Referandum sonrası ekonomi manzarası… -Engin Duran

Referandum sonrası Türkiye gündemi içinde ekonomi üst sıralarda yer alamadı. Gündemi daha çok referandum sonrası sözde özgürleşme ve demokratikleşme tartışmaları aldı. Hanefi Avcı’nın tutuklanması ile başlayan tartışmalar yüksek öğrenimde kılık kıyafet tartışmasına oradan da rejim, laiklik vb. ulusalcı kaygıları üzerine kuruldu. Bu hararetli tartışma ortamında ekonomi çok ön plana çıkmadı. Kuşkusuz bu, ekonomi hiç konuşulmadı anlamına gelmez.

Referandum sonrasının en popüler ekonomi gündemi olan mali kural tartışmaları şimdilik geride kaldı. AKP’nin seçim harcamalarına dokunabilecek mali kuralı yasalaştırmada isteksiz olması son derece anlaşılır bir tutum. Burada, sıkıntılı olan ve aslında anlaşılması zor olan seçim öncesinde AKP’den böyle bir yasayı kabul etmesini bekleyen, uman ya da tavsiye eden liberal kanadın ve IMF’nin tavrıdır.

Büyüme rakamları tek referans olabilir mi?
Referandum sonrası açıklanan 2010 yılı ikinci çeyrek büyüme rakamları ile krizin bittiği müjdelendi. Bütün AKP’nin destekçisi basın, liberal iktisatçılar ve başta Merkez Bankası başkanı olmak üzere bürokratlar büyük bir heyecanla açıklanan büyüme rakamlarını krizin bitişi olarak duyurdular. Bunu yaparken de dayandıkları temel, kriz öncesi yani 2008 yılının gayri safi yurt içi hasıla değerlerinin yakalanması idi. Ekonomiyi ve ekonomik ilerlemeyi sadece büyüme rakamları ile açıklayan, büyüme pozitif olunca alkışlayan büyüme negatif olunca eleştiren, yerden yere vuran iktisatçıların ve yazar-çizerlerin büyük kabahati vardır bu egemen hegemonyaya güçlü bir cevap verememek noktasında. Adeta mağlup olmuşlardır çünkü onların istediği dilde konuşmuşlardır ve oyuna gelmişlerdir. Bu noktadan sonra kriz bitti, işler düzeldi söylemine verecek bir cevabı yoktur bu sözde iktisatçıların.

Ancak ekonomiyi değerlendirirken sadece büyümeye bakmayan, maç skoru yorumlar gibi büyüme rakamlarını yorumlamayan, bölüşüm üzerine, emeğin kıymetlenmesi üzerine ve birçok alandaki güncel gelişmelere yer veren, dile getiren iktisatçıların söyleyecek sözleri hala vardır ve bu sistem yaşadığı sürece de var olacaktır. Önemli olan bu söylemleri büyütmek ve daha güçlü çıkmalarını sağlamak.

Et ithalatı… söze gerek var mı?
Gündemde sıcaklığını koruyan bir konu olan et fiyatları tartışması değinilmesi gereken önemli bir konudur. Türkiye’nin et ve canlı hayvan ithal eder bir konuma getirilmesi son derece vahimdir ve aslında söze çok gerek bırakmamaktadır. Et ve Balık Kurumu’nun son durumu ve özellikle özelleştirme süreçlerinde maruz kaldığı durum düşünülünce et piyasasını ve olanları anlamak daha kolay oluyor. Tüm piyasalarda olduğu gibi neo-liberal anlayış develeti bu piyasadan çekip, piyasayı tamamen özel sektöre bırakma amacıyla 1980’lerde başladı çalışmalara. Önce kurum atıl hale getirildi ve daha sonra birçok kez özelleştirme denemeleri yapıldı ancak tam başarılı olunamadı. Gelinen son durumda, Et ve Balık Kurumu ithalat için ihale düzenleyen bir kurum haline gelmiştir. Bu piyasada yaşanan sıkıntıların tek sorumlusu neo-liberal zihniyettir. Şimdi, bu sorunu gene kendi yöntemleri ile, ithalatı destekleyerek, çözmeye çalışıyorlar bakalım ne kadar başarılı olacaklar. Önümüzdeki kurban bayramı ile sıkıntının boyutları daha da anlaşılır ve yaşanır hale gelecektir.

Bir taşla iki kuş
Son olarak değinilmesi gereken konu gündemde olan Çin ile yapılan ticaret anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre Amerikan dolarının egemenliğini kırmak isteyen Çin ticarette kendi para birimini kullanmak istemektedir. Buna yeşil ışık yakan Başbakan bir yandan da Merkez Bankası’na dolar rezervini 100 milyara çıkarın diye talimat vermektedir. Diklenmeden dik durmak diye tanımlanan politika böyle bir şey olsa gerek. Hem doların hegemonyasının bitmesine hem de devam etmesine aynı anda katkı yapabiliyorsunuz. Ve ayrıca hem Çin ile hem de Amerika ile arayı iyi tutmuş oluyorsunuz. Bir taşla iki kuş… Kolay gelsin ne diyelim…

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur