Tekel direnişinde turuncu atkılılar -Samut Karabulut*

Sadece turuncu atkılarımız vardı, onları da alıp kendi boyunlarına doladıklarından sıkça atkısız kaldık. Bir gazetenin Ankara temsilcisine “bu direnişin sembolü mü” diye sorduracak kadar yayıldı atkılarımız, tabii ki hoşumuza gitti ve yenilerini yaptırdık.

Kendini anlatmak alışkın olmadığımız bir şey. Ama anlatmayınca da bilinmeyeceğine göre bir biçimde anlatmak zorunluluğu ortaya çıkıyor. Konumuz Tekel direnişi. Üzerine çok konuşulmayı, yazılmayı hakketmiş ve daha çok konuşulup yazılacak olan bu direniş hakkında çokça siyasal analizler ve bu analizler içerisinde sola dair değerlendirmeler de yapılacak. Bu anlatımız aynı zamanda bu değerlendirmelere de ışık tutması açısından anlamlı olacak.

Tekel İşçileri Ankara’ya geldiklerinin ilk birkaç günü Sol’dan ve Halkevleri’nden özel bir ilgi görmediler. Bir ‘protesto’, ‘ses duyurma’ ya da ‘demokratik hakkını kullanma’ sınırlarında bir eylem olma ihtimali yüksekti. Dolayısıyla destek ziyaretinde bulunmak görevini yerine getirmenin ötesine geçen bir yaklaşım henüz ortaya konulmadan işçiler polis müdahalesi ile karşılaştılar. Hikayeye bizim ve diğer kesimlerin asıl dahil oluşu bundan sonra başladı.

“Helal olsun size”
Aralığın soğuğunda parkta bekleyen işçiler kendilerine yönelen saldırıyla adeta bir travma yaşadılar. Kürt işçilerin memleketten gelen alışkanlıkları nedeniyle saldırıyı bir ölçüde normal karşılamış olmaları muhtemel olsa da diğerlerinin yaşadığı kesinlikle bir travmaydı. Çünkü o güne kadar saydıkları devletin kolluk kuvveti hem de Başkentte kendilerini itip kakmış adeta aşağılamıştı. Hem de hiçbir karşı koyma hareketi olmadığı halde. Saldırı sonrasında dağılan işçiler, Sakarya bölgesini kuşatan polisin yarattığı tedirginlikle Türk-İş binasına adeta sığınmışlardı. Aynı günün akşamında Ankara solunun bin kişiyi bulmayan, saldırıyı protesto ve işçileri destek yürüyüş kolunun Türk-İş binasının köşe başına geldiğini gören bir işçi ağlarken binanın camlarından yarı bellerine kadar sarkan kadın işçiler adeta çığlık atarak “helal olsun size” diye bağırıyorlardı. Oldukça etkileyici bir manzaraydı.

Bundan sonra bizim açımızdan Sakarya Meydanı ve Türk-İş binası sürekli uğrak alanı haline geldi. Gerek işçilerle gerek Tek Gıda-İş yöneticileriyle gerekse de Ankara solu ve sendikacılarıyla konu üzerine görüşmelerde bulunduk. Olur olmaz önerileri hem kendi içimizde hem de onlarla tartıştık. Bu süre içerisinde eylemin biçimi Türk-İş civarında gündüz bekleme eylemine dönüşmüştü. Eyleme katkının destek yürüyüşlerinin yanısıra işçilerin beslenmelerinden evlerde misafir edilmelerine değin bir dayanışmayı zorunlu kıldığını görüp bunları yapmaya başladık. Bu arada dahil oluşumuzu başarılı kılan Halkevci kadınların girişkenliğinin hakkını teslim edelim. Dayanışma etkinlikleri; evlerde misafir etme, sabahları çorba verme, mahallilerden ev ev topladığımız malzemelerden sıcak yemek yapma, çok sayıda ve çeşitte kadın etkinlikleri gerçekleştirme gibi bir dizi çabadan oluşmaktaydı. Görev olarak gördüğümüz bu mütevazı çabalarımızın işçiler üzerinde beklemediğimiz bir etki yarattığını çok sonradan artan diyaloglardan fark ettik.

Başından itibaren eyleme profesyonel bir tarzla yaklaşmadığımızı söylemeliyim. Hatta ne kadar amatör olduğumuz bu yazının bu kadar zaman sonra yazılmasından da anlaşılıyor sanırım. Yılbaşını işçilerle geçirirken veya ziyaretleri organize ederken gösterdiğimiz bu amatörlük diğer illerden arkadaşlarımızda direnişe gerekli ilgiyi göstermediğimiz kaygısını dahi yarattı.

Üretimden gelen gücü kalmayanların direnişi
Ama gerçek durum başkaydı. Bu eylemin, güvencesizlerin ya da “üretimden gelen gücü” kalmamış olanların çalışma hakkı için direnişi olması dikkatimizi yoğunlaştırmamıza neden olmuşken; protesto değil de “ölmek var dönmek yok” sloganıyla ifade ettikleri, hakkını almaya inat etmiş bir direniş olması da bizde bir akrabalık, bir kanbağı duygusu uyandırdı. Ve bir kez daha siyasal yapıların sadece çizgilerinin-teorilerinin değil güçlü bir duygularının da olmasının zorunlu olduğunu öğrendik.

Direniş, her an içerdiği yeni bir dersi bize gösteriyordu. İşçilerle girilen diyaloglar, işçilerde yaşanan değişim, işçilerin sola yaklaşımları ve birçok başkaca ayrıntı her arkadaşımızda değişik hikayeler biriktiriyordu (En sonunda direniş bittikten sonra bir geniş toplantı yapıp bu hikayeleri anlattırıp kayda almaya karar verdik).

Direnişin en önemli meselelerinden birinin moral olduğu düşüncesiyle direniş süresince işçilerin moral ve coşkusunu yüksek tutmayı bir iş edindik. Kimi geceler yüzün üzerinde Halkevci işçilerle sabahladı (mahallelerde genel grev çalışması yapmak üzere çadır sayımızı azaltmamıza kadar), ellinin altına pek az düştük. İşçilere bildiğimiz sloganları, tekerlemeleri öğretmek, türkülü şarkılı halaylar (bu konuda daha çok öğrendik), her soruna iyimser yaklaşımlar geliştirmek gibi çabalar moralleri üzerinde etkili oldu. Mesela sol için klasik sayılan ‘sendikalar sizi satacak’ gibi söylemlere hiç başvurmadık. Onun yerine direnişin başarısının olanaklarını öngörebildiğimiz oranda anlatmaya çalıştık. Çünkü onları Ankara’nın göbeğine getirmiş sendikaya olan güvenlerinin sarsılmasının direnişe hiçbir faydası olamayacağını biliyorduk. Direnişin önderliğini ele alacak alternatif işçi dinamiklerinin olmadığı bir durumda mevcut önderliğin işçi nezdinde yıpratılmasının direnişi dağıtmaktan başkaca işe yaramayacağı ortadaydı.

“Halkevleri’nde namaz kılınıyor mu?”
Dilimiz döndüğünce neden ve nasıl sömürüldüklerini, çözümün nerede olduğunu anlatmaya çalıştık. Halkevleri’nin ne olduğu, şimdiye kadar neden duymadıkları gibi soruları ise onlar sordu, sağ partilerin ideolojik etkisindeki işçilere anlatmaya çalıştık. Çoğunluğu sağ eğilimli ve dine bağlı işçilerin soruları, özellikle genç arkadaşları eksi beş derecede terletiyordu: “Halkevleri’nde namaz kılınıyor mu?”, “Halkevleri din açılımı yapmazsa katılamam”, “Bizim oraya da Halkevi açarsınız değil mi?”, “Allah Halkevleri’nden razı olsun”… İşçilerin nelere itibar edip nelere etmediğini, neyi ne zaman nasıl söylemek gerektiğini de onlar öğretti, özellikle genç arkadaşlarımıza. Ne Halkevleri bayrağı astık çadırımıza ne de Halkevleri önlüğü giydik üstümüze ama işçiler yine de tanıdılar bizleri. Sadece turuncu atkılarımız vardı, onları da alıp kendi boyunlarına doladıklarından sıkça atkısız kaldık. Bir gazetenin Ankara temsilcisine “bu direnişin sembolü mü” diye sorduracak kadar yayıldı atkılarımız, tabii ki hoşumuza gitti ve yenilerini yaptırdık.

Tekel-Halk Üniversitesi
Bulunduğumuz çadırı Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel’in “işçiler buradan eğitim alıyorlar siz buranın adını üniversite koyun” önerisi üzerine çadırımızı Tekel-Halk Üniversitesi ilan ettik ve üniversite hocalarına ders verdirdik. İşçiler ‘bakalım daha ne icatlar çıkaracaksınız’ dercesine bunu da benimsediler. Çok da güzel oldu. Sendika Org’dan canlı yayından sonra icatlarımızda sınır olmadığına ikna olmuş durumdalar. İşin doğrusu ben de Halkevcilerin yeni icatlarını merak etmiyor değilim. İşçilerin Halkevcilere destek ve ikramlarının sınırları zorlaması üzerine “Tekel işçisi yalnız değildir” sloganı “Halkevciler yalnız değildir” diye atılmaya başladı, tabii ki espriyle.

Yapabildiklerimi
z bunlardan mı ibarettir, bunlar bu kadar etkiyi yaratır mı, yoksa fazlasını mı yaptık bilmiyorum ama şu saptamalar ve gözlemler daha anlaşılır kılar: Direniş alanında başından itibaren çadırı olan tek örgüt Halkevleri idi (bir iki grup sonradan kurdu). Uzun bir süre Ankara solundan gelen diğer destekleri, işçilerin önemli oranda Halkevleri’nden sandıklarını sonradan fark ettik, bu bizim sunmamızdan değil, solu tanımayan işçilerin (Diyarbakırlılar hariç) kendiliğinden algısı idi.

Başka odaların, sendikaların yardımlarını dağıtırken Halkevleri önlüğü de giymedik. Ne hesabımıza para yatırma tekliflerini ne de elden para verme tekliflerini kabul ettik, Sendikanın hesaplarını ya da ayni yardım önerdik.

“Siz biraz arkada durun”
17 Ocak’ta yapılan miting öncesi emniyet görevlileri Halkevleri Genel Merkezine gelip en arkada yürümemizi talep etti, aynı şeyi Türk-İş’e de önermiş. Mitingde kürsü işgali ve sonrasında Türk-İş Genel Merkezinin işgali konusunda, sol sendikacılar dahi bizim ilgimiz olduğunu ima ettiler. Başkanların Tek Gıda-İş’i ziyaretinde Türkel, “Konfederasyonlar Halkevleri’nin onda birini yapsaydı bu direniş başarıya ulaşırdı” diye eleştirdi. Aydınlı bir işçi Petrol-İş Şube Başkanına “Halkevleri’ne sağcıları alıyorlar mı” diye soruyordu. On işçi çiçek alıp Halkevlerine teşekkür ziyaretinde bulundu (İşçilerle Genel Merkez’de yaptığımız çiğ köfte partisi gibi ‘gizli’ faaliyetlerden ise bahsedemeyeceğim).

Ankaragücü maçında pankart açan işçiler, gözaltına alındıktan sonra bir polisin “Sizin de işiniz zor bu soğuk havada dışarıda nasıl duruyorsunuz” sözüne “Halkevleri bize sahip çıkıyor” diye yanıt verdi. “Sizin adınız Halkevleri değil harika insanlar olmalıymış”, “Kızımı okutmayacağım, Halkevci olsun, okuyup da ne olacak”… Bu ve benzer birçok anekdot, olay Halkevleri’nin yarattığı etkiyi gösteriyor. Halkevleri’nin Tekel işçilerinin gözündeki yerini TKP’nin yaptığı anketle ölçme şansımız olabilirdi. Ancak TKP’nin dayanışmayı ölçtüğünü varsaydığı ankette seçenekler TKP, ÖDP, İşçi Partisi, ve Ankara Halkı olarak sıralanmış*. Herhalde anketi yapan arkadaşlar başından beri direnişi işçilerle paylaşan ve gece gündüz dayanışma içinde olan Halkevlerini, bir halk örgütü olduğunu bilerek ayrı bir “seçeneğe” koymamış ve Ankara Halkı seçeneğinin içinde değerlendirmişler.

İşçiler soldan razı
Tabii işçiler tüm soldan memnun. Solun kendilerine anlatılandan tamamen farklı olduğunu görmek onları ciddi biçimde şaşırttı. Pek çok grup oradan işçi örgütleme derdinde, ancak bizim izlenimimiz işçinin bu direniş esnasında sadece bilinç edineceğidir ve asıl önemli olan budur. İşçilerin sol içindeki farklılıkları anlayabilmesi zordur. Ancak bundan sonra hayatlarıyla kim temas edebilirse onlar örgütleme şansına sahip olabilir. Bu nedenle biz solun hiçbir kesimi hakkında olumsuz bir söz söylemedik. Zaten işçiler de çok bölünmüş olmamızı tespit etmekte gecikmediler.

Şimdi direniş yeni bir evreye girdi. AKP, çok açık bir biçimde ‘uzlaşma yok’ mesajını verdi. Tereddütte olan işçiler de artık durumu gördüler. Şimdi bu yeni durumu da başarılı bir biçimde ilerletmek görevi ile karşı karşıyayız. Açlık grevi, genel eylem, genel direniş, genel grev ve bunların halk eylemiyle desteklenmesi, halk grevine dönüştürülmesi… Direnişin asli karar noktasında olamamamızın yarattığı sınırlılıkları da bilerek bu aşamadaki devrimci katkının biçimlerini, başarılı olacağımız iddiasıyla üretmeye çalışacağız. Şimdiden arkadaşlardan yaratıcı öneriler gelmeye başladı bile. Direnişin başarısı ile kendi başarımızı özdeş kıldık. İşçi sınıfına, sola ve Halkevcilere kolay gelsin, sınav hiç kolay değil!

Notlar:
1. Bu arada Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel’in, Genel Başkanı AKP’li Türk-İş başta olmak üzere, solu ve diğer dinamikleri direnişin destek kuvveti olarak değerlendirmesindeki başarısı da vurgulanmalı. Bu tutumu solun direnişle ilişki kurmasını, dolayısıyla iç rahatlığıyla desteklemesini olanaklı kılmış ya da kolaylaştırmıştır.
2. Bir işçiden gelen maili düzeltmeden buraya ekliyorum: “evet arkadaşlar yürek lazım ama sizlere diil sizde fazlası ile var.ama biz tekel işçileri sizlerin bu temiz kalplerinden 48 gündür çok şeyler öğrendik,insanlığı ve dahada önemlisi paylaşmayı öğrendik.sizleri ankara da sakaryada tanıdım ama keşke daha önce tanıma imkanımız olsaydı. hep merak ettim eğer sizlerin desteği olmasaydı bu işçiler bu kadar dayanabilirmiydi.işçiler yattı siz çorba yaptınız,onlar ağladı sizde ağladınız onlar güldü sizde güldünüz,hasta olduk doktor hemşire oldunuz bir an olsun ordan ayrılmadınız bizlerin 48 gündür ailemiz oldunuz.biliyorumki biz hakkımızı alana kadar orda duracaksınız,biz gittikten sonrada sizler haklınının ve ezilenin yanında olacaksınız ne mutlu sizlerekeşke sizleri daha önce tanmış olsa idim.ama artık nereye gitsem sizleri takip edicem elimden gelen maddi manevi imkanlarla size destek olmaya çalışacağım.çünki sizlerin dünyaya ve insana bakış açınız ve ufkunuz çok geniş.YÜREĞİNİZ SAĞLAM YOLUNUZ HER ZAMAN AÇIK OLSUN,SİZLERİ SEVİYORUM VE KUTLUYORUM.tekel işçisi salih”
3. Emniyet teşkilatının neler çevirdiğimize dair ‘masumane’ meraklarını gidermek için yolladığı ‘mensupları’ olduğundan şüphelendiğimiz şahısları ‘soğuk’ davranışlarımızla uzaklaştırdık. Ama sonuncu şüphelimizi arkadaşlar, “abi çok iyi çalışıyor, soba, temizlik işleri gayet düzene girdi” diyerek faydalı ilan edip kalmasına karar verdiler.

*Kimin ne yardım yaptığının puanlandığı bir anketin yapılmasına neden ihtiyaç duyulduğu ayrı bir tartışma konusu.

* Samut Karabulut: Halkevleri Örgütlenme Sekreteri


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur