Tarım reel sektördür – Çiftçi-Sen

Küresel kapitalizm içine sürüklendiği derin krizle birlikte yoksullaştırıcı ve yoksunlaştırıcı politikalarını daha da şiddetlendirdi. Bu politikalara karşı, emekçiler, yoksul halk kitleleri dünyanın her yerinde direnmeye çalışıyorlar. Bu politikalardan en çok etkilenen kesimlerden biri olan çiftçiler/köylüler ise kendi üretim biçimlerini ve yaşam tarzlarını sürdürmenin yollarını arıyorlar.

Çiftçiliği ortadan kaldırmaya, tarımı şirketleştirmeye programlanmış politikalar bu kriz ortamında tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de daha bir ivme kazandı.

Çünkü Türkiye de ulusaşırı tarım ve gıda şirketleri ve onun yararına çalışmalar yürüten IMF ile girift ilişkiler içinde olan bir ülke.
Dünyanın krize boynuna kadar gömüldüğü bu süreçte, Türkiye tarımı doğru yönetilirse yurttaşlarımız açlıkla karşılaşmayabilir. Krizle açlık buluşmayabilir.

Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, tarım alanında bugüne kadar izlenen politikalar yanlış. Bu politikalar uygulanmaya devam edildikçe, krizle açlığın buluşmasını engellemek mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin gerçek bir tarım reformuna ve bunu başarmak için de bağımsız isteğe, güçlü bir inanca ihtiyacı var.

Bugün 2 seçenek arasında bir tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıyayız:
– Tarımı insanların ve diğer tüm canlıların yaşamını sürdürebilmesi için doğru yönetip yönlendirmek, yani gıdanın egemenliğini yeniden ele geçirmek;
– Tarımı, şirketlere birikim ve sömürü alanı olacak şekilde terk etmek.
Biz çiftçiler/köylüler gıda egemenliğini ele geçirmekten, tarım politikalarının üreticiler ve tüketiciler tarafından belirlenmesinden yanayız. Bu konuda tarafız.

Bu amaçla Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak tarım ve krize ilişkin değerlendirmemizi ve çözüm önerilerimizi “Tarım Reel Sektördür” başlığı altında bir dosya halinde kamuoyu ile paylaşmayı uygun gördük.
Saygılarımızla.

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu
Ali Bülent ERDEM-Genel Sekreteri
Abdullah AYSU-Genel Başkan

TARIM REEL SEKTÖRDÜR!

Krizin alevleri bazı sektörleri yalarken tarım sektörünü yakmaya başladı bile.

Yandım diye feryat eden köylüleri duyan yok.

Küresel kapitalizmin temsilcileri üretim yerine rantı (faizciliği), kamu işletmeleri yerine özelleştirmeleri, dayanışma (imece) yerine rekabeti, toplumsal yarar yerine bireyciliği koyarak krize sebep olanlar kendileri değilmiş gibi, şimdi hükümetten kendilerini krize karşı korumasını talep ediyorlar.

Krizden korunmayı istemekle kalmıyor, krizi kazanca dönüştürmeye çalışıyorlar.

IMF ile anlaşma yapılsın, oradan para gelsin, kayıkları krizde de yüzsün istiyorlar. Nasılsa IMF borçlarının mecburi-nöbetçi ödeyicileri her zaman emekçiler ve köylüler oluyorlar!

Evet, çiftçinin ve köylünün sesini duyan yok. Duyanların da aldırdığı yok. Hükümetin tarıma ayırmış olduğu destek miktarı bunun açık kanıtı.

Genel bütçenin ancak %0,49’luk bölümünü tarıma destek için ayıran hükümet bu tutumuyla tarımın önemini kavramadığını, çiftçileri/köylüleri gözden çıkardığını iyiden iyiye belli etmiştir.

Halk açlık çekecekmiş, emekçiler daha da yoksullaşacakmış, çiftçiler üretemeyecek hale gelerek sefalete mahkum edilecekmiş; tüm bunlar hükümeti hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

Hükümet, yandaşları ekonomistler, büyük tarım ve gıda şirketleri bu ağır tabloya karşı duyarsız kalsalar da, biz bir kez daha gerçeklerin altını kalınca çizmekte kararlıyız.

1- Krizin faturası tarıma ve tarımcıya çıkarılmamalıdır

1994,1999, 2001 krizlerin faturasını işçilere, emekçilere ve çiftçilere ödeten hükümetler, bu krizin faturasını da aynı kesimlere ödetmekte kararlı görünüyorlar.

Biz çiftçiler sebebi olmadığımız krizin faturasını ödemeyi reddediyoruz. Hiçbir ayrıcalık da beklemiyoruz. Sadece üretebilmek istiyoruz.

Üretebilmek için de;

• Kredi borçlarının faizleri ile birlikte silinmesini;
• Gübre, ilaç ve mazot fiyatlarının ucuzlatılmasını;
• Kredilerin ödemesiz ve faizsiz verilmesini; ?????
• Desteklemelerin, en azından Avrupa ülkeleri düzeyine çıkarılmasını;
• Destekler ile primlerin zamanında ödenmesini, yani “göle su gelene kadar kurbağanın gözünün patlamamasını” talep ediyoruz.

Çünkü tarım, çiftçilerin ve köylülerin geçim kaynağı olduğu kadar, insanların beslenme, giyinme ve iş edinebilme gibi temel ihtiyaçlarının giderilmesi için “olmazsa olmaz” stratejik bir sektördür.

2. Tarım Kanunu Uygulanmalıdır

Tarıma ayrılan kaynak son derece yetersiz ve adaletsiz olduğu gibi, aynı zamanda AKP hükümetinin kendisinin çıkardığı Tarım Kanunu’na da aykırıdır.

Tarım Kanunu’nun 21. maddesi: “Tarımsal destekleme programlarının finansmanı, bütçe kaynaklarından ve dış kaynaklardan sağlanır. Bütçeden ayrılacak kaynak, gayri safi milli hâsılanın yüzde birinden az olamaz.” diyor.

Oysa hükümet 2009 yılı bütçesi için tarımsal destek olarak sadece 5,5 milyar YTL ayırıyor. Yani hükümetin uygun gördüğü tarımsal destek miktarının milli gelire oranı % 0,49 (binde 49). Bu da kanunla belirlenmiş olan %1’in yarısı bile etmiyor.

Hükümet kendi çıkardığı Tarım Kanunu’nu uygulasaydı, tarıma ayrılan destek en az 11 milyar YTL olacaktı. Kriz olsun olmasın, tarımsal destek Tarım Kanunu’nun öngördüğü miktardan kesinlikle daha az olmamalıdır. Kaldı ki, yukarıda belirttiğimiz stratejik önemi gereği, tarım mutlaka ve mutlaka desteklenmelidir: Tarım Kanunu uygulansın!

Tarım Kanunu’nun öngördüğü destek miktarı yeterli midir? Hayır! Destek miktarı en az Avrupa ülkeleri düzeyi olan 11,4 milyar avro olmalıdır. Yani tarımı desteklemek için 2009 yılı bütçesinden 5,5 milyar YTL değil, 22 milyar YTL ayrılmalıdır. Aksi takdirde, genel bütçeden bu miktarda bir desteği ayırıp ödemeyen hükümet göz göre göre halkın temel gıda ihtiyacını karşılamayı riske ediyor, köyde iş güç sahibi olan yurttaşını işsizliğe mahkûm ediyor demektir. Kabul edilemez!

3. Tarım iştir, uğraştır, aştır, giysidir, yakacaktır, yaşamdır: Yaşatılmalıdır!
Türkiye çiftçisi 2009 yılında genel bütçeye konulan %0,49’luk destek oranıyla ayakta kalamaz.
Türkiye’de çiftçiler üretemezse, yoksullar yaşamını sürdüremez. Bu nedenle tüm yurttaşlar için, çiftçiler desteklenmeli, doğru üretim modeliyle üretime devamı sağlanmalıdır. Üretim sürdükçe yaşamın süreceğini/sürebileceğini önce hükümet, sonra halk olarak hepimiz kabul etmeliyiz. Bu konuda bir mutabakatımız olmalı!
Çünkü “Tarım Yoksa Türkiye de Yok!” Bu bir slogandan çok daha fazlasını ifade etmektedir. A holding, B holding, C holding batarsa veya olmazsa Türkiye ve yurttaşları yaşar ama tarım olmazsa ne Türkiye olur, ne Türkiye’nin özgür yurttaşları. Bu nedenle, krizden tarım sektörünü/köylüyü görmezden gelerek, onları yok sayarak çıkmak mümkün değildir.
Çünkü tarım sadece gıda da değildir. Tarım iştir, aştır, uğraştır, giysidir, yakacaktır, yaşamdır!
4. Tarım, sermayedarlar için sermaye birikim alanı olmaktan çıkarılmalıdır!
Biz çiftçiler biliyoruz ki, tarımda uygulanan politikalar ve endüstriyel üretim modeli kıtlığın yanı sıra katmerli/acımasız sömürünün en temel nedenidir. İzlenen yanlış politikalar sonucu her gün daha fazla miktarda to
prak endüstriyel tarımın emrine tahsis edilmektedir.
Yine biz çiftçiler biliyoruz ki; bilge köylü tarımcılığının aksine, endüstriyel tarım hiçbir şekilde toplumların temel ihtiyaçlarını gider(e)meyecek. Sadece sermaye birikimini hızlandıracak, sömürüyü arttıracak. Bu nedenle tarım bir avuç sermayedara sermaye birikimi sağlayan bir alan gibi değerlendirilmemelidir.
Tarım politikaları tüm toplumun gıda, giysi ihtiyacını karşılamasının yanında köylülere iş ve uğraşı sağlamayı öncelemelidir!
5. Tarımcının üretmesi yetmez, yoksula gıda desteği verilmelidir!

Tarımcının üretmesi yetmez. Halk sağlıklı gıdaya en kısa ve en ucuz yoldan erişmelidir. Aracılar nedeniyle tüketici fiyatlarının yüzde 400’lere varan ölçüde yükselmesinin önüne geçilmelidir. Gıdayı üreticiden tüketiciye aracısız bir biçimde ulaştırmak için yerel üretimin yeterliliği planlanmalıdır. Bu amaçla yerel köylü pazarları kurulmalı, bu pazarlarda köylünün ürettiği ürün aracısız biçimde tüketiciye ulaştırılmalıdır. Üretilen ürünlerin yerel pazarlarda tüketilebilmesi için köylü pazarı kurma işi yerel yönetimlerin asli görevi haline getirilmelidir.
Tüketicilerin sağlıklı gıdaya erişebilmesi için tarımcının yanında tüketiciye de ayrıca gıda desteği verilmelidir.
Bu destek için gerekli ekonomik kaynağı göstermek bi yurttaşların görevi değildir. Çözümü üretecek olan elbette ki hükümettir. Rantçıların, borsa kumarbazlarının neden olduğu krizde batma/bayılma numarasına yatan holdingleri para pompalayarak değil, köylülerin yetiştirdiği soğanları koklatarak ayıltmalıdır.
Üreticilerin ve tüketicilerin verdiği direk ve dolaylı vergiler rantçılar, borsa kumarbazları ve sahte kriz mağdurları gibi bir avuç vurguncu yerine üreticilere ve tüketicilere yani tüm halka destek olarak dönmelidir!

6. Devlet ve kooperatifler çiftçiyi desteklemelidir!

Çiftçilere verilen desteğin ne kadar az ve yetersiz olduğuna rakamlar tanıklık ediyor. Rakamların tanıklığına başvurulduğunda, başka bir gerçeklik daha ortaya çıkıyor: Hükümet ve kooperatifler çiftçiyi değil, çiftçiler devleti ve kooperatifleri desteklemektedir.

Çiftçilerimiz, 2009 yılında toprak işleme, ekim, ilaçlama, sulama, hasat, nakliye vb. işlerinde kullanacağı mazota yaklaşık 9,5 milyar YTL ödeyecektir. Bunun 1,72 milyar YTL’si Katma Değer Vergisi (KDV), yaklaşık 3,4 milyar YTL’ si ise Özel Tüketim Vergisi (ÖTV)’dir.
Yani; çiftçilerin işlerini yaparlarken kullanacağı mazot için ödeyecekleri toplam vergi miktarı 5,12 milyar YTL iken, hükümetin Türkiye tarımına ayırdığı toplam tarımsal destek miktarı 5,5 milyar YTL.’den ibarettir.

Görüldüğü gibi, hükümetin tüm tarım (hayvan yetiştiricileri ve bitkisel üretim) için genel bütçeden ayırdığı miktar hemen hemen çiftçilerin üretim yaparken kullandığı mazot karşılığında devlete ödediği vergi kadardır.

Kısacası, devlet mazot alırken ödediğimiz vergiyi bize destek diye geri vermektedir. İlaç, gübre, vb. alırken, malımızı satarken ödediğimiz KDV, ayrıca stopaj adı altında kesilen vergiler, ürünümüzü satarken çeşitli fonlar adı altında diğer verdiğimiz vergiler yanında tüketici olarak ihtiyaçlarımızı karşılarken ödediğimiz dolaylı vergilerimizle gerçekte biz devleti destekliyoruz.

6.1 Çiftçi vergi kaçırmaz, kaçıramaz

Devlete vergisini eksiksiz ödeyen ve kaçır(a)mayan tek kesim köylülerdir. Çünkü köylüden kesilen vergiler net kârın üzerinden değil, brüt üzerinden kesilir. Devlet, ürününü pazara satmaya getiren her köylünün sattığı ürünün maliyeti düştükten sonraki kalan kazancından değil; tıpkı Osmanlı’daki Öşür sisteminde olduğu gibi, pazara getirdiği ürünün tamamından vergi alır.

Dolayısıyla köylünün gerek pazarda, gerekse borsadaki tüccara, devlete ait KİT’e, kooperatife her nereye olursa olsun sattığı tüm ürünlerden otomatikman vergi kesilir. Vergi veren köylü yünü kırkılacak koyun muamelesine tabi tutulmamalıdır.
Vergi veren, kaçırmayan köylü ödüllendirilsin!

6.2 Çiftçi devletten iş istemez

Çiftçiler üretim yapar; ülke yurttaşlarının karnını doyurur, sırtını giydirir. Devletten iş istemez. Kendi işini kendisi yaratır. Borsalarda oynayarak battığı için destek istemez. Hükümetlerin uyguladığı yanlış tarım politikaları nedeniyle, üretim yaparken ödeme güçlüğüne düşer. Bu nedenle borçlarının silinmesini ister. Yani yeniden üretebilmek için sermaye desteği ister.

Bu amaçla köylünün bütün borçları faizleriyle birlikte silinmelidir. Üretime devam edebilmesi için üç yıl sonra ödenmek üzere faizsiz kredi verilmelidir!

6.3 Çiftçiler sadece devleti değil, kooperatifleri de destekler
Çiftçileri şirketlere karşı korumak için kurulan kooperatifler bu amaçtan saparak, Dünya Bankası’nın isteğiyle birer piyasa aktörü haline getirilmiştir. Bu nedenle, çiftçiler devlet ve şirketlerden sonra kooperatifleri de destekler duruma düşürülmüştür. Bu konuda MARMARABİRLİK Yönetim Kurulu’nun bu yılın zeytini için belirlediği kampanya ve ön ödeme esasları iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Şöyle ki;
Ürün alım bedellerinin % 60’ı peşin, geriye kalan % 20’si 2009 Nisan ayı içinde, diğer % 20’si ise 2009 yılı Temmuz ayı içinde ödenecektir. Ekonomik koşullar ve piyasa şartlarına göre nihai fiyat ile ön ödeme fiyatı arasında oluşabilecek fark bedelleri de 2009 Temmuz ayı içinde %e 20’lik son ödeme payı ile birlikte ödenecektir.
Ürün bedellerinin % 60’ı oranındaki peşin ödeme takviminin de şu şekilde olacağı söylenmektedir:
Kampanyanın başlangıcından itibaren 2008 Kasım ayı içinde teslim edilen ürünlerin ön ödemeleri 2008 Aralık ayının ilk haftası içinde yapılacak.
21 Aralık 2008 tarihine kadar teslim edilen ürünlerin ön ödemeleri 25 Aralık 2008 tarihinden itibaren yapılacak.
22 Aralık 2008 tarihinden kampanya sonuna kadar teslim edilen ürünlerin ön ödemeleri ise kampanya kapanışından sonra 10 gün içinde yapılacak.

Maliyetin altında belirlenen fiyatların yanı sıra, bu ödeme tablosuyla da çiftçiler sadece devlete, şirketlere değil, tüccar ve kooperatiflere de destek oluyorlar. Bu arada, Tarım Kredi Kooperatifleri’ne ve Ziraat Bankası’na borcu olan çiftçiler gecikmelerden doğan faizler için de ödeme yaparak bir yandan kooperatifleri, diğer yandan devleti desteklemiş oluyorlar.

Kooperatifler yasası yeniden düzenlenmeli, çiftçi yararına olmayan tüm maddeler yasadan çıkarılmalıdır. Kooperatiflerin demokratik biçimde yönetilebilmesi ve yönetimlerinin demokratik yöntemlerle seçilebilmesi için yasada gerekli değişiklikler yapılmalıdır. Kooperatif üyeliklerinden çıkarılanlara af getirilmeli, eski hakları korunarak üyelikleri devam ettirilmelidir.

7. Gübre fiyatlarının arttırılmasında, kazanan taraf devlet ve gübre şirketleri, kaybeden ise çiftçiler. Çiftçiler kaybeden taraf olmasın!

Kimyevi gübre fiyatları 2008 yılında adeta kanatlandı. Çiftçiler ardı ardına gelen yüksek zamlarla bir kez daha soyuldu, gırtlağa kadar borca battı. Hükümet bu duruma seyirci kalmakla yetindi. Serbest piyasa ekonomisinin gereği diyerek, yapılan zamlara müdahale etmedi. Çiftçi lehine başka çözümler üretmek için de en ufak bir çaba harcamadı.

7.1 Hükümetin gübre politikaları yanlıştır

Gübre fiyatları hızla yükselirken, hükümet endüstriyel (fabrikasyon) hayvancılığa desteğini sürdürdü. Ki endüstriyel hayvancılığın çıktısı olan gübre diğer hayvan gübrelerine ancak %25 oranında katılarak kulla
nılabilmektedir.

En önemli gübre kaynağı sürdürülebilir köy hayvancılığı iken, hayvan yetiştiricilerine dayanak oluşturan Et ve Balık Kurumu (EBK), Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) ve Yem Sanayi (YEM SAN) yıllar önce IMF direktifi ile özelleştirilmişti. Özelleştirmeler öncesinde 80 milyonu bulan hayvan sayısı yarı yarıya azalarak 40 milyona kadar geriledi. Hayvanlardan sağlanan gübre miktarı da, azalan hayvan sayısı oranında, yani yarı yarıya azaldı. Uygulanan bu politikalar maksatlı değilse ancak “cahil cesareti” olarak nitelendirilebilir. Türkiye tarımını hammaddesini sağlamada dışa bağımlı olduğumuz kimyasal gübreye mahkûm etmek başka nasıl açıklanabilir?

Bilindiği gibi, kimyasal gübre sadece çiftçinin kesesine değil, aynı zamanda, suya ve toprağa da zarar vermekte, küresel ısınmaya yol açmaktadır.

Kimyasal gübrede ısrar edilecekse kamuya ait kimyasal gübre fabrikaları neden özelleştirilmiştir? Sermayedarlar kârlarına kâr katsın, çiftçinin sırtından sermaye biriktirsin diye mi? Gübre şirketleri istedikleri gibi fiyat belirleyerek daha çok kazansınlar, çiftçiler ise belirlenen fiyatı kabul etmek zorunda kalarak, kaybetsinler diye mi özelleştirildi bu fabrikalar?

“IMF’ye selam, neo liberal politikalarla yola devam” diyenlerin, IMF ve hizmet ettiği ulusaşırı şirketlerin sermaye biriktirme alanlarındaki hoyratlığı, sadece kendi kârlarını düşünerek halkların çıkarları, doğanın korunması, gezegenin bekası ile ilgili konulardaki hak-hukuk tanımazlığı bugünkü krizin başlıca nedenleridir. Durum bu iken, Türkiye çözümü neden hala IMF’de arıyor? Tarımı şirketleştirmekte, çiftçiliği yok edecek politikaları uygulamakta neden ısrar ediyor? Hayvan gübresinin arttırılması, münavebe ekimle havadaki azotun toprakla buluşturulması vb. yararlı ve doğal yollar için neden çaba harcamıyor?

Bir başka gerçek de şudur: Gübre fiyatları sadece sermayedara kazandırmıyor. Gübre fiyatları yükseldikçe devletin eline geçen KDV miktarı da doğal olarak artıyor. 2008 yılında kompoze gübrede % 154, ürede % 123, amonyum nitratta % 122, amonyum sülfatta % 112, DAP’ta % 120, amonyum nitratta % 98 oranında fiyat artışı oldu. Bu KDV miktarının da aynı ölçüde artması, yani devletin çiftçiden elde ettiği gelirin neredeyse 1,5 kat oranında artması demektir.

Yani gübrenin fiyatı arttıkça kazanan devlet ve gübre şirketleri, kaybeden ise çiftçiler oldu!

Özcesi, gübrede uygulanan politikalar baştan aşağı yanlıştır. Kimyasal gübrede ısrar edilmesi, hayvan gübresini sağlayacağımız hayvan yetiştiricilerine yapılan desteklerin azaltılması ve kendilerine teknik bilgi desteğinin verilmemesi bu yanlışların başlıcalarıdır.

Hayvancılık desteklenmeli, sürdürülebilir köy hayvancılığının desteklenmesi yoluyla hayvan sayısı arttırılarak hayvan gübresinin miktarının arttırılması yoluna gidilmelidir. Hemen bugünden harekete geçilmeli, yarın çok geç kalınacağı akıldan çıkartılmamalıdır.
Hayvan gübresinin yararları anlatılmalı ve elde edilmesi sırasında besin değerini yitirmemesi için kamu tarafından teknik bilgi desteği verilmelidir. 1960’dan bu yana bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinin ayrıksılaştırılmasıyla girilen yanlış yoldan dönülebilmesi ve tarımın doğru bir rotaya sokulabilmesi için bunların yapılması zorunludur.

8. Hayvan yetiştiricileri sıkıntıda, hükümet yetiştiricilerin sıkıntılarına çare olmalıdır!

EBK, SEK ve YEMSAN özelleştirilmeden önce hayvan sayısı 80 milyon civarındaydı. Özelleştirmeler sonrasında bu sayı yarı yarıya azalarak 40 milyona geriledi. Kamu bu özelleştirmelerin ardından piyasa düzenlemesinden çekilince meydan süt ve yem şirketlerine kaldı. Şirketlerin egemenliğindeki piyasada yem fiyatları sürekli artarken süt fiyatları ise giderek düştü. Bu da doğal olarak hayvan yetiştiricilerinin büyük bir sıkıntı içine girmesine yol açtı. Şimdi yetiştiriciler haklı olarak soruyorlar: Hükümet nerede?

Şirketler ellerinde stok olduğu, depolarında yer olmadığı, marketlerin ödeme vadelerini uzattığı, arz talep dengesinin değiştiği ve bu nedenlerle satışların azaldığı bahanelerini ileri sürerek süt fiyatlarını geçen aya göre % 9,5 oranında düşürdüler. Hükümetin bu gelişmeler karşısında bir çözümü var mıdır?

9. Çıkarılan Tohumculuk Kanunu yanlıştır, değiştirilmelidir!

Türkiye tarımı ulusaşırı tarım ve gıda şirketlerinin egemenliği altındadır. Kamu-çiftçi-tüketiciler zinciri koparılmakta, yerine. şirket-çiftçi-şirket-tüketici zinciri oluşturulmaktadır.
Bu yolda engellerin aşılması için, tarım ve gıda şirketlerinin talebi üzerine, TBMM’ce Tohumculuk Yasası çıkarıldı.

Tohum olmazsa tarım olmaz. Çünkü toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye veya böceğe ilaç atmazsanız az ürün alabilirsiniz ama sonuçta bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum atmazsanız, ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle, çiftçinin kendi üretiminden tohumluğunu ayırıp kullanmaktan alıkonulması, yani tohumun sanayicinin eline geçmesi, şirketlerin tarımı eline geçirmesi anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, çiftçinin çiftçilikten çıkarılması demektir. Tarımı ele geçiren şirketler gıdaya egemen olurlar. Şirketler, sömürülerine bundan böyle çiftçinin yanında tüketicileri de ekleyecektir.

Evet, tarım artık şirketleş(tiril)iyor. Çiftçilik mesleği AKP hükümeti tarafından gereksiz görülüyor. Şirketler tarafından tohum pakete, gübre çuvala, ilaç kutuya hapsedilmiş durumda. Parası, alım gücü olan çiftçiler üretim girdilerini alıp üretebiliyor; alım gücü olmayan çiftçiler de iflas edip mesleğini terk etmek zorunda kalıyor/bırakılıyor. Bu yeni yönelim küresel ısınmaya neden oluyormuş, toprağı ve suyu kirletiyormuş, insan sağlığı için risk oluşturuyormuş; şirketler ve hükümetler bu duruma hiç aldırmıyor.
Küresel ekonomik krizin yanında dünyanın uykularını kaçıran bir diğer kriz bilindiği gibi küresel iklim krizidir. Küresel iklim krizinin tarıma ve gıdaya etkisini an aza indirmek için yerel tohumlarla yerel üretim yapılması gerektiği tohum şirketleri, IMF ve hükümetimiz dışında bütün dünya tarafından kabul görüyor. Çıkarılan Tohum Yasası yerel tohumla üretimi değil, tohum şirketlerinin ürettiği ve sattığı tohumla üretimi önceliyor ve hükümet de uyguladığı politikalarla şirket tohumculuğunu destekliyor. Hükümetin tohum destekleme politikaları ve çıkardığı Tohumculuk Kanunu ciddi yanlışlıklar içermektedir. Tohumculuk Yasası değiştirilmelidir!

10. Ya Planlama Yapılmamalı Ya Da Yapılan Plana Uyulmalıdır!

Hükümet Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda ( 2007-2013) yer verdiği “Gıda güvencesinin ve güvenliğinin sağlanması ile doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı gözetilerek örgütlü ve rekabet gücü yüksek bir tarımsal yapı oluşturulacaktır.” cümlesiyle bir yönelim belirlemiştir.

1- Hükümet iç hukuk ve uluslararası anlaşmalara uygun olarak kurulmuş olan Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’na ilişkin iç hukuk düzenlemesi yapmayarak üzerine düşen görevi yerine getirmemiş, böylelikle konfederasyonun mahkemelerde yargılanmasına neden olmuştur. Örgütlü bir yapı böyle mi oluşturulacaktır?
2- Tarımda altyapı sorunlarını halletmiş, yapısal sorunu olmayan Avrupa’nın çiftçilerine verdiği desteğin ancak dörtte biri, altyapı sorunları ve yapısal sorunları çözüme kavuşturul(a)mamış Türkiye çiftçilerine verilerek mi tarımın rekabet gücü yükseltilecektir?

Görüldüğü gibi, hükümet kanun çık
arıyor ama gereğini yapmıyor, planlama yapıyor ama uymuyor…

Hükümet 9. Kalkınma Planı’nda yer alan bu amaçlarına 2009-2011 Orta Vadeli Programı’nda yer vermiş ve kamuoyu ile paylaşarak çiftçileri umutlandırmıştır. Ancak hem 9. Kalkınma Planı’nda, hem de 2009- 2011 Orta Vadeli Programı’nda gereğine uygun davranmayarak hayal kırıklığı yaratmıştır.

11. Hükümet görevini yapmayarak çiftçilerin örgütlenmesini engelliyor. Hükümet görevini yapmalıdır!

Tarım şirketleştiriliyor. Çiftçiler/köylüler de örgütleniyor. Köylüler ürün bazında sendikalarını kurdular. Köylülerin kurdukları sendikalar hem yasal, hem de meşrudur! ILO ve diğer uluslararası antlaşmalar bunun kanıtıdır.

Köylüler tarafından kurulan ürün bazındaki sendikalar ve Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, sadece uluslararası anlaşmalara değil, iç hukukta tanınan haklara dayalı olarak da kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi 23.06.1970 tarih ve 1970/3 Esas ve 1970/35 sayılı kararında çalışanlar kavramını şöyle yorumlamıştır: “Çalışanlar kavramı; çalışma durumunda bulunan bütün insanları kapsar. İşçi, sermayeci, topraklı ve topraksız çiftçi, memur ve öğretmen demeden hepsini içine alır.”

Anayasa Mahkemesi’nin de tanımladığı gibi, “çalışanlar” ibaresi bütün üreticiler için geçerlidir.

Anayasamızın 46. maddesi de çalışanların sendika kurma hakkını güvence altına almıştır.

Hükümet ve TBMM görevini yerine getirmediği için, yani gerekli iç hukuk düzenlemesini yapmadığı için bu duruşmalarda “siyahın siyah, beyazın beyaz” olduğunu kanıtlamak görevi biz çiftçilere düşmektedir.
Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu olarak;
• Hükümet ivedilikle gerekli iç hukuk düzenlemesini yapmalıdır.
İç hukuk düzenlemesi yapılana kadar, hükümetin davayı geri çekmesi, çiftçilerin uğrayacağı mağduriyetin bugünden önlenmesi açısından önemlidir.

Yukarıda aktarmaya çalıştıklarımız sorunların ve çözüm önerilerinin yalnızca çok küçük bir bölümünü kapsıyor. 1980’den bu yana tüm hükümetler tarımı şirketleştirmek için IMF’nin bir dediğini iki etmedi ve tarımdaki işleyişi bozdu. Bu nedenle, Türkiye tarımının da, tarımcısının da sorunları birikti. Bu sorunların çözümü için, hükümet IMF ile değil, alandaki sendikalar ve diğer tarım örgütleriyle bir araya gelerek çare aramalıdır.

Evet, kriz ABD’de başladı, bütün dünyaya hızla yayıldı. Finansal kriz denilen kriz reel sektöre sıçradı. Sizleri ne kadar ilgilendiriyor bilmiyoruz ama tarım reel sektördür!

Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu
Yönetim Kurulu

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur