Çökertilen tarım ve pirinç ve bulgur -Hatice Eroğlu Akdoğan

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Tarımsal temel gereksinim maddelerinin pazarda hızlı fiyat artışı IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere emperyalist tekellerin ülkemiz tarımı üzerinde oynadıkları oyunu bir kez daha gün gibi açığa çıkardı.

Başta buğday olmak üzere bol çeşitli tarım ülkesi olma olanağına sahip Türkiye’de ekmek fiyatları el yakıyor ve insanlar ucuz ekmek, halk ekmek kuyruklarına doluşuyor. Bugün sadece pirinç fiyatı tartışılıyor.. Doğrudur, temel bir gıda olan pirinçte fiyatlar %100 zamlandı. Tarım Bakanı veryansın ediyor, spekülatörleri (vurguncuları) suçluyor. Elinde sihirli bir değneği varmış da onu sallıyor! Pirinç yüklü gemiler açıkta bekliyormuş. Kıyıya bir yaklaşırlarsa fiyatlar yeniden eski pozisyonunu alırmış! Bilmem ne demeli ha spekülatör bakan ha bakan spekülatör…

Tüm bunlar ülkemizde ve dünyada insana dönük olmayan, sömürüye odaklı tarım politikasını, tarım ürünlerine dayalı açlığı ne ortadan kaldırıyor, ne de hafifletiyor. Bakan, bir ülkeyi işbirlikçileriyle nasıl tarımsız bıraktıklarına parmak basacağına, ortağını suçlayarak gerçekleri halktan gizlemeyi sürdürüyor.

Bugünün pirinç fiyatları, yarın mısır, mercimek bir dahaki sefere başka bir şeyin sıkıntısı olarak kendini gösterip gidecektir. Dünyanın, bırakalım besin ürünlerini, toprağından suyuna kadar her türlü doğal varlığını insanlık düşmanı kapitalizmin tüketim+para+tüketim sarmalındaki günübirlik nefes alma politikalarının kurbanı haline gelmiştir. Açlıkların, fiyat artışlarının altında yatan gerçek budur. Pazarını ve kârını küreselleşme istikametinde 15-20 yıl gibi kısa bir sürede şaha kaldıran emperyalistler ve onların sözcüleri bugün utanmazca açlık tehlikesine dikkat çekiyorlar. Tekellerin para organizatörü Dünya Bankası’nın başkanı, insanın tokluğundan yanaymışçasına büyük açlığın gelişini haber veriyor. Bu süre içinde bizim gibi sömürge ve az gelişmiş ülkelerdeki tarımın çanına ot tıkayan sanki kendileri ve işbirlikçileri değilmiş gibi.

1999 yılından bu yana Türkiye tarımına ilişkin düzenlemeler tamamen IMF ve Dünya Bankası tarafından yapılmaktadır. Dünya Bankası 2001-2006 yılları arasında çiftçiye tarım destek kredisi vermiştir. Aslında yapılan şey tarıma değil çiftçiye destek niteliğinde, ağza sürülen bir parmak baldan başka bir şey değildi. Hektar başına belli bir miktar para her yıl, tarla ekilsin ekilmesin, hatta ne ekilirse ekilsin, çiftçi rolündeki kişi Sivas’taki tarlasında değil de İstanbul’da memur, işçi, işsiz kimse ya da esnaf olsun bu para ona verildi. Üstelik tarlanın ekilebilir bir tarla olup olmaması da ayrıca hiç önemli değildi yeter ki kâğıt üzerinde tarlası var olsundu. Amaç, kısa vadede tüketimde yeterli olmayan tahıl ve benzeri ürünlerin tekellerin belirlediği yerlerden ithal edilmesi ve uzun erimli süreçte de devleti, tarım politikasında ve çiftçiye yönelik gübre yardımı, ürün alımında dışlamaktı. Gelinen süreçte Dünya Bankası bu konuda önemli başarılar elde ederek, tarım ürünlerinde Türkiye’yi bağımlı hale getirdi. Köylerde ekmeden biçmeden, ya da şehirlerde halk arasında “tarla parası” denilerek destek(!) kredisini cebine koyan köy kökenli emekçilerimiz aldıkları küçücük destek paralarının faturasını ağır bir şekilde ödemeye başladılar bile.

Geçmişte buğday, fındık, tütün, pamuk vs. ihraç eden; pirinci, mısırı, fasulyesi, kendine yeten Türkiye gelinen aşamada tarımda da emperyalizme bağımlı haldedir. Kıyamet, pirinç üzerinden kopuyor, Bakan pirinç üzerinden konuşuyor ama buzdağının görünen yüzünü görmezden geliyor. Pirinç fiyatı %100 artmışken, çoktandır bulgur fiyatları 8,5-9Ykrş’dan 2.00YTL’yi çoktan geçmiş durumda. Fasulye, barbunya, mercimek gibi bakliyat ürünleri 2007’nin Eylülünde %100-150 oranlarında zamlandı. Aynı şekilde 5 kiloluk ayçiçeği yağı 2007 Kasım ayında 9.00 YTL’den satılıyorken çoktandır 20.00 YTL’den satılmaktadır.

Fiyatları, ikiye üçe katlanan tarım, hatta hayvancılık ürünlerini çoğaltmak mümkün. Haftalık sebze meyve ihtiyacını semt pazarlarından karşılamaya çalışan emekçi halk, son yıllarda pazardaki ürünlerinin hem iyice pahalılaştığını hem de çeşit ve miktar olarak azaldığını kendi gözleriyle görmektedir. Üstelik mevcut sebze meyvelerin doğal ortamlardan uzakta hormonla şişirilmiş olarak pazara çıkardığının da bilincindedir. Dışarıya ihraç edilirken hormon oranı gereğinden fazla bulunup ya da oksidanlı diye geri gönderilen tarım ürünleri iç piyasada halka yedirilmektedir.

Gittikçe artan açlık ve pahalılık salt bizim ülkemizde özgü bir olay değildir artık. Tekeller zenginlik sarhoşu olarak dünyanın dört bir yanında cirit atarken Afrika’da milyonlarca insan açlıktan eriyerek yavaş yavaş öldü ve ölmeye devam ediyor. Birçok ülkeden açlık ve isyan haberleri geliyor. Birleşmiş Milletler rakamları her gün 850 milyon insanın yatağa aç girdiğini, 1 milyar insanın günlük kazancının bir doların, 2 milyar insanın günlük kazancının ise 2 doların altında olduğunu açıklıyor. Tüm bunların arkasında insan odaklı olmayan yönetim biçimlerinin, tarım ve sanayi politikalarının olduğu çok önemli bir gerçektir. Tekeller küreselleşme dedikleri dizginsiz sömürü ve ulusal kaynaklarının yağmalamanın keyfini çıkarırken açlık içinde kitlesel olarak ölen insanların durumunu; açların isyanlarını, acılarının nedeni öyle vurgun, kuraklık, karaborsa gibi yine kapitalist pazarın yarattığı unsurlara yüklenerek geçiştirilemez.. Sorun sadece bir pirinç olsa -ki işbirlikçi AKP’nin Bakanına göre öyle- Bakanın dediği türden bulgura yönelerek hem pirinç, hem açlık sorunu çözümlenebilirdi! Ama fiyat açısından bakıldığında bile kazın ayağı hiçte öyle değil! Pirinç %100 zamlanmışken, bulgur öncesinde %130 zamlanmıştı. Diyelim ki bulgurudan da geçip başka bir tarımsal gıdaya yönelelim. Karşımızda tarımı çökeltilmiş, temel gıdada dışardan satın alınanlarla geçinmeye çalışan, yüksek fiyattan dolayı sofrasına her geçen gün daha az besin giren bir ülke var.

Emperyalistlerin tarım sözcüleri, ülkemizdeki işbirlikçileri aracılığıyla tütün ve fındık çiftçisini kivi, kanola gibi ürünlerin ekimine teşvik primi vererek yönlendirmiş.. Eğer kividen, kanoladan karın doyuracak ekmek ve pilav yapılacaksa daha epey bir zaman beklememiz gerekecek.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur