Teo-liberalizmi kullar yıkacak -Ali Ergin Demirhan

Gericiliğe karşı mücadele ile emekçi yoksul halkın sınıfsal mücadelesini somut bir düzlemde bütünleştirmek, Türkiye’de solun pek başaramadığı ama mutlaka başarmak zorunda olduğu bir iş. Ne var ki solun bir bölümü, emekçilerin önemli bir kesiminin gerici politik yapılanmalar ve cemaat ağlarının etkisinde olmasından ve/veya gericilerin geleneksel devlet aygıtıyla yaşadıkları çelişkilerden hareketle, mücadelenin gericilerle ittifak yaparak ya da sürtüşmeden yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Oysa, gericiliğe karşı mücadeleyle sınıfsal mücadeleyi bir bütün olarak ele almak, solun bir kesiminin, mücadele programlarında yer alan iki ayrık gündemi birleştirme zorlaması değil, hem sınıf mücadelesinin hem de gericiliğe karşı mücadelenin bir zorunluluğu ve doğru yoludur.

Çünkü Türkiye’de gericiliğin, yani siyasal İslam’ın yoksullarla kurduğu ilişki, din adına ve mal için bir bağımlılaştırma/dilencileştirme ilişkisidir. Bu, solun karalaması değil gericiliğin kendi kabulüdür. Fethullah Gülen’in “Zekat malın garantisidir” yazısından bir alıntı bu mantığı açıkça ortaya koyuyor: “(…) fakirin eli ve dili zekatla başkalarına zarar veremez hale gelecek ve siz, başkaldırmaya müheyya bir sınıfın önünü, hem de daha onun aklına kötü duygular gelip taht kurmadan evvel izale etmiş malınızı, sağlam kalelerin, yüksek surların koruması altına almış ve onu emniyete, güvene kavuşturmuş olacaksınız.” AKP’li belediyelerin yakıt ve gıda dağıtımı da, tarikatların eğitim yardımları da, yeşil sermayenin (düşük ücrete, sigortasızlığa, sendikasızlığa ses çıkarmayan) işçisine yaptığı “babalığı” da aynı “manevi” temele dayanıyor.

Türkiye’de gericilik, din adına ve mal için yoksulların öz örgütlenmelerine, mücadelelerine ve toplumsal kurtuluş ideallerine şiddetle saldırmaktadır. “Mülk Allah’ındır” ancak hoca efendi mülkünün kişisel tapusuna sıkı sıkı sarılır, kulluk dersini de mülksüzlere verir. Maddiyatın içinde yüzen hoca efendiler maneviyatçı, maddi yaşamla ilgili sıkıntılarını dile getirenler maddiyatçıdır. Yine Gülen’in “Kulluk yolu” yazısında maddi yaşam koşullarına ilişkin beklentiler ve kaygılar “insan ruhunu felç eden marazlar” olarak sıralanmaktadır. Hastane kapısında ya da açlıktan ölme gibi vakaların mecazlıktan çıktığı, olağanlaştığı ülkesinden tedavi için ABD’ye giden Fethullah Gülen’in ruhu ne alemdedir? Servetlere hükmeden tüm tarikat şeyhlerinin, AKP yöneticilerinin ruhu ne alemdedir? Orası karıştırılmaz. Ancak “Müslüman” YÖRSAN patronu, “kötü niyetli kişilerin menfi propagandalarına kapılarak” sendikalaşma marazına takılan işçisinin ruhunu kurtarmak için topuğuna sıkmayı teklif eder. AKP hükümetinin emekçilerin sorunları, örgütleri, mücadeleleri, toplumsal kurtuluş idealleri karşısındaki tavrını da, ne 1 Mayıs çatışmaları ne de yasalar, en iyi Tayyip Erdoğan’ın küfürleri açığa vurmaktadır.

Kalu bela değil neo-liberal bela
Gericilik neo-liberal devlete, sermayenin dayattığı kulluğun ilahi kılıflar altında benimsettirildiği bir tür sosyal politika sağlamakta; AKP’nin “başarısı” da burada yatmaktadır. Gericiliğin kitabına göre, bugün Allah’ın kulları sermayenin de kulları olmalıdır. Kurtuluş ve özgürlük maddi yaşam koşullarıyla ilgili değil dinseldir. Teo-liberalizm diye de adlandırabileceğimiz bu politikanın özü, din ve sermaye üzerindeki sınırlamaları kaldırmaya yönelik çift yönlü bir deregülasyondur.

Ayrıca, sermaye karşısında yaşam ve geçim araçlarını savunma mekanizmalarından büyük ölçüde yoksun olan emekçiler de teo-liberalizmin kulluk ağına kolayca kapılabilmektedir. Dinin toplum içindeki etkisinin artmasının sırrı, “kalu beladaki anlaşma” değil, insanın insana kul olmasını dayatan neo-liberal politikalar karşısındaki savunmasızlıktır.

Öyleyse, gericilik karşıtı mücadelede, asıl olarak “kalu beladaki anlaşma” değil insanın insana kul edilmesi sorgulanmalı; emekçilerin sermaye politikalarına karşı savunma araçlarının/öz örgütlenmelerinin/mücadele örgütlerinin oluşturulması temel alınmalıdır.

Peki, çoğunluğu Müslüman olan, dini cemaatlerin büyük etki sahibi olduğu ve dinci bir partinin %47 oy aldığı bu toplumda neo-liberalizme karşı mücadele ne kadar dönüştürücü olabilir? Sorunun cevabı mücadelenin içinde.

Kul da sorar
31 Mayıs-1 Haziran’da Ankara’da gerçekleştirilen Halkevleri Genel Kurulu’nda en dikkat çekici konuşmalardan biri, Dikmen Vadisi’nde belediyenin yıkım projesine karşı üç yıldır barınma hakkı mücadelesi veren Dikmen halkının önderlerinden Müzeyyen Kesimci’nin konuşmasıydı. Kesimci başörtülü bir kadın, 2002 seçimlerinde AKP’ye oy vermiş. Tüm salonun pür dikkat dinlediği konuşmasında, Melih Gökçek’in yıkım projesine karşı mücadelelerini, bu mücadele içinde siyasete, örgüte, mücadeleye yaklaşımlarının nasıl değiştiğini, dayanışmalarını, taleplerini vs. anlattı. Bu yazı açısından kritik olan sözü ise şuydu: “[AKP hükümetini ve belediyeleri kastederek] Sanmasınlar ki hesap vermeyecekler. Onlardan bu yaptıklarının hesabını Cenab-ı Allah da sorar, kul da sorar!”

Bu sözler, sadakaya kanmayıp hak mücadelesi veren inançlı bir yoksul kadının, gerici hükümetin ve onun belediyesinin dayattığı “kula kulluk düzenine” karşı çıkışını ifade ediyor aslında. Hoca efendinin pek korktuğu bir maraza tutulmuş, maddi yaşam koşullarını sorguluyor, iyi bir yaşam istiyor ve bu sermaye düzenine boyun eğmeyi, kul olmayı kabul etmiyor. Kul’un boyun eğişten ve tevekkülden, sorgulayışa ve karşı çıkışa geçişi… Türkiye İşçi Partisi’nin meşhur “Kula kulluk yetsin artık” afişini, Nazım Hikmet’in “Yok edin insanın insana kulluğunu / bu davet bizim” dizelerini anımsatıyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur