“Uygarlıklar çatışması” mı dediniz? -Ergin Yıldızoğlu

Bugün çok sert ve acımasız bir “uygarlıklar çatışmasının” tam ortasındayız. Ama bu Huntington’un ileri sürdüğü gibi, dini temelde tanımlanmış, Hıristiyan, İslam ve Çin uygarlıkları arasında yaşanmıyor.

Bu çatışma Aydınlanma geleneğiyle, sermayenin var olabilmeye devam edebilmek için canlandırmaya ve kendi yeniden üretim süreçlerine tabi kılmaya başladığı Aydınlanma öncesi geleneklerden toplanarak oluşturulmuş bir yeni- bağnazlığın (obskürantizm) arasında sürüyor.

Bu çatışmanın bir tarafında 1789 Fransız devrimiyle başlayan, 1848 devrimleriyle dönüşerek, 1871 Paris Komünü’nden, 1917 Sovyet Devrimi’nden 20. Yüzyıl’ın emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarından geçerek süregelen, en üst soyutlama düzeyinde, insanlığın kültürel mirasını temsil eden bir uygarlık var. Modern anlamda bireysel özgürlükleri, hatta birey kavramını konuşmaya, sınıf mücadelelerini görmeye anlamaya, toplumu ve doğayı, mucizelere gerek kalmadan açıklamaya olanak verecek bilimsel düşünce ve bir kavramlar hazinesi bu uygarlığa ait.

Bunun karşısında, yapısal krizini aşarak var olmaya devam edebilmek için, dinci gelenekleri, pasif nihilizmi canlandırarak, tüm karşıt sesleri susturmayı amaçlayan sermayenin, bu mirasın kavramlar hazinesini (dilini) yok etmeye başlayan anti-uygarlığı (barbarlığı) var. İnsanlık, bugün işte bu, uygarlıkla, anti-uygarlık (barbarlık) arasındaki gittikçe sertleşen çatışmanın ortasında duruyor.

***

İnsanlık kültürünün, özgürlük (kendini geliştirme, kendi bedenine sahip olma, düşündüklerini, inandıklarını açıkça ifade etme) eşitlik (bireyler, farklı etnik gruplar, ırklar, cinsiyetler ve cinsel tercihler, arasında) ilerleme (toplumsal koşulları ve doğal çevreyi daha fazla özgürlük ve eşitlik doğrultusunda dönüştürebilme) ilkeleri bugün, çok yönlü ve şiddeti gittikçe artan bir saldırının altındadır!

Sermayenin anti-uygarlığı, tüm “yaşam dünyalarını”, sermaye ilişkisine tabi kılarak imha ediyor, tekdüzeleştiriyor, toplulukları, kendi haz süreçlerine, sermayenin ürettiği malların ve simgelerin tüketim süreçlerine odaklanmış bireylerin matematik toplamına dönüştürüyor, bireyi, sürekli manipüle edilen bir tüketiciye indirgiyor.

Sermaye “yaşam dünyalarını” yok ederek ayakta kalmaya çalışırken durmadan körüklenen tüketim, eskime, yok olma, yeniden tüketim döngüsü, gelinen noktada insanlık uygarlığının var oluşunun biyolojik zemini de yok etmeye başladı. Bir taraftan aşırı tüketimin doğrudan bir sonucu olarak iklim değişikliği canlı türlerini yok ediyor, diğer taraftan insanın ve genelde canlıların genetik yapısı çözümlenerek, metalaştırılıyor, nöroloji bilimi (neuroscience) bulgularını, siyasal iktidarların, büyük şirketlerin; disiplin, denetleme süreçlerinin, kültür endüstrisinin hizmetine sunuyor. Felsefe (bilgi sevgisi), bilim, siyaset, aşk, sanat alanlarında ortaya çıkan, “olayları”, “yeniyi” anlama ve anlamlandırma çabalarını terk ederek, sermayenin yarattığı baskının altında, giderek, “deneysel felsefe”, “alan felsefesi” başlıkları altında, sermaye ve siyasal iktidar için toplumsal sorunları çözmeye yöneliyor. New York Times‘da bu konuda yazan bir felsefe profesörünün dediği gibi “ne de olsa faturaları ödeyecek parayı bunlar getiriyor”.

Günümüzde, sermayeden başka bir yaşam, biyolojik-bedensel hazlardan başka bir var oluş hayal edemeyen bir pasif nihilizm (liberalizm ve postmodernizm), tüm hazların yok olduğu ölüm noktasından ötede bir dünya hayaliyle yaşayan kökten dincilik (Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Hindu) buluşarak, onunla insanlığın simgesel evrenine egemen olmak için rekabet ediyor. Bu görünüşte, birbirine zıt iki akım, çağdaş bağnazlığı (obskürantizmi) birlikte inşa ediyorlar.

Her ikisi de insanlık tarihinin, hem kendi öznelliğini, hem toplumsal ilişkilerini, hem de doğal çevresini değiştirerek baskının sömürünün, savaşların olmadığı, yaşanabilir bir dünya (yeni insan, yeni toplumsal ilişkiler ve yeni bir doğal çevre) kurmaya yönelik ilerleme düşüncesini ve onun berberinde getirdiği kavramları insanlığın uygarlık geleneğinden, kültürel kazanımlarından silmeye çalışıyorlar. Çağdaş bağnazlığın karşısında, tutunulabilecek tek bir seçenek var: Bu yeni dünyanın, yeni insanın ve yeni doğanın kurulabileceğine ilişkin inanç!

***

İnsanlık ilk kez bu kadar keskin bir uygarlıklar çatışması durumuyla karşı karşıya. İnsanlık, en son, böyle bir uygarlıklar çatışması noktasına çok yakınlaştığında, Faşizme karşı savaşıyordu.

Bu, savaş, sermayenin totaliter doğasının (her şey bana tabi olmalıdır), emperyalizm, ırkçılık, jenosit ve aydınlanma karşıtı tüm anti-kültürel özelliklerini kendine toplamış (Goebbels: “Kültür sözcüğünü duyunca hemen silahıma uzanırım) totaliter siyaseti (herkes benim istediğim gibi yaşayacak) olan Faşizm-Nazizm ile Komünizmin (Marksistler ve Anarşistler) bir savaşıydı.

Bu savaşta, sermaye kesimleri arasındaki çelişkilerin, emperyalizmin dinamiklerinin yarattığı koşullar, Komünistlerle (Marksistler ve Anarşistler), Cumhuriyetçilerin, Faşizme karşı ortak mücadele etmesine olanak sağladı, bu uygarlıklar çatışmasının yarattığı konjonktür çözülebildi.

Eğer, o dönemde komünistler, kapitalist sınıf içinde oluşan çatlakları, sınıfın farklı kesimlerinin, bloklarının çıkarları, siyasi projeleri arasındaki farkları yok sayarak, kısa bir süre için kafa karıştıran, faşizmle sosyal demokrasiyi aynı kaba koyma hatasında ısrar etselerdi, bugün başka bir dünyada yaşıyor olacaktık.

Bir bilimkurgu denemesiyle şöyle düşünebiliriz: Belki o zaman Nazi Almanyası, nükleer silahlar geliştirmesine olanak verecek zamanı kazanabilecek, tüm insanlığı bir nükleer savaşın içine itebilecekti. Ya da, nükleer denge, Naziler’in işgal etmiş oldukları bölgelerde egemenliğini kalıcılaştıracak, sermaye grupları yeni bir statükoda anlaşacak; bu konsensüs kısa sürede yeniden SSCB ve Komünistler üzerine dönebilecekti. Kim bilir?

O dönemde, komünistler sosyal demokratlarla hatta muhafazakar cumhuriyetçilerle birlikte, sürekli maruz kaldıkları ihanetlere, aldatmalara karşı, kendi siyasi örgütsel, ideolojik bağımsızlıklarını koruyabildikleri, ilişkilere devrimin ve komünizmin ahlakının merceğinden bakarak yaklaşabildikleri ölçüde çalışabildiler. Bu durumu çok iyi anlatan, hepimizin çok iyi bildiği bir anekdotu anımsarsak: İki düşman vardı karşılarında, biri kafalarına silah dayamıştı. Öbürünün elinde -anekdotun bir versiyonuna göre- zehir dolu bir kupa vardı, içmesini istiyordu, -bir diğer versiyonuna göre- ip vardı kendisini asmasını istiyordu. Önce hangisiyle mücadele etmek gerekiyordu?

Nasıl silahla zehir/ip arasında bir aciliyet farkı var idiyse, faşizm ile burjuva demokrasisi (aslında artık oligarşik cumhuriyet) arasında da işçi sınıfının, komünistlerin siyasi kültürel ve örgütsel var olma koşulları açısından çok önemli farklar vardı. Seçenek konusu olacak kadar yaşamsal farklar!

Bu denkleme o zaman için Yahudiler’i, Romanlar’ı, eşcinselleri, özürlüleri eklersek durum belki biraz daha açıklık kazanabilir. Birinde yok olmak söz konusuyken, öbüründe, komünistler ve işçi sınıfı örgütleri açısından yaşayabilmek, iktidara ilerlemeye çalışmak, en azından yeniden başlayabilmek olanağı…

***

Bugünlerde, hem “Batı”da hem “Ortadoğu”da egemen kanaat, AKP’nin gelecek seçimleri kazanarak, “reformlarına”, diğer bir deyişle toplumsal mühendislik projesine devam edeceği doğrultusunda. Peki AKP’nin projesini nasıl anlıyor bu yorumcular? Bu yorumcular AKP’nin projesini, kapitalist parlamentarizmle Müslümanlığın yaşam dünyasını birleştirmeyi başarmak olarak anlıyorlar.

Bu “projeyi”, bu yazıda tanımlanan uygarlıklar çatışması ikilemi üzerinden okuyabilir miyiz? Bence okuyabiliriz. Bu proje kapitalizmin totaliter eğilimleriyle, dini yaşam tarzının, bireyin zamanını, mekanını, bedensel estetiğini, beslenme ve cinsel yaşamının (haz alanlarının) pratiklerini yakından denetlemeyi, disiplin altına almayı ve gerektiğinde cezalandırmayı amaçlayan totaliter eğilimlerini birleştirmeyi amaçlıyor. Bu bağlamda bu proje yeni bir siyasi rejime, giderek devlet biçimine (dolayısıyla egemen sınıf iktidarının yeni bir biçimine) açılıyor.

Karşımızdaki, Aydınlanma Geleneği’nin ve insanlık kültürünün, eşitlik, özgürlük, ilerleme ilkelerine karşı bir projedir. Bu karşıtlık, bu projenin, işçi sınıfının çıkarlarını dile getirmeye, siyasetini oluşturmaya, bu sınıfı tanımlamaya (öz bilincine ulaşmasına olanak veren söylemlere), bu arada etnik kimliklerin kendi varlıklarını açıklamaya, ayrımcılığa direnmeye, çıkarlarını savunmaya, feminist mücadeleye, genelde haklar mücadelesine olanak verecek söylemlerine de karşı olunduğu anlamına gelir. Dahası, bu proje tüm bu söylemleri giderek simgesel evrenden çıkartmayı amaçlayan bir projedir. Bu bağlamda liberallerin pasif nihilizmiyle oluşan ittifak geçicidir. Bu projenin, doğası gereği, bir aşamada, tüm diğer muhalefet unsurlarını temizledikten sonra dönüp liberalleri de hedef alması kaçınılmazdır.

Buraya kadar anlattıklarımda bir doğruluk payı varsa, eğer olduğunu düşünüyorsanız, şimdi şu soruyu sormak istiyorum: Bugün insanlığı etkileyen uygarlıklar çatışması açısından, önümüzdeki seçimleri AKP’nin kazanmasıyla kaybetmesi arasında bir fark olacak mı?

“Hayır yok!” diyorsanız, seçimlere yalnızca komünistlerin (Marksistler ve anarşistler) alacağı oy oranları, yapacağı propaganda ve örgüt inşa dinamikleri (bu nokta anarşistleri ilgilendirmeyebilir) açısından bakabilirsiniz! Çünkü seçimlerin öncesi ve sonrasında komünistler açısından bir şey değişmeyecektir.

Yok eğer bir fark var diyor ve benim saptamalarımı kısmen de olsa paylaşıyorsanız, seçimleri, içinde farklı siyasi akımların, güçlerin, kısmen örtüşüyor olsa da birbirinden farklı projelerin karşı karşıya geleceği özgün bir konjonktür olarak değerlendirirsiniz. Bu değerlendirme üzerinden de, seçimlerden komünist hipotez açısından, hangi olumlu, ya da en azından zararsız olabilecek sonucun çıkmasını arzu ediyorsanız, bu konjonktüre, o yönde müdahale etmenin söylemlerini, diyalog alanlarını, pratik yollarını bulmaya çalışırsınız.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur