‘Korku İmparatorluğu’nun ‘bilimsel’ temeli!* -Ender Helvacıoğlu

Bilim ve Gelecek dergisinin idari işlerini yürüten, aynı zamanda editörlüğünü yapan Baha Okar arkadaşımız, 21 Eylül sabahı 04.00’de Emniyet güçleri tarafından evi basılarak gözaltına alındı. Okar, 4 günlük gözaltı süresinin sonunda 25 Eylül sabahı tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Baha Okar, kamuoyuna “Devrimci Karargâh” diye sunulan bir operasyonun bünyesinde başka 12 kişi ile birlikte tutuklandı. Sorgusu sırasında kendisine şu suçlamalar yöneltilmiş: 1,5 yıl kadar önce İstanbul-Bostancı’da çıkan çatışmada öldürülen bir Devrimci Karargâh üyesinin evinde Okar’ın tek bir adet parmak izine rastlandığı; bir PKK itirafçısının Okar’ın 2005 yılında Kuzey Irak’taki PKK kamplarında kaldığını söylediği; Okar’ın annesine ait olduğu iddia edilen bir telefondan şu anda Ergenekon davasının sanığı olan bir Ulusal Kanal çalışanının defalarca arandığı…

Bir televizyon reklamından esinlenerek söyleyelim: Vay, vay, vay, vay, suçlara bak! Bizim Baha hem Devrimci Karargâhçı, hem PKK’cı, hem de Ergenekoncu! Artık hangisinden tutturursan!

Avukatının aktardığına göre Baha Okar bütün bu iddialara bildik sakin tavrıyla yanıt vermiş. Söz konusu kişilerin (öldürülen Devrimci Karargâhçı, PKK itirafçısı, Ulusal Kanal çalışanı) hiçbirini tanımadığını, 2005 yılının her gününde nerede olduğunu rahatlıkla kanıtlayacağını (tanıklardan bazıları da ben ve diğer Bilim ve Gelecek çalışanları, eğer Baha geceleri Kuzey Irak’a ışınlanmıyorsa!), söz konusu telefon numarasıyla hiçbir ilgisinin olmadığını, annesinin telefonunun belli olduğunu, parmak izinin ise eğer doğruysa tamamen tesadüf olacağını, bunun zaten sadece bir adet parmak izinden söz edilmesinden de anlaşılabileceğini bir bir anlatmış. Fakat savcı yine de Baha Okar’ı tutuklama ihtiyacı hissetti.

Sevgili arkadaşımız Baha Okar bilinmedik bir kişi değil. Bilim ve Gelecek dergisinin neredeyse çıkışından bugüne dek çalışanı. Derginin önce teknik ve grafik işlerini, sonra bütün idari işlerini ve ek olarak editörlüğünü yaptı. Dergimizin birçok dosyasında, makalesinde ve sürekli bölümünde imzası var. Bilim ve Gelecek’in okurları ve yazarları tarafından bilinen, olumlu insani nitelikleriyle çok sevilen, ülkemizin bilim ve yayıncılık camiasının tanıdığı bir şahsiyet. Yeri yurdu, yaptığı ettiği, yazdığı çizdiği ortada olan bir kişi. Bu kadar illegal örgütün üyeliğini, hem de kimseye çaktırmadan nasıl becerdi, hayret ki hayret! Tabi aslında bunu beceren Baha değil, bu iddiaları öne süren veya ciddiye alan bildik savcıların beyinleri!

***

Ülkemizde hâlâ devam eden bazı davalarda da tanık olduğumuz bu tür iddiaların nasıl üretilebildiğini, ne tür beyinlerin ve nasıl bir düşünüş biçiminin ürünü olabileceklerini -bu kez de Baha’nın davasının özelinde- düşünürken birdenbire kafamda bir ışık çaktı. Evet, evet, bu tür iddialar son derece bilimsel! Neden?

Biz yıllar önce Bilim ve Ütopya dergisini çıkarırken bir çeviri makale yayınlamıştık. Başlığı: “Onu tanıyan birini tanıyan birini tanıyan birini tanıyorsunuz” (Bilim ve Ütopya, Sayı: 55, Ocak 1999, s.40-42). O dönem yayınladığımızda da çok ilgimi çektiğini anımsadığım makalenin özeti şu: “Dünyadaki herhangi iki insan en çok 6 tanışıklık halkasından oluşan bir zincirle birbirine bağlıdır.” Aslında 6 halka pek görülmüş bir şey de değil; çünkü dünyada bu kadar alakasız iki kişi bulmak zor. Çoğu kişiye 2-3 tanışıklık halkası ile ulaşabilirsiniz. Örneğin benim Atatürk ile aramda sadece 1 halka var. Stalin ve Mao Zedung ile de sadece 1. Yazmaya korkuyorum (!) ama Öcalan’la da 1. Neyse ki Sayın Başbakanımızla ve ünlü kanaat önderimiz Fethullah Hoca’yla da 1. Hitler biraz uzak, onunla aramda 2 halka var. Lenin’le de 2. Çoğu Ergenekon sanığıyla aramda halka bile yok. Usame Bin Ladin veya Çakal Carlos’a da sanırım 2, bilemedin 3 halkayla ulaşırım! Aslında bu tür tanınmış insanlara ulaşmak herkes için çok kolay. Ama herhalde bir Amazon yerlisine veya Avustralyalı bir Aborjin’e veya bir Eskimo’ya da 3-4 tanışıklık halkasıyla ulaşabilirim. Şöyle bir düşünün, sizin için de aynı durum söz konusu. Ve tabi Baha için de…

İşte sayın savcılar bu bilimsel gerçeğe dayanıyorlar. Sanırım iddianameleri bu bilimsel “Tanışıklık Halkaları Teorisi”nden esinlenerek hazırlıyorlar. Soruyorlar: Şunu tanıyor musun? Yanıt doğal olarak: Yok kardeşim, tanımıyorum. Tanıyorsun, tanıyorsun; onu tanımasan bile onu tanıyan birini tanıyorsun; olmadı, onu tanıyan birini tanıyan birini tanıyorsun. Vallahi haklılar! Bu yöntemle Türkiye’de yaşayan herkes, taş çatlasa 3 halkayla herhangi bir illegal örgüt üyesi yapılabilir! Tabi bu halkalar parmak izleri, telefon konuşmaları, msn sohbetleri veya fotoğraflarla, hiçbiri yoksa düzmece ifadelerle kanıtlanabilir! Gülmeyin; gidin bu tür davaların iddianamelerini inceleyin, bütün bunları göreceksiniz.

Komedi, değil mi? Hiç de değil. Çıplak bir gerçek. Sevgili Baha arkadaşımız cezaevinde yatıyor. Yaşamına yok yere el konmuş durumda. Bundan daha büyük bir gerçek var mı? Komedilerin trajediler yarattığı bir ülkeyiz biz! Ah, Aziz Nesin yaşasaydı, kim bilir ne öyküler üretirdi bu yaşananlarla.

***

Gelelim şu parmak izi meselesine. Buradan yola çıkarak da çok esaslı olasılık teorileri geliştirilebilir. Hiç düşündünüz mü, kimlerin evinde parmak iziniz olabilir? Aklınıza hayalinize gelmeyecek kişilerin evinde parmak iziniz bulunabilir. Veya tersi: Aklınıza hayalinize gelmeyecek kişilerin parmak izleri sizin evinizde bulunabilir.

Diyelim ki, bir kitabevinden veya bir marketten bir kitap, bir CD veya bir DVD aldınız. O kitap, CD veya DVD’ye daha önce kim bilir kimler dokundu. İşte onların hepsinin parmak izleri şu anda sizin evinizdedir! Veya sizin kitabevinde veya markette alışveriş yaparken dokunduğunuz ama almadığınız onlarca kitabı, CD’yi daha sonra alan birinin evine artık sizin parmak iziniz girmiş bulunmaktadır! Hele bir de yayıncıysanız, her ay yüzlerce kişiye dergi yolluyorsanız, kitabeviniz varsa ve gelenlere kitap satıyorsanız, parmak izinizin bulunduğu ev sayısı geometrik seri biçiminde artacaktır.

Diyelim ki, kalabalık bir caddede yürümeye çalışıyorsunuz, dolu bir otobüste veya minibüste kendinize alan açmaya uğraşıyorsunuz, tıklım tıklım dolu olan bir konserde veya maçtasınız… Kim bilir kaç kişiye dokundunuz veya kaç kişi size dokundu. Hepsinin montunda, ceketinde parmak iziniz vardır artık. Ve onların parmak izleri de sizin montunuzda ve ceketinizde. Montlar ve ceketler öyle sık sık da yıkanmaz; dolayısıyla parmak izleri evinizin demirbaşı olacaktır.

Ya paralar? Cebinizdeki paralarda kim bilir kimlerin parmak izi vardır? O paralar aracılığıyla sizin parmak iziniz kim bilir kimlerin cebine girivermiştir? Daha böyle pek çok aracı bulunabilir. Ama bildik savcılar için bundan âlâ kanıt mı olur?

“Parmak İzi Teorisi”, “Tanışıklık Halkaları Teorisi”nden bile daha etkili olabilir. Çünkü insan tanımadığı insanlar (veya onların eşyaları) üzerinde de parmak izi bırakabilir. Bunun olasılığını hesaplamak neredeyse olanaksız, çünkü kaotik bir durum. Ama parmak izi halkaları kurulursa, sanırım en fazla denilen sayı 6’dan az olacaktır.

Tabi burada kritik mesele kaç tane parmak izinin bulunduğu. Örneğin bir evde 10 ayrı yerde parmak iziniz çıkarsa, bu, o eve girdiğinizin ve zaman geçirdiğinizin bir kanıtı olabilir. Ama tek bir tane parmak izi saptanmışsa, işte o zaman yukarıdaki teori gündeme gelecektir.
Bu parmak izi “kanıtı”ndan kurtulm
ak için tek çare yaz-kış eldivenle dolaşmak. Yani bir tür paranoyak olmak. Ama asıl paranoyak olan siz misiniz, yoksa bu tür olguları kanıt sayıp insanların hayatlarını kesintiye uğratma hakkını kendinde gören savcılar mı?

Kaldı ki sorun parmak izi bırakmamakla bitmiyor ki. Ya telefon konuşmaları, msn yazışmaları, e-postalar vb.? Bunlara ne çare bulacaksınız? Günde kaç kişiyle telefonda konuşuyorsunuz, kaç kişiye e-posta çekiyorsunuz, msn veya facebook’ta sohbet ediyorsunuz? Bunların hepsi tespit edilebilir ve halkaların kanıtlarıymış gibi sunulabilir.

Telefonda ne konuştuğunuz, msn’de ne yazdığınız da önemli. Örneğin “dergiler geldi mi?” dediniz. Ya bu “dergi” sözcüğü “silah”ın kodu olmasın?! Sizin “dergi” derken aslında silahlardan söz etmediğinizi nereden bilsin savcı!?

Yetmedi. Biri sizin hakkınızda yalan ifade verebilir; vermese bile verdirtirler. Yalancının söylediğini kanıtlama gereği yok, ama sizin yalanın yalan olduğunu kanıtlama derdiniz var! Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, ama yatsıya kadar içerde yatarsınız. İşte Baha Okar arkadaşımız cezaevinde yatıyor… Ailesinden, sevdiklerinden, yaşamdan, işinden gücünden koparıldı, hem de yok yere…

***

Bu yazıda işi biraz şakaya vurduk, durumun acayipliğini, hukuksuzluğun, yalanın dolanın, iftiranın boyutunu anlatabilmek için. Bütün bunlar şaka değil gerçek; bir Türkiye gerçeği. Ülkemizin AKP marifetiyle sokulduğu, Referandum sonrası gemi iyice azıya alan bir hattın uygulamaları bunlar. Gelecek sayılarımızda bu konuyu ayrıntılarıyla tartışacağız. Bu sayımızın kapak dosyası: “Ölü Aydınlar Ülkesi”; en değerli beyinlerimizin nasıl karanlık cinayetlerle katledildiğini, böylece nasıl bir korku toplumu yaratıldığını anlatıyoruz. Şimdi artık yöntemler çeşitlendi. Yukarda anlattığımız yöntemlerle ülkemiz bir “korku imparatorluğu”na, paranoyak bir topluma dönüştürülüyor. Genel bir yılgınlık iklimi yerleştirilmeye çalışılıyor. Bunun adı “faşizm”dir! Bize düşen bu gidişata direnmek, elbirliğiyle rüzgârı tersine çevirmek.

Bütün gücümüzle haykırıyoruz: Baha Okar’a özgürlük! Türkiye’ye özgürlük!

*Bu yazı Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 80. sayısı için Ender Helvacıoğlu tarafından yazılmıştır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur