21. yüzyılda Zonguldak maden işletmelerinde çalışma hayatı: Bir kesit-Tek gerçek -Yrd.Doç.Dr. Berna Güler Müftüoğlu, Bağdagül Taniş

21. yüzyılda Zonguldak maden işletmelerinde çalışma hayatı: Bir kesit-Tek gerçek[1]

… grizu patlamasında ve göçük altında
hayatlarını kaybetmiş olan,
…Şubat 2009 ‘da[2] Zonguldak
TTK’da 2 maden işçisinin,
Eylül 2009’da TTK’da
2 maden işçisinin ve
Aralık 2009’da Bursa’da
özel ocakta
19 maden işçisinin ve de
Şubat 2010’da Balıkesir’de
özel ocakta
13 maden işçisinin…
anısına saygıyla,

Yrd.Doç.Dr. Berna GÜLER MÜFTÜOĞLU[3]
Bağdagül TANİŞ[4]

Giriş
Türkiye’de 24 Ocak 1980’de alınan ihracata dayalı ekonomik büyüme modeli kararı ve sonrasında yaşanan 12 Eylül 1980 askeri darbesi; hem ekonomik, hem de toplumsal hayatta büyük dönüşüme neden olmuş ve bu süreçte değişimin ağır yükü, emeği ile geçinenlere yüklenmiştir. Emekçiler, bir yandan sermayenin uluslararası alanda rekabete uyum sağlanması için gelir kaybına uğrarken, diğer yandan emekçilerin yegâne gücü olan sendikal özgürlük ve grev haklarına da büyük darbe vurulmuştur. Böylece toplumsal kesimler arasındaki gelir dağılımı dengeleri hızla bozulmaya başlamıştır. Bu süreç, sermayenin yeni üretim organizasyonu olan esneklik uygulamaları, kamusal yatırım ve harcamaların kısıtlanması ve de özelleştirmeler ile desteklenilmiştir. Her türlü ekonomik güvenceden yoksun kalan emekçiler, sendikal örgütlenmenin sönümlenişi ile birlikte, sadece sermayenin belirlediği tek taraflı koşullarda çalışmaya mahkûm edilmiştir. Böylece emekçiler; sermaye tarafından maliyet unsuru olarak görülen çalışma hayatının riskleri ile tek başına bırakılmıştır. Yeni koşulları emekçilerin kabullenişini pekiştiren ise gündelik hayatın en önemli parçası olan çalışma hayatına içkin kavram setlerinin yeni durumu olumlayan kavramlarla ifade edilmesi, yanılsamalar dünyasının yaratılmasıdır.

Bu sürecin işleyiş mekanizmasını açığa çıkartma ve çalışma hayatını bütünlüklü görebilmek için en ağır çalışma koşullarına sahip madencilik sektörü ve sektörün simgesi olan Zonguldak mekânı seçilmiştir. Bu mekân özelinde maden ocaklarında farklı kesimlerinde; kamu kuruluşu olan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK), özel kuruluş olan özel ocaklarda ve enformel yapılanma alanı olan kaçak ocaklarda derinlemesine incelemenin sonuçları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

I.1980 Sonrasında Çalışma Hayatında Köklü Değişim Rüzgârı
Günümüzde emekçilerin politika üretimi üzerindeki baskısını her geçen gün daha da artıran dışa açık büyüme modelinin aracı olan neo-liberal politikalar; üretim ilişkilerinin değişmesinde etkili olduğu gibi toplumsal ilişkiler içindeki kavram setlerini de sürekli değişime uğratmıştır. Değişim kendisini, daha önce mevcut olmayan ya da olmadığı varsayılan toplumsal ilişkileri adlandırmaya yönelik yeni kavramların oluşturulması, daha önce kavramsallaştırılmış toplumsal ilişkilerin de yeniden adlandırılmasıyla mevcut kavramların anlamlarının kaydırılması şeklinde olmuştur (Özdemir ve Özkan, 2006).

Örneğin emek gücünü satma, yerine kariyer planlanma; işçi-emekçi, yerine işgören, işçi sağlığı, yerine iş sağlığı; kadrolu, yerine sözleşmeli 4/c, 4/b, 50/d v.b.; kamu işletmeciliği, yerine özelleştirme; sendikalaşma, yerine insan kaynakları yönetimi, toplam kalite yönetimi gibi kavramlar kullanılmaktadır. Kavramsallaştırılmış toplumsal ilişkilerin yeniden adlandırılması süreci ve bunun içerdiği dönüşüm içinde üretim ilişkilerinin değişimini de ortaya koymaktadır. Emeğin esnekleştirilmesi uygulamaları ve söylemi, bu değişim en etkin aracı olmuştur.

1980’li yıllarda dışa açık büyüme yani, dışsal sermaye birikiminin en önemli politik ekonomik aracı olan neo-liberal politikaların uygulanmasıyla beraber değişen sürecin önemli olan olgusu “iş” olmuş ve bu “işi” gerçekleştiren işçiler ise sadece sürecin bir parçası konumuna gelmişlerdir. Üretimin neo-liberal söyleminin baskınlaşarak günlük hayatın anlamını kurgulama tekelini ele alış sürecinde gerçekleşen değişikliklerden biri de, “işi” ön plana çıkaran “iş sağlığı” kavramı olmuş, “işçi sağlığı” kavramı terk edilmeye başlanmıştır. Kuşkusuz, bunun nedeni sermaye birikimi mümkün kılan ilişkilerin ve düzenlenişin değişimi, üretim ilişkileri ve bunlardan türeyen ilişkilerle kurdukları ilişkinin de dönüşümünü gerektirmesidir. (Tümertekin, 2003: 89-93).

İçe dönük sermaye birikim rejiminin uygulandığı 1960-1980 döneminde ise ücretli emeğin yeniden üretimi ve toplumsal değerlendirilmesinin mümkün olduğu yapıların ve devletin bölüşüm ilişkilerine, kredilendirmeye, enflasyon, kriz yönetme gibi işlevlerle katılmasını mümkün kılan sermaye birikim sürecinin sürekliliği pekiştirilmiştir. Böylece tüketim toplumunun davranış kodları içselleştirilirken, emeğin devlet içinde örgütlü temsili ve bu temsili gerçekleştiren örgütler ve kurumlar bürokratikleştirilmiş ve üretilen metalar ise kitleselleştirilmiştir. Ve de metaların tüketilebilmesi için işçi ve emekçilerin hem satın alma güçlerini artırmak, hem de emeğin kendini yeniden üretimi sağlamak amacıyla sosyal politikalar araç olarak uygulanmaya başlamıştır.

Sosyal güvelik kurumlarının kuruluşu, ücretlerin artırılması, sendikalaşma oranının yükselişi, tam süreli ve kadrolu çalışmanın yaygınlaşması işçilerin sağlığı ve güvenliği konusunda uluslararası düzenlemelerin yeniden şekillendiği pek çok girişim içe dönük sermaye birikim süreci döneminde gerçekleşmiştir. Ancak bu dönem sermaye birikim sürecinin açmazlarını ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Sermaye birikim sürecinin açmazlarını ortadan kaldırabilmek için 1980’lerin başında etkin olmaya başlayan neo-liberal politikalar, Türkiye özelinde 12 Eylül darbesi ardından, emeğin kolektif kurucu olma unsurunun kabulü, geçersiz kılınmaya başlanmıştır. Böylece yeni söylem, emeğin dışlandığı bir platformda gelişmiştir. Aynı zamanda sermaye birikiminin krize girme süreçlerinde krize verilen cevaplar, politika uygulayıcılarının yeni buluşlarında yer alan ve birikim stratejilerini oluşturan projelerde kısmen yeni bir söylemin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu süreçte emek de sıradan bir meta olduğuna göre emekçinin sağlığına ilişkin düzenlemeler de kuşkusuz eskisinden farklı olmaya başlamıştır. Piyasa, meta dolaşımını üretim alanından kopuk olarak ele almayı mümkün kıldığı ölçüde, üretimin mekanizmaları da süreçten dışlanabilecektir. Böylece çalışma hayatını ifade eden kavramlarının içeriğindeki ve ardındaki dönüşümü çok net bir biçimde açığa çıkartmaktadır. Çünkü neo-liberal politikalarda emek, tam anlamıyla sıradan bir metadır ve pazarda satılabilmek için değişim değeri olan bir eşyadan farkı yoktur. Neo-liberal işgücü piyasası politikaları işverenlere tükenen işçinin yerine neredeyse hiçbir ek maliyet getirmeksizin yeni işçiler ikame edebilme imkânı sunduğu sürece, işin sağlığı, geçici, sözleşmeli, sendikasız, güvencesiz çalışma v.b. işin devamlılığı için doğal ve meşru bir yol olmuştur (Özdemir ve Özkan, 2006: 52-56).

Meşruiyetin kazanılması ise Haziran 2003 tarihinde çıkartılan 4857 sayılı İş Yasası ile olmuştur. Yeni yasa, bir yandan esnek ve kuralsız çalışmayı, işçileri başka işverenlere kiralamayı, taşeronlaştırmayı yasal hale getirerek işverenlere sınırsız kolaylıklar sağlarken; diğer yandan da
kıdem tazminatlarını, fazla mesai ücretlerini, sendikal hak ve yetkileri işverenlerin lehine olarak yeniden düzenlemiştir (Müftüoğlu, 2003).

Bir işte çalışmanın başlı başına risk taşıdığı düşünüldüğünde, bu riskin ortadan kaldırılmasının işçiye ait olmadığı, işi düzenleyen işverene ait olduğu gerçeği emeğe yönelik “yeni” denetim ve kontrol mekanizmaları ile birlikte görünmez kılınmaya başlanmıştır. Ancak ve ancak, çalışma yaşamının aktörlerinin katılımı ile demokratik temelde zayıf durumdaki çalışanın güçlü durumdaki işverene karşı en doğal haklarını koruyan ve garanti altına alan bir ortamın yaratılması ihtiyaçtan öte bir zorunluluk olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü hak kayıpları ve esnek çalışma rejiminin bir getirisi olan iş kazalarının artışı beraberinde işçilerin mağduriyetini artırmaktadır.

II. Esnek Birikimin Arka Yüzü: İş Kazası Bilançoları
Dünyada ve Türkiye’de 1980’li yıllarda uygulanmaya başlayan neo-liberal politikalar beraberinde esnek birikimle rekabet koşullarının keskinleşmeye başlaması, yoğunlaştırıcı ve sıkılaştırıcı çalışma ve de yüksek devir hızıyla çalışma temposunun olağanüstü boyutlarda artışı beraberinde iş kazalarında da yükseliş yaşanmaya başlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) raporuna göre dünyada her yıl 250 milyon iş kazası olmakta ve her gün 5000 kişi yaşamını yitirmektedir. Rapora göre en fazla iş kazasının yaşandığı ülkeler arasında dünyada üçüncü sırada Türkiye gelmektedir (http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=83448 02.01.2010). Ancak bu konu; ne dünyanın, ne de Türkiye’nin ana gündem konusudur. Nedeni ise kapitalist sisteme içkin olan ekonomik krizler ya da sermaye birikiminin krizinin aşılabilmesinde en az maliyet düsturunun bozulmasına izin verecek koşulların yaratılmamasıdır. Bununla birlikte iş kazalarının artışının normalleştirilmesi ve de hiç yaşanmamış gibi içselleştirilmesiyle toplumun parçası olan emekçiler üzerinde daha baskıcı ve yoğunlaştırıcı etkiyle denetim ve kontrol mekanizmaları yaratılmak istenmesidir.

Avrupa Birliği’ne uyum kapsamında, Türkiye’de yeni koşullara uyum teması içinde emeğin meşru denetim ve kontrol mekanizmalarını 4857 sayılı yeni İş Yasası kapsamında “işletme gerekleri, ekonomik zorunluluk, işçinin verimliliği ve davranışları” gibi oldukça muğlâk ve işine geldiği gibi işverenin icat edebileceği sebeplerle işçiyi işten çıkarma hakkı vermiştir. Buna karşılık, işçilere ise işe iade davası açma hakkı tanımıştır. Ancak işverenler, çoğunlukla, mahkeme kararına rağmen işçiyi işe başlatmamakta ve tazminat ödemeyi yeğ tutmaktadır. Türkiye’de iş bulabilen az sayıda talihliler, bu ve benzer sebeplerle sürekli işten çıkarılma tehdidi altında bulunmaktadır. Bununla birlikte Türkiye’de işsizlik artmakta, aynı oranda krizlere içkin olan kapitalist sistemin çelişkisi dâhilinde istihdam yaratılamamaktadır. Diğer yandan çalışma saatleri giderek uzamakta ve bunun için yasal kolaylıklar tanınmaktadır. Sanayi üretiminde çalışanlar, ister küçük ister büyük işletmelerde çalışsınlar, üretim masrafını kısma veya “üretimi yavaşlatıyor” bahanesiyle iş güvenliği için hiçbir tedbir alınmaması ve dahası çalışma saatlerinin uzunluğu yüzünden, sürekli olarak iş kazası geçirme tehlikesiyle baş başa kalmaktadırlar. Türkiye’de imalat sanayinde işçinin ortalama haftalık çalışma süresi 54’tür (http://www.invest.gov.tr/tr-TR/investmentguide/investorsguide/Pages/DemographyAndLaborForces.aspx (16.02.2010)). Aynı süre Yunanistan’da 42,7, Slovenya’da 40,3, İrlanda’da 39,1, Avrupa Birliği 15 ortalamasında ise 38,5 saat düzeyinde bulunmaktadır. Diğer yandan Türkiye’de hizmetler, ticaret ve turizm gibi birçok sektörlerde de günde 12 saate, haftada 72 saate ulaşan çalışma süreleri uygulanmaktadır. AB’de 2 bin 304 saat olan fazla mesailer de dâhil yıllık yasal çalışma süresi, Türkiye’de 2 bin 430 saate ulaşmaktadır. Ancak uygulamada ise yasa dışı ve yasal fazla mesailer de dâhil bu süre imalat sanayinde 2 bin 500 saate, hizmetler, ticaret ve turizm gibi sektörlerde ise 3 bin 456 saate ulaşmaktadır. Buna göre Türkiye’de hizmetler, ticaret ve turizm sektörlerinde çalışan bir işçi AB’deki işçiye göre bin 152 saat fazla çalışıyor. Böylece, Türkiye’de 3 işçiyle yapılması gereken işler, 2 işçinin yasadışı biçimde fazla çalıştırılması yoluyla yaptırılmaktadır (http://www.emekdunyasi.net/tr/article.asp?ID=1408 (12.01.2010)).

Yoğunlaştırıcı ve sıkılaştırıcı çalışmanın çığ gibi büyüyerek devam etmesiyle birlikte, en önemli sonucu Türkiye’nin ölümlü iş kazaları açından Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sırada yer almış olmasıdır. Türkiye’de her iş saatinde 32 iş kazası gerçekleşirken, her 80 dakikada bir işçi sürekli iş göremez duruma gelmektedir. Bunun yanı sıra her 2 saat 40 dakikada bir işçi iş kazası sonucu yaşamını kaybetmektedir (Demircan, 2008: 63-64).

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK ) 2007 yılında ilk kez yaptığı; “Hanehalkı İşgücü Anketi” içerisinde “İş Kazaları ve İşe Bağlı Sağlık Problemleri” konulu araştırmada son 12 ay içerisinde çalışmış olanların % 2,9’u iş kazası geçirmiş olduğu ortaya konulmaktadır. Kaza geçirenlerin % 40.4’ü kaza nedeniyle iş göremez duruma gelmiştir. Çalışma Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı Raporuna göre 2009 Ocak ve Haziran aylarında toplam 670 işçi yaşamını yitirirken 579 kişi sakat kalmıştır (http://www.istanbulhaber.com.tr/haber/is-kazalari,-6-ayda-670-cana-mloldu-17394.htm (12.01.2010).

1980 sonrasında Tuzla’da çok sayıda iş kazası yaşanmış ve bu iş kazalarının büyük bir kısmı ölümle sonuçlanmıştır. Gemi inşaat sektöründe taşeronluk sisteminde en ucuz işçilik maliyetinin kullanılması nedeniyle hemen her gün iş kazası olurken bu iş kazaları sonucunda işçiler yaşamlarını kaybetmektedirler (Akdemir, 2008). Diğer taraftan Türkiye’de en fazla ölümlü iş kazalarının yaşandığı sektör ise inşaat sektörüdür (İnşaat Mühendisleri Odası İş Sağlığı ve Güvenliği Raporu 2009).

Türkiye’de iş kazalarının en çok görüldüğü ikinci sektör ise kömür madenleridir. Son yıllardaki iş kazalarında, Haziran 2008’de Zonguldak’ta kaçak ocakta meydana gelen göçükte 1 işçi yaşamını yitirmiştir. Bir gün sonra ise Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Karadon’da 1 işçi yaşamını yitirmiştir. Yine TTK Karadon’da Şubat 2009’da 2 işçi ve Eylül 2009’da ise yine 2 işçi de göçük altında kalarak yaşamını yitirmiştir. Öte yandan Aralık 2009’da ise Bursa’da bir özel ocakta grizu patlaması sonucunda 19 maden işçisi yaşamını kaybederken[5] , Şubat 2010’da ise Balıkesir’de özel ocakta grizu patlaması sonucu 13 maden işçisi yaşamını yitirmiş, 2006 yılında ise yine aynı maden ocağında 17 maden işçisi kaybetmiştir[6] .

İş kazaları ile ilgili gerekli önlemler alınmadığında hemen her sektörde büyük kayıplar yaşanmaktadır. Ancak, özellikle bazı sektörler daha fazla tehlike unsuru içermekte ve bu alanlarda güvenlik önlemlerinin alınması çalışabilmenin temel unsuru olmaktadır. Bu sektörlerin başında kuşkusuz yer altında çalışılan kömür madenciliği gelmektedir.

Dünyada yaklaşık 30 milyon kişinin madenlerde çalışırken, 3’te 1’i ise kömür ocaklarında çalışmaktadır. Küçük ölçekli madenlerde çalışanların sayısı da hiç azımsanmayacak kadar çoktur. Küçük ölçekli madenlerde yakla
şık 6 milyon kişi çalışmaktadır. Genellikle bu madenlerde çalışanların çoğu, güvenlik önlemlerinden ve işçi sağlığı kriterlerinden çok uzakta çalışmaktadır. Bunlar çok düşük ücretlerle kölelik koşullarında çalışmaktadır (Madencilik Sektöründe İşçi sağlığı ve İş güvenliği, www.isgüvenligi.net, (14.01.2009)).

Madencilik kaza ve ölüm risklerinin en yüksek olduğu sektörlerden biridir. Dünya’da çalışanların sadece yüzde 1’i madenlerde iken, meydana gelen ciddi kazaların yüzde 8’i madencilik sektöründe olmaktadır. Herkes tarafından bilindiği gibi madenlerde yaşanan patlamalar, yangınlar ve göçükler gibi büyük kazalar, felaketlerle sonuçlanmakta ve onlarca insanın ölümüne neden olmaktadır. Her ne kadar günümüzde kullanılan teknolojiler bu tip kazaları önleme konusunda oldukça büyük yol almış olsa bile madencilik, kaza ve ölüm riskinin en yüksek olduğu sektörlerin başında gelmektedir. Avrupa ülkelerinde iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucu yılda 5.500 kişinin hayatını kaybettiği, 75.000 kişinin sürekli çalışamaz duruma geldiği, 149 milyon iş günü ve 20 milyar euro maddi kaybın meydana geldiği rapor edilmektedir (Madencilik Sektöründe İşçi sağlığı ve İş güvenliği, www.isgüvenligi.net, (14.01.2009)).

II. Madencilik Sektörü Çalışma Hayatı ve Zonguldak Örneği

1. Araştırmanın Amacı
Türkiye’de kömür madenciliği dendiğinde kuşkusuz ilk akla gelen mekân Zonguldak’tır. Zonguldak’ta madencilik ve kömür işletmeciliği yıllar içinde değişim göstermekle beraber bu süreç, 1980 sonrası değişen ekonomi politikalarına bağlı olarak farklı bir seyir izlemiştir. Çalışmamızdaki amaç da yaşanan bu değişimleri maden işçilerinin çalışma hayatı kapsamında derinlikli ve bütünlük bir çerçevede ortaya konulmaya çalışmaktır.

2. Araştırmanın Yöntemi
Türkiye Taş Kömürleri Kurumu’nun Karadon, Kozlu, Üzülmez, Armutçuk ve Amasra olmak üzere beş adet işletmesi vardır. Bu işletmelerde genel müdürlük dâhil olmak üzere 9.341 kişi çalışmaktadır. Bu çalışanlardan 215’i kadrolu 1694’ü sözleşmeli olmak üzere 1909 kişisi memurdur. 3128 maden işçisi ile en fazla maden işçisi TTK’nın Karadon işletmesinde bulunmaktadır (Tablo1). Zonguldak’ta TTK haricinde kömür işletmeleri olarak çalışan özel ocaklar ve kaçak ocaklar bulunmaktadır. Yaklaşık 40 özel ocak bulunurken kayıtlı olmayan kaçak ocakların sayısı 500’den fazla olduğu belirtilmektedir.

Çalışmamızda derinlikli sonuçlara ulaşmak için TTK’nın en yoğun çalışanı bulunan Karadon işletmesinde (24 işçi), özel ocak (11 işçi) ve kaçak ocaklarda (2 işçi) çalışan toplam 37 maden işçisi ile tesadüfi yöntem tekniği ile seçilerek yüz yüze derinlemesine görüşme yapılmıştır. Madenlerin çalışma koşulları göz önünde bulundurulduğunda, vardiyaları bitip kömür sularıyla nemlenen bedenlerle ocaktan çıkan, kömür karasından sadece gözleri görünen işçilerle görüşmek, işçileri yormamak adına zaman kısıdı yaşanması, hedeflenen işçi sayısına ulaşmayı engellemiştir.

Öte yandan bir mühendis ve iki kaçak ocak sahibi ve Karadon/Gelik sendika şube başkanı ile görüşülmüştür. Bununla birlikte çalışma süresi boyunca Çatalağzı beldesine bağlı dört adet köy ve birçok mahalle gezilmiş maden işçisi olup iş kazası geçirmiş olan işçiler ve aileleri ile yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Ayrıca birçok köy kahvesinde vakit geçirilip mahalle muhtarları ile de görüşülmüş maden işçiliği hakkında çeşitli izlenimler edinilmiş ve bilgiler toplanmıştır. Çalışmamızın amacı; yaşamın tek kaynağını oluşturan kömürün anavatanı olan Zonguldak’ın Çatalağzı Beldesi ve kömür çalışanlarından bir kesit sunmaya çalışmaktır.

3. Saha Araştırmasında Seçtiğimiz Evrenin Temel Özellikleri

a. Çatalağzı Beldesi
Çatalağzı Beldesi ismini Karadeniz’e paralel uzanan iki dağ arasında konumlanışının çatal görünümü vermesinden almıştır. Zonguldak’a yaklaşık yarım saat uzaklıkta olmasına rağmen, kentin merkezinden virajlı bir dağı aşıp beldeyi tümüyle gösteren dağın diğer yüzüne ulaştığınızda tepeden tam bir kömür havzası görünümü ile karşı karşıya kalınmaktadır. İlk olarak geniş bir alanda konumlanmış olan TTK ile karşılaşılır. Bununla birlikte dağları örten ormanlar ise Karadeniz bitki örtüsünü karakterize eden yüksek ve çok çeşitli ağaçlar verdiği oksijenle adeta kömürün kokusunu bertaraf etmek için savaşır. Uzun zamandır restore edilmemiş olan TTK’nın eski yapısı, yıllardır kömürün rengini adeta çelik duvarlarına sindirmiştir. Hemen işletmenin lauvarlarından (kömür yıkama yerleri) başlayan ve kömürün lauvarda yıkandıktan sonra ÇATES’e (Çatalağzı Termik Elektrik Santrali) ulaşmasını sağlayan kömür bandı beldenin üzerinde uzanarak beldeyi adeta ikiye böler. Hemen bandın altından yine beldenin ikili görüntüsünü adeta bir kez daha kanıtlayan kömür sularının aktığı dere, ÇATES’in hemen yanından denize dökülür.

Çatalağzı’na tepeden baktığınızda beldenin üzerini kaplayan siyah toz bulutu ve kömürün kokusu beldenin her yerinden hissedilir. Beldeye girişte, derenin sol tarafı yöre halkın temel ihtiyaçlarının sağlanabileceği birkaç küçük esnafın yer aldığı çarşı bulunur. Çarşının hemen arka sokağında tren istasyonunun bitişiğinde bir küçük pazar alanı yer alır. Derenin sağ tarafından ise kömür kamyonlarının işletmelere kömür taşıdığı yol güzergâhında beldenin ilköğretim okulu bulunur. Beldede çok programlı bir de lise vardır. Yine aynı yol üzerinde genellikle yazları kadınların ve çocukların buluşma noktası olan çocuk parkı vardır. Çatalağzı’nda yolların rengi yaz kış siyahtır. Kışın çamurlaşmış kömür tozu yolları kaplarken, yazın ise güneşten kurumuş ve ufalanmış kömürlerle birlikte evlerin içine girecek kadar uçuşan kömür tozları yolları örter.

Çatalağzı’nda yerleşim dağınık olup evler birkaç katlıdır. Yüksek katlı apartmanlara rastlamak pek mümkün değildir. TTK çevresinde gecekondulardan oluşan bir mahalle vardır ve kömür ocaklarında çalışanlar bu evlerde otururlar. Evler genellikle bahçelidir. Büyük ölçekli tarım yapılmasa da herkes bahçesinde meyve ve sebze yetiştirerek mutfağa katkıda bulunur.

Çatalağzı ilçesi; Kokurdan, Kırımsa, Cumayanı, Doğancılar, Güzyaka(Işıkveren), Hayrettin ve Hacıoğlu Mahallesi olmak üzere birbirinden farklı özelliklere sahip 7 mahalleden oluşmaktadır. Işıkveren Mahallesi ÇATES’in yani termik santralin bulunduğu mahalledir. Kırımsa ve Kokurdan ise resmi kayıtlarda köydür. Çatalağzı’nın merkezine yaklaşık 20’şer dakika uzaklıkta olup zorlu bir dağ yolunu tırmanarak bu köylere ulaşmak mümkündür. Kokurdan’da ikamet edenleri, genellikle özel kömür ocaklarında çalışanlar oluştururken, Kırımsa’da çoğunluğu kaçak ocaklarda çalışanlar ikamet etmektedir. Taşı toprağı kömür olan Kırımsa’da kaçak ocak sahiplerinin kömür ocağı, aynı zamanda evlerinin bahçesi ya da evlerinin arka duvarından açılan dar tünellerde yer alır.

TTK’ya bağlı diğer bir işletmenin olduğu ve Çatalağzı’na yaklaşık 20 dakika uzaklıkta bulunan belde Gelik Beldesi’dir. Gelik, Karadon ve Damarlı olmak üzere iki mahalleden oluşur. TTK’nın işletmesi Karadon’da olup Damarlı mahallesinde ise çok sayıda kaçak ve özel ocak bulunmaktadır. Yine Çatalağzı’na yaklaşık 15-20 dakika uzaklıkta olan diğer bir kömür beldesi de Kilimli’dir. Ancak bu belde özel ocakların bulunduğu bir belde olup ü

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur