istemlerini yükselten Kürt emekçisinin, zorunlu din dersinin kaldırılması vb. için eyleme geçen Alevinin, seküler yaşamı savunan, seçme ve seçilme özgürlüğü üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını isteyen gerçek demokratın, toplumsal/ataerkil, ideolojik şiddet ve baskılara direnen kadının istemlerini ve daha birçoklarını özlü olumlu mücadele başlıkları çerçevesinde ortaklaştıran, “yeni anayasa” konusuna içerik ve usulü birbirinden ayırmadan yaklaşan bir program halk çoğunluğunun istemlerini kucaklayabilir.

Yalnızca seçim ittifakı
CHP, BDP ve sosyalist solun bu ve benzeri başlıkları içeren seçim işbirliği, ayrı bayraklar altında yürüyen siyasal öznelerin bu özneler kadar saçılmış olmayan se

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur