Dünya tek kutuplu değilse iki kutuplu olmak zorunda mı?-Ali Ergin Demirhan

Rusya-Gürcistan savaşı dünya emperyalist-kapitalist sistemi açısından dönem kapatıp dönem açan bir milat mıdır? Bu savaşla birlikte “tek kutupluluk” son bulup yeni bir “iki kutuplu” dünya düzenine mi girilmiştir? Kayda değer yaygınlıktaki bir görüşe göre, dünya bir yanında ABD ve AB’nin diğer yanında ise Rusya, Çin ve İran’ın yer aldığı yeni bir iki kutuplu dünya düzeni ile karşı karşıya.[1] ABD’yi ve Rusya periferini (çevre ülkelerini) kadraja alarak an’ın fotoğrafını çektiğinizde bu iddiayı haklı çıkaracak çok sayıda veriye rastlayabilirsiniz. Ancak küresel gelişmelere yön veren sınıfsal egemenlik/rekabet ilişkileri ve bunların yansıması olan politik güç dengelerinin, ABD-Rusya gerilimine sığdırılamayacak karmaşıklıkta olduğu ve bugünün bir de dünü olduğunu dikkate aldığınızda “iki kutupluluk” iddiasının metafizik bir yaklaşımın ürünü olduğu açığa çıkar.

Rusya-Gürcistan savaşı, ABD’ye dünyaya hükmetme kapasitesinin sınırlı ve zayıflamakta olduğunu ve dünyanın tek ve mutlak belirleyici gücü olmadığını hatırlatmıştır ancak bu bir hatırlatmadır ve yeni de değildir. Yeni olan Rusya’nın ayrıca küresel müdahaleci bir güç olma iddiasını da ortaya koymasıdır.

Avrupa Birliği (AB) bu savaş süresince ve daha önce Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya katılmalarına ilişkin görüşmeler sırasında ABD ile birebir örtüşmeyen, kendi içinde çelişkili ve zaman zaman ikircikli bir tavır sergiledi. Bu tavrın, AB’nin Rus doğalgazına bağımlı olması ve Rusya’daki ciddi yatırım ve yatırım olanaklarından kaynaklandığı belirtildi [2] (Türkiye’nin Rusya’daki büyük anlamlar yüklenen yatırımlarının, AB sermayesinin en önemli kurumlarından ERT [European Round Table; Avrupa Yuvarlak Masası] tarafından, Türkiye sermayesinin AB’ye sunduğu bir olanak olarak rapor edildiğini hatırlatmakta da fayda var).

Bugün ne Rusya eski Rusya, ne de Batı Avrupa eski Batı Avrupa. II. Paylaşım Savaşı’nın ardından Batı Avrupa kapitalist devletleri yıkık ekonomileri ve tahrip olmuş askeri aygıtlarıyla, komünizm tehdidi ile karşı kaşıyaydılar. Batı Avrupa devletlerinin, ekonomilerini ayağa kaldırmak ve “komünizm tehdidi” karşısında koruma sağlamak için evet dedikleri ekonomik-askeri entegrasyon, SSCB’yi sınırlandırdığı gibi, Batı Avrupa’yı da ABD’ye tabi olmak zorunda bırakıyordu. Ancak bugün kendi askeri mekanizmalarını güçlendirme ve uluslararası müdahalelere uygun hale getirme yoluna giden AB ekonomik güç açısından da 1970’lerden bu yana bir yükseliş içinde ve pek çok sektörde ABD’yi ya geçmiş ya da ABD ile rekabet edebilir durumdadır[3]. SSCB tehdidinin ortadan kalktığı bir dünyada, bu tehdit nedeniyle bastırılan emperyalistler arası rekabetin yeniden gün yüzüne çıkması da beklenen bir durumdur. SSCB iken Batı Avrupa kapitalist devletlerinin varlık koşullarını tehdit eden Rusya ise, AB açısından bugün önemli bir enerji tedarikçisi, yatırım fırsatı ve pazardır. Bunun yanında Kafkasya, Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki perifer ülkeleri ve Kuzey Kutbu gibi tartışmalı alanlarda hakimiyet kurma ve enerji kaynaklarındaki tekel rolünü güçlendirme mücadelesiyle, “gelişmekte olan emperyalist bir güç”[4] olarak da değerlendirilmektedir.

AB dillendirmese de Rusya’nın ifade ettiği bir gerçek daha var ki, o da Doğu Avrupa’ya ABD üsleri, füze kalkanları vs. kurulmasının bir hedefi Rusya olduğu gibi diğer hedefi de koruma bahanesi altında Avrupa’yı kontrol altında tutmak, Avrupa’nın askeri kapasitesini sınırlamaktır. NATO içindeki kriz [5] de böylesi bir temelden beslenmektedir. AB’nin ABD çizgisinin peşine takılması, Rusya’nın sunduğu sorunsuz enerji ticareti ve yatırım fırsatlarının da tepilmesi anlamına gelebilecektir. Aynı şekilde Rusya da ekonomisini çeşitlendirmek açısından Batı sermayesinin yatırımlarına ihtiyaç duymaktadır.

Bu anlamda AB-Rusya çelişkisinin ve AB-ABD işbirliğinin karakteri değişmiştir. Üçü de artık emperyalist-kapitalist sistemin çeşitli düzeylerde “hem hasım hem hısım” olan aktörleridir.

AB, Rusya’nın Gürcistan hamlesine de bu bağlamda tepki verecektir. Ancak, Kafkaslar konusunda ABD ile (o da tam olarak aynı tepkiyi vermeden) birlikte davranan AB’nin, Irak işgalinde ABD ile görüş ayrılığına düştüğünü, NATO’nun genişletilmesinde ABD önerileri karşısında ağırdan aldığını, İran konusunda ABD’nin saldırı-tecrit siyaseti yerine yaptırım-diplomasi-işbirliği siyasetini izlediğini, Afrika’da ABD’nin Africom‘u (ABD Afrika Gücü) kurmasına yol açan yeni bir hakimiyet yarışına girdiğini unutmamak gerekir.

Çin ise Şangay İşbirliği Örgütü çerçevesinde Rusya ile işbirliğine gitmesi, Birleşmiş Milletlerde uluslararası konularda Rusya ile paralel tutumlar alması ve ABD’nin şikayet etmesine yol açacak şekilde askeri harcamalarını tırmandırması nedeniyle Rusya ile bir kutup oluşturma iddialarına konu oluyor. Ancak “gelişmekte olan emperyalist güçler” arasında sayılan Çin’in bu gücü devasa biçimde büyüyen üretimine dayalıdır ve bu ekonomik gücü elde etmesindeki rota ABD’nin çizdiği rota olduğu gibi, en büyük ekonomik ortağı da ABD’dir. Çin’in ihracatında ABD’nin kapladığı oran %60-70’ler düzeyindedir ve iki ülke birbirlerine büyük oranda sermaye ihraç etmektedir. Bu anlamıyla Çin ve ABD egemen sınıfları arasında önemli bir çıkar ortaklığı da mevcuttur. Rusya-Çin ilişkisinde ise bu düzeyde bir entegrasyondan söz etmek pek mümkün değil.

Çin’in ABD ile gerilim noktaları ise Çin periferindeki ABD askeri faaliyetleri (ki bu Rusya periferi ile kıyaslanabilecek büyüklükte değildir) ve Çin’in ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarının ABD tarafından kontrol altına alınmak istenmesidir. Africom‘un kurulmasının bir nedeni de Çin’in Afrika’ya uzanan etkisini sınırlama isteğidir. Diğer kapışma alanı ise Orta Asya’dır. Orta Asya ülkeleriyle önemli anlaşmaları bulunan ve ABD Ortadoğu’da çırpınırken bu anlaşmaları ilerleten Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü’ndeki konumlanışı da ABD’nin Asya’ya el uzatma çabasına karşı diğer komşu güçlerle yürütülen bölgesel bir ortaklıktır. Bu birliğin bir kutba evrilmesi ise gerçek işlevin sınırlarının oldukça ötesinde bir hayaldir.

İran da “iki kutupluluk” iddialarında, ABD karşıtlığı ve Rusya ile ortaklaşa yürüttüğü nükleer programı nedeniyle Rusya ve Çin’le birlikte bir eksen oluşturacağı söylenen üçüncü güç. İran da ABD, AB, Rusya ve Çin’in dahil olduğu emperyalist-kapitalist sistemin bir parçasıdır ve başka bir alternatif peşinde olmadığı gibi, ABD’nin saldırgan-tecrit edici siyasetine takılan entegrasyonunu daha da ilerletme çabasındadır.

Politik gücünü, ABD-İsrail karşıtı Pan-İslamist (Şiici değil)[6] siyasetinden almaktadır. Irak ve Afganistan bataklarına takılan ABD karşısında, Ortadoğu’daki diğer hedef güçler üzerinde etki kuran bir bölgesel güç olma çabasında önemli mesafe kaydetmiş, bu anlamdaki en büyük rakibi Irak’taki BAAS yönetiminin ABD tarafından ortadan kaldırılmasıyla yakaladığı avantajı da iyi kullanmıştır.

Rusya ve Çin ile ilişkisi ise silahlanma ve nükleer enerji alanındadır ve önemli sınırlılıklar içermektedir. Her iki alanda da tek ülkeye bağımlı olmaktan kaçınan ve silahlanma faaliyetini mümkün olduğunca kendi çabalarıyla geliştiren İran, nükleer programını birlikte yürüttüğü Rusya’nın kısıtlamalarından da mustariptir. Rusya, Buşehr Santrali’nin yapımında olduğu gibi bazı taahhütlerini geciktirmekte, Birleşmiş Milletler’de ABD’nin yaptırım önerile
rine karşı çıksa da kimi yaptırımlara da imza atarak nötr bir konum almaktadır. Rusya bu biçimde İran’la ilişkisini bir uluslararası pazarlık konusu yapmaya çalışmaktadır. Ayrıca İran üzerinde kontrol kurarak burnunun dibinde yeni bir nükleer güç oluşumuna seyirci kalmak istememektedir.

Tabii, hisler karşılıklı. İran da Rusya’ya bağımlı kalmak istememektedir. Ekonomik anlamda kıblesi AB’dir. Türkmen ve İran gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Nabucco projesindeki hevesi, İran lideri Mahmud Ahmedinejad’ın geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen İstanbul ziyaretinde de görülmüştür. Ayrıca AB İran’a yaptırımları sertleştirip banka hesaplarını dondurduğunda da AB’ye küsmeyi düşünmemiştir ki aynı günlerde Avusturya ve İsviçre ile büyük çaplı enerji anlaşmaları imzalamıştır. “Yakışır” diyerek İran’ı Rusya ile aynı eksende hareket eder düşünmenin de böylesi engelleri var.

Özetle, olası bir kutuplaşmanın aktörleri olarak tarif edilen ülkeleri, eski dostluk ve “düşman ortaklığı” ilişkileri dışında, “iki kutupluluk” diye anılacak türden ayrışmalara ve birleşmelere zorlayan nesnel bir temel yok.

Emperyalistler arası rekabetin, ABD hakimiyetinin zayıflaması karşısında, muhaliflerin kafa tutması, müttefiklerin merkezkaçlaşması (ABD’den görece bağımsız hareket etme yönündeki eğilimler), ABD liderliğindeki çok uluslu kurumlarda iç krizler, bölgeselleşme (ve iki değil çok kutuplulaşma) eğilimleri şeklinde yansımalarını bulduğu bir dünya ile karşı karşıyayız.

Bugünün bir de dünü var
Soğuk Savaş’ı kazanmasının ardından ABD’nin karşı karşıya olduğu şey, tek süper güç olarak kalmanın küresel hegemonyayla ödüllendirildiği bir barış dönemi değil, küresel hegemonya kurabilmenin yeni meydan okumalara davetiye çıkardığı sahici bir dünyaydı. Soğuk Savaş sürerken, 1970’lerden itibaren ekonomik olarak ABD ile yarışabilecek düzeye gelen Batı Avrupa ve Japonya, “komünizm tehdidi” dizgininden de boşalınca potansiyel rakipler olarak belirdiler. Entegre olmamış Rusya, Çin ve Ortadoğu’da ise belirsiz bir gelecek söz konusuydu. Bu açıdan ABD’nin küresel hegemonyasını sağlamak için, ABD çıkarlarını tehdit edebilecek küresel güçlerin oluşumunun engellenmesi gerekiyordu.

Bu kaygılarla Paul Wolfowitz ve Dick Cheney önderliğinde 1992’de hazırlanan “Savunma Planlama Rehberi” başlıklı raporda “Yeni dönemde en önemli hedefin, ABD’ye rakip olabilecek bir süper gücün doğuşunu engellemek” olduğu belirtiliyordu. “Batı Avrupa, Ortadoğu, Doğu Asya ve dağılan SSCB olarak belirlenen dört coğrafi alanda, ABD çıkarlarını tehdit edecek küresel güçlerin oluşmasına müsaade edilmeyecekti.”[7]

1990’lar bu coğrafyalardaki potansiyel rakip güçlerin yeni döneme uyum sağladıkları bir ara dönem olarak geçti. 2000’lerin başında ise Japonya’nın iddialı çıkışının söndüğü, AB’nin ABD ile kimi zaman ortak hareket eden kimi zaman ters düşen yarım-yamalak bir müttefiklik halini sürdürdüğü, Rusya ve Çin’in (ve Hindistan’ın) yükselişe geçtiği ve iki kutuplu dünya koşullarında bağımsız kalmış çeşitli devletlerin entegrasyonun dayatılan biçimine direndiği bir dünya tablosu açığa çıktı.

ABD’nin 11 Eylül sonrası uygulamaya koyduğu strateji bu koşullarda biçimlendirildi. “Tek taraflı” saldırganlık Bush’un deliliği değildi. ABD, diğer küresel güçler ve güç adayları karşısında hakim pozisyonunu koruyabilmek için rakipsiz askeri gücünü devreye sokarak dünyanın gelecekteki güç dengelerini belirleyecek olan Ortadoğu’yu hedef seçmişti. ABD Ortadoğu’yu zaptetmekle dört hedefe ulaşacaktı. Yenilmez askeri gücünü göstererek tüm dünyayı hizaya çekecekti. İki kutuplu dünya koşullarında, yeni sömürgecilik ilişkilerinden göreli bağımsızlık gösteren, bu nedenle entegre olmayan boşluk olarak tanımlanan bölgeyi sömürgeleştirecekti. “Sömürgeleştirilmeyi bekleyen” zengin enerji yataklarına sahip SSCB periferine, yani Kafkaslar ve Orta Asya’ya açılacak ve Rusya’yı kuşatacaktı. Avrupa’dan Çin’e, Japonya’dan Hindistan’a tüm büyük ekonomilerin giderek daha fazla muhtaç olduğu enerji kaynaklarını tek taraflı olarak ele geçirerek, rakiplerini kendine tabi kılacak ve kapitalist sistemdeki başat rolünü koruyacaktı.

Dünyanın en büyük askeri gücü olmak, karşı konulmaz olmaya yetseydi ABD planladığı gibi Afganistan ve Irak’ı zapt eder, sonra sırasıyla Suriye ve İran’ı düzlerdi. Ortadoğu meşguliyeti ABD’yi yukarıda sıralanan dört hedefe ulaştırırdı. Ne var ki yenilmez askeri güç Irak’ta batağa saplandı. Derken Afganistan da bir batağa dönüştü. “Tek taraflılık” ilanı ile kenara itilen Avrupalı müttefikler, daha doğrusu rakipler ise, ABD’nin yardım çağrıları karşısında ağırdan alarak bu durumu keyifle izlediler. Bu süre içinde “arka bahçe” Latin Amerika’da iktidara gelen ABD karşıtı sol iktidarları eskisi gibi darbelerle, provokasyonlarla alaşağı etme girişimleri başarısız oldu ve ABD karşıtı bir kuşak oluştu. Ortadoğu’da ise bölge hakimiyeti için İran’la kapışan Saddam rejimi devrilince, en büyük düşmanından kurtulan İran büyük bir avantaj sağladı ve ABD karşıtı Pan-İslamist söylemiyle bölgesel bir güç olarak öne çıktı. İsrail’in 2006’daki Lübnan yenilgisi ve Filistin direnişini sonlandıramaması bu durumu pekiştirdi. Tam da bu sırada (2006) şer eksenin Uzakdoğu’daki yaramaz çocuğu Kuzey Kore, nükleer program karşısında Bush’un savaş açarız tehditlerini atom bombası denemesini yaparak yanıtladı. Pentagon komutanları şu halde fazladan bir savaş daha yürütemeyeceklerini belirtince, Bush, ‘diplomasi’ dedi ve Kuzey Kore’nin düşman ilan edilmesinden öncekine göre ABD için daha dezavantajlı koşullarda bir anlaşma imzalamayı kabul etti.

Sonuç, başta konan hedeflerden çok farklıydı. Ortadoğu ABD’nin askeri gücünü batağa çekti ve bölgede bir direnç odağı oluştu; karşı konulmazlık imajının yok olması dünya çapında direnme eğilimlerini güçlendirdi; bir bütün olarak Ortadoğu özel olarak da İran ABD’nin açılmayı hedeflediği Kafkasya ve Orta Asya önünde bir engel oluştururken, Rusya bu bölgelerdeki etkisini yeniden tesis edip enerji kaynakları üzerindeki denetimini pekiştirerek yeniden bir küresel güç adayı haline geldi.

ABD’nin enerji tedariki açısından kendisine tabi kılmayı planladığı Çin, Hindistan ve Avrupa ülkeleri Afrika ve Latin Amerika’daki diğer petrol zengini ülkelerle ilişkilerini geliştirdikleri gibi Rusya ve İran ile de enerji ticaretlerini sürdürdüler. Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya yükselen güçler arasında daha sık telaffuz edilirken, Avrupa ülkelerinin Afrika ve Akdeniz havzası başta olmak üzere eski sömürge bölgelerinde ve genel olarak tüm dünyada (ABD’li ya da ABD’siz) daha etkin rol oynama eğilimleri de güçlendi.

2006’ya kadar küresel çıkarlar Ortadoğu’daki bölgeselleşen savaş içerisinde çatışırken, ABD’nin küresel hakimiyetinin zayıflaması ve diğer küresel güçlerin de göreli bağımsız biçimlerde oynamaya başlaması Doğu Avrupa (füze kalkanı), Kuzey Kutbu, Afrika (Somali, Nijerya, Sudan, Zimbabwe), Latin Amerika gibi yeni çatışma alanlarını da gündeme getirdi.

Emperyalist-kapitalist sistem içerisinde Çin ve Hindistan’a göre ABD’den görece daha bağımsız bir konumda duran ve enerji kaynakları üzerinde tekel oluşturma çabası ile iddialı bir hakimiyet yarışına giren Rusya’nın sınırlandırılması ABD açısından daha yakıcı bir ihtiyaç haline geldi.

Ancak ABD pek talihli değildi ki, Afganistan’ın iyice kontrolden çıkması ve savaşın (nükleer bir güç ol
an) Pakistan’a yayılması karşısında başkanlık seçimleri sonrası önceliği Afganistan-Pakistan olarak belirlemişken, Gürcistan’ın Osetya’ya saldırması, Rusya’nın bir adım öne çıkması için mükemmel bir fırsat sundu.

***

Bugün Kafkasya’da açığa çıkan çatışma da böylesi bir arka plan temelinde gelişti. Evet, bugün ABD’nin tartışmasız küresel hegemonyasından ve tek kutuplu bir dünyadan söz etmek imkansız. Aynı nedenlerle, küresel güçlerin birbirinden tecrit edilmiş kalıcı iki kutup şeklinde saflaşmakta olduğunu söylemek de mümkün değil. ABD’nin küresel hakimiyet iddiası çözülürken, rakip emperyalist güçlerin ve emperyalist güç adaylarının merkezkaçlaştığı, geleceği belirsiz bloklaşmalar temelinde bir araya/karşı karşıya geldiği, bölgeselleşme eğilimlerinin güçlendiği, dengesi sarsılmış ve giderek sertleşen çatışmalara sahne olan bir dünyadan söz edebiliriz.

Emperyalist egemenliğin temel dayanakları üretken güç, mali güç ve enerji/hammadde/gıda kaynaklarına sahip olmak iken, şunu söyleyebiliriz ki; üretken gücü gerileyen ve mali krizle sarsılan ABD’nin ve hem üretken hem mali gücü görece zayıf olan Rusya’nın dahil olduğu bu küresel gerilim atmosferinde su, enerji ve gıda kaynakları üzerindeki hakimiyet yarışının giderek şiddetlenmesi muhtemeldir.

Kendi payımıza bir şeyler çıkartacaksak da, şu ya da bu emperyalist stratejide başarılı bir gelecek hayali görerek ya da emperyalistler arası rekabeti işbirlikçilere açılmış bir fırsat penceresi olarak değerlendirerek, bölgesel güç olma kılıfı altında emperyalistlerin taşeronluğunu yapan/öneren Türkiye egemenleri, ülkeyi körlemesine bir yangına sürüklemektedir. İktidarlarını işbirlikçiliğe borçlu olan Türkiye egemenleri, kendi içlerinden bazılarını tasfiye etseler de; AB’cilik, ABD’cilik, Rusyacılık hayalleri tükenmeyecektir. Bu ülkenin ve bölge halklarının bağımsız çıkarlarına dayalı bir siyaset ise yine sosyalistlerin siyaseti olacaktır.

Dipnotlar:
[1] Fatih Yaşlı’nın Sendika.Org’daki “Gürcistan’dan Ergenekon’a uzanan yol: Emperyalizm ve turuncu devrimler” başlıklı yazısında da benzer bir tespitte bulunuluyordu.
[2] “Şurası kesin ki, birçok Avrupalı müşterinin Rusya’yla mükemmel ilişkileri var ve daha fazla bağımlılıktan ille de korkuyor değiller. Almanya Rus doğalgazı tedariğini garantiye almak için Baltık denizi üzerinden kendi hattını yapıyor. (…) İtalya da Moskova’yla ikili bir düzenlemeye gitti (Adem B. Kushner, 23 Ağustos, Newsweek, Radikal).
[3]Emperyal Gücün Ekonomik Temelleri, James Petras https://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=805
[4]Gelişmekte Olan Emperyalist Güç kavramı James Petras tarafından, “Emperyalist Sistem: Hiyerarşisi, ilişki ağları ve yandaşları” başlıklı makalede Çin, Hindistan, Kanada, Rusya ve Avustralya’yı tanımlamak için kullanılmıştı. https://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=11341
[5] “Ancak Almanya, Fransa ve İtalya’nın liderleri, bu yaklaşımı benimsemediklerini hemen dile getirdiler. Rusya’nın yanı sıra Gürcistan’ı da eleştiren bir tutum takındılar, Rusya’yı tecrit etmeyi kabul etmediler. Gürcistan konusunda, kendi ülkesinde eleştirilere hedef olacak kadar ABD ile aynı çizgiyi izleyen İngiltere Dışişleri bakanı Miliband bile Rusya’nın G8’den çıkarılmasına karşı olduğunu açıklamak zorunda kaldı.
Almanya ve Fransa gibi merkez AB ülkelerinin Gürcistan’a yönelik eleştirileri aslında, bu savaştan ABD’yi de sorumlu tuttukları anlamına da geliyordu. Almanya eski Devlet Başkanı Shröeder’in Der Speigel’le yaptığı bir söyleşide işaret ettiği gibi, ABD tarafından silahlandırılan ve eğitilen Gürcistan’ın böyle bir provokasyona, ABD’nin bilgisi dışında kalkışmış olması düşünülemezdi. Ya Gürcistan NATO üyesi olsaydı? O zaman Avrupa ülkeleri birdenbire kendilerini Rusya ile karşı karşıya bulmayacaklar mıydı?” (Ergin Yıldızoğlu, Büyük Satranç Tahtası ve NATO -2, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2008. https://sendika.org/yazi.php?yazi_no=19038
[6]Ürdün Kralı, İran’ın Ortadoğu’daki bölgesel hakimiyet iddiasına Şii-Sünni ayrıştırmasıyla karşılık vermeye dayalı bir siyaseti izlemiş ve İran ve yandaşlarını “Şii Hilali” diye tanımlayarak, Tahran’ın Sünni dünyada etkinlik kurmasını engellemeye çalışmıştır. İran ise Şiici değil İslamcı bir söylemle öne çıkmış, Filistin’de Hamas’a özel bir destek vererek Sünni dünyayla da bağ kurmaya özen göstermiştir.
[7] Behlül Özkan, Amerikan Rüyası Kabusa Dönerken, Birikim; Raporla ilgili 8 Mart 1992 tarihli New York Times gazetesinin detaylı haberi için: http://query.nytimes.com/gst/fullpage.html

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur