Artık “su” deyip geçilemez-Hatice Eroğlu Akdoğan

Dünya Su Formu’nun beşincisi 16-22 Mart 2009 tarihleri arasında İstanbul’da yapılıyor. Geniş kamuoyu su ile ilgili bu tür etkinliklere henüz uzak sayılır. Öyle ya herkesin sıkça kullandığı “sudan ucuz” diye bir deyim vardır. Deyimden, suyun bedava ve bolca elde edilebilen bir kaynak olduğunu aklı yeten her çocuk bile anlar. Çünkü dünyada ezelden beri su bol mu boldur. Yer kürenin 2/3’si sudur. Denizler, akarsular, doğal gözeler vs. vs… Su, bol ve erişimi çok kolay olduğundan midesi boş olanlar açlıklarını suyla bastırmaya çalışmışlardır. Ekmek yoksa bile her daim su olmuştur.

Suyun bolluğu ve suyun ucuzluğu yavaş yavaş rivayet olmaya doğru eviriliyor. Dünya Su Formu denilen etkinliğin varlığı da bunun bir ürünü. Dünyayı dört bir koldan yağmalayan emperyalist tekeller sıranın suya geldiğini göstermeye başladılar. Aslında etkinlik duyurularına bakıldığında masumene bir duruşla, insanlığın geleceğini, doğmamış bebeğe bırakılacak bir dünyayı düşünüyorlar gibi gelebilir kimi insanlara. Oysa durum tam tamına bunun tersi yönde. Onlar insanı değil, kasalarını düşünüyor, bütün canlıların yaşam kaynağı, ekolojik açıdan temel öğesi olan suyu nasıl paraya çevireceklerinin hesabıyla 5.Dünya Su Formu için İstanbul’da toplanmış bulunuyorlar. Prof.Dr. Fikret Başkaya’nın Özgür Üniversite derslerinin birinde belirttiği gibi; “Doğası ve mantığı gereği kamusal hizmet etkinliği olması gereken eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kentsel ulaşım, haberleşme, kent hizmetleri, vb. özelleştirilip kar metası haline getiriliyor… İnsan ve toplum yaşamı için ne varsa birkaç ‘iş bitirici’ kapitaliste, birkaç oligopole ait olduğu bir dünyada ve toplumda insanın konumu ve statüsü nasıl tanımlanacak? ‘İnsan bunun neresinde’ denmeyecek midir? Kapitalist kar hırsının ve mantığının mutlak denetimi altına giren ve sadece onun ihtiyacına cevap veren bir insanlık toplumu sürdürülebilir midir?”.

Evet, kapitalizmin kara dayalı düzeni işte bedava, bol, tenezzül edilmezmiş gibi görünen suyu kamuya ait bir hak olmaktan bu mantıkla çıkardı.

Nereden? Nerede?

Birleşmiş Milletler 1977 yılında bir “Su Konferansı” düzenlemiştir. Bu konferansta alınan karar “İçme suyuna erişim bir insan hakkı” şeklindedir. Kapitalist tekellerin dizginlerinden boşaldığı 20.yüzyılın başından beri su kaynakları da bu üretim sistemine bağlı olarak dengesizce kullanılıp yok olmaktadır. Son bir yüzyıl içerisinde dünya su kaynaklarının %50’si tüketilmiş bulunuyor. Hal böyle olunca suyun, kapitalistler açısından süreç içinde, bir paylaşım ve kavga aracı haline gelmesi de kaçınılmaz olacaktı. 1977’de BM konferansında “insan hakkı” olarak tanımlanın su, daha sonraki toplantılarda paylaşılması, ticaret aracı yapılması gereken bir madde olarak ilan edildi. “Bir doğal kaynak, ancak kapitalist üretime girdi olarak girip süreklilik arz ettiği sürece, bedava bir girdi olarak kapitaliste doğanın bir armağanı olarak üretimde yer alır. Ne zaman ki bu doğal kaynağın artık üretimin ihtiyaçlarını karşılama kapasitesi azalır, işte o zaman o doğal kaynağın metalaşmasının vakti gelmiştir diyor” Marks. (1)

1992 yılında ise Dublin’de yapılan konferans kararları aslında suyun ticarileştirilmesinin açıkça ilanı şeklindedir. Konferansın 4.maddesi “Su bütün kullanımları dâhilinde bir ekonomik değerdir ve ekonomik bir mal olarak kabul edilmelidir” şeklindedir. Tabii su üzerine dönük gelişmeler BM ve BM’nin çevresinde konuşulur da emperyalist yapılanmalar bunun dışında kalırlar mı? Dünya Bankası’ndan, Dünya Ticaret Örgütü’ne tekellerin çıkarları için çalışan daha başka kuruluşlar bağımsız düzeyde ya da hükümetlerle, ülkelerle işbirliği içinde suya ilişkin analizlerde bulunup, “geleceğimiz” adı altında paylaşım hesapları yapıp, buna ilişkin raporlar, bildiriler yayımlamazlar mı?

1996 yılında ise emperyalist kapitalist şirketlerin başını çektiği Dünya Su Konseyi kurulmuştur. Her 3 yılda bir “Dünya Su Formu” düzenleyen Dünya Su Konseyi’nin bağrından çıkan diğer bir yapılanma ise Küresel Su Ortaklığı’dır. Küresel Su Ortaklığı, Dünya Su Konseyi’nin kararlarının etkin bir şekilde ülkelere, hükümetlere benimsetilmesi, buna yönelik yasal düzenlemeler yaptırılması gibi çalışmalarda bulunmaktadır.

Su, emeğin mücadele alanı içine girmiştir

Gelinen aşamada insanlığın geleceği adı altında suyu paylaşma, su kaynaklarını özelleştirme, yurt insanlarına, emekçilerine satma planlarını “Su ekonomik bir maldır. Su piyasalarının oluşturulması ve özelleştirmesi yapılmalı. Su fiyatının serbest piyasa kurallarına göre belirlenmesi i” vs. şeklinde açıkça ilan etmişlerdir. Sadece ilan mı etmişlerdir? Hayır. Musluklarımızdan akan suyun uzun yıllardır içilebilir bir su olmadığı bir gerçektir. Kullandığımız suya ayrı, içtiğimiz suya ayrı ayrı para ödediğimiz de önemli bir gerçektir. Suyun, ekmek gibi, elektrik gibi her geçen gün zamlandığını, daha pahalıya kullanır olduğumuzu da biliyoruz.

İşte Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun dile getirdiklerinden: “Yer üstünde mevcut su kaynaklarımızı tüketip, bitirdiler yetmedi. Kentsel su sistemlerini ‘etkili ve verimli kılmak’ için neler yapacaklar? Yalnızca, dereleri, gölleri ve barajları değil, şehirlerdeki su dağıtım şebekelerini, İSKİ’leri, ASKİ’leri de şirketlere satacaklar.(…) Kırlardaki dereleri, gölleri, göletleri de satışa çıkarıyorlar. Bu güne kadar Sulama Birlikleri ile çiftçilere sattıkları suyu şimdi şirketler aracılığıyla satmak için yasalar hazırlıyorlar. Sulama Birliklerinin görevlerini Devlet Su İşlerine, sonra da suyu çiftçilere satsın diye şirketlere devredecekler. Şirketler çitçinin tarlasına kontrolü su sayaçları koyacak, su parasını ödeyemeyen çiftçi ürününü sulayamayacak ve mahsul tarlada kuruyacak. Mazot, tohum, zirai ilaç. Gübre kredilerinden sonra küçük çiftçiler, artık su için de kredi almaya borçlanmaya başlayacak.”(2)

Su gibi hayati bir maddenin kapitalistlerce ticarileştirilmesine karşı mücadele elbette ki emek kavgasının dışında tutulamaz. Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu da işte bu mücadelenin bir ürünü olarak var. Emekten ve halktan yana 80’i aşkın sendika, dernek, halkevi, dergi, doğa koruma grubu, siyasal mücadele platformlarının bir araya gelmesiyle oluşan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu mart ayı başından beri, Dünya Su Formu’nun etkinliğine alternatif olarak, bu ayın başından beri aktif biçimde, sokakta eylemde. Dünya Su Formu’nun yapıldığı tarihlerde de eylemleri devam edecek. Çünkü suyun ticarileşmesinin geniş halk kesimleri açısından şöylesi bir sonuç demek de olacağını ilan ediyor Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu: “1) Üretim maliyetlerini karşılayamayan küçük çiftçiler ellerindeki toprakları büyük şirketlere veya değişik yapılara satmak zorunda kalacaklar. Yaşamak için kentlere göç edecekler. Kentlerde işsizlik arttıkça, yoksullaşma -sadece işsizler arasında değil çalışanlar arasında da- hızlanacak. Yoksullaşma yayıldıkça, su kontörü alamayanların bir yandan sayısı artarken; diğer yandan da suya erişimleri azalacak. Suya erişim azaldıkça başta bebekler ve çocuklar olmak üzere yoksul halk arasında hastalık ve ölümler artacak.
2)Ayrıca, tarımsal sulamanın bedeli piyasa fiyatlarına göre belirlendiğinde tarımsal gıda ürünlerinin maliyetleri ve satış fiyatları da yükselecek. Mevcut yetersiz beslenmeye ek olarak, parasızlığa dayalı açlık de gündeme gelecek”

Dipnotlar:
(1):www.iv
medergisi.com internet sitesindeki Mehmet Göçebe imzalı “Su Yaşamdır, Haktır, Halkındır, Satılamaz” başlıklı makaleden aktarılmıştır.

(2) Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun 15 Mart’ta İstanbul’da yapacağı mitinge çağrı broşüründen alınmıştır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur