Kadının saç telleri üzerinde iktidar ve baskı oyunları -Hatice Eroğlu Akdoğan

Toplumda kadınlarımızın etkinliğinin gittikçe zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden biri olarak, çalışabilir nüfus içinde kadınların oranının oldukça gerilemiş olmasıdır. (Çalışabilir yaştaki kadınların %24’ü çalışabiliyor.) Özelleştirmeler ve buna bağlı olarak işsizlik en çok kadını etkilemektedir. Örgütsüz, sosyal güvencesiz, yarı zamanlı işlerde daha çok kadınlar tercih edilmekte ya da ev ekonomisine katkı amacıyla kadınlar bu tür işleri tercih etmek zorunda kalmakta. Okuma yazma bilmeyenler arasında kadınlar çoğunlukta. İlköğretimden sonra orta ve yüksek öğretime doğru ilerledikçe eğitim gören kadınların oranı da azalmaktadır.

Hal böyle iken erkek egemen anlayışın iktidar güçleri, kadın saçını seçimlerde bir koz olarak kullandığı gibi, devamında da kadının saçını başını paketleyerek, cins ayrımcı politikaları yasal, açık ve gözle görülür boyutlara taşımıştır.

Kadın, toplumsal açıdan bu denli güçsüz, gerici dinci kuşatmaya karşı örgütsüz ve bilinçsizken kadının saçının, fiziğinin sarmalanmasını da haliyle başkaları; yani dinin gerekleriyle de cisimlenmiş erkek egemen güçler yapıyor. Gerçekte kadının kapanması, tesettüre sokulması sorunu yok, asıl olarak kadının cins ayrımcı politikalar yanında sınıfsal baskı ve sömürü altında ezilmesi, kimliksizleştirmesi sorunu vardır. Sorun, bilim dışı, çağdışı dinsel ideolojiye bürünmüş iktidar ve ittifaklarının kafalarındaki kadın kimliğinin, kadın tipinin yaşatılması sorunudur.

Toplumsal üretim ve ilişkiler sürecinin özgürlükleri, insanın bir adım daha ileriye adım atmasını dayattığı ölçüde bir özgürlük sorunudur. Toplumun başka başka kesimlerini olduğu kadar, kadını da 1500 yıl öncesinin kalıplarına sokmaya çalışmak, gericiliğe tanına bir özgürlüktür. Bu nedenle özgürlüğün bir sınıfsal karakteri olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Bunun ötesinde soruna genel bir özgürlük açısından bakmak, toplumsal gelişmenin gereklerinin gözden kaçırılmasını sağlayacaktır. Zaten dikkat edilirse sorun kadına ilişkin herhangi bir özgürlük ya da hak sorunu değil, kadın başındaki örtüye özgürlük sorunudur. Bunun inanç özgürlüğü olarak lanse edilmesi ise tam bir aldatmaca ve ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Üniversiteler de dahil ülkemizin düşünce ve fikir açısından, dinsel inanç açısından (egemen Sünni mezhep dışında) tam bir yasaklar ülkesi olduğunu her yerde tescillidir.

Kadının Saçı Değil Toplumsal Etkinliği ve Özgürlüğü Örtülmektedir

Kadın için özgürlük denen şeyin üstündeki örtüyü kaldırdığınızda, altında kadını adım adım eve kapatma planını uygulayan şeyhleri, hocaları görürsünüz. Söz konusu güçler kadınları 12 Eylül’den bu yana adım adım kapatmış sonra da buradan bir özgürlük dayatmasına erişmişlerdir. Üstelik sözde özgürlük dayatmasından cins olarak hiçbir kadının çıkarı bulunmamaktadır. Aksine kadının dini emirler kıskacına alınarak kapatılması, kadınların üstündeki cins ayrımcı gelenek ve görenekleri arttıracak, erkeğe her alanda daha çok bağımlı kılacak ve dolayısıyla üzerindeki her türlü siyasal, sınıfsal baskıyı arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Kapalı kadın için bir sorun varsa o da, türbanlı haline özgürlük değil, neden böyle bir kılıfın içinde sokulduğunun sorunudur.

Türbana yasal kılıf giydirilmesi, kadın erkek ayrımcılığını gündelik hayatta gözle görülür boyutlarda meşruluk zeminine oturtacaktır. Örtünmeyi inanç gereği haline getirenler, inançlarını pekiştirmek açısından erkeklerle yan yana, kol kola, olmaktan kaçınacaklardır. Bugün kadınları örtülü olan evlerde aynı ailenin kadınları ve erkekleri ayrı sofrada yemek yiyorlar. Üstelik kadınlara erkekler yemek yedikten sonra sıra geliyor. Örtülü kadın bunu kanıksamış olarak kendine hak olarak görüyor. Topluluk hallerinde (nikah, düğün) kadınlar ayrı masalarda, erkekler ayrı masalarda oturuyor. Erkek ya da kadınlar dini gerekçeyle birbirlerine ellerini uzatmıyorlar.

Halkın dini duygularını kullanarak burjuvaca birikim edinmiş, ciplerin direksiyonundaki kara çarşaflı, türbanlı kadınlara aldanmayın siz! Hayrünisa ve Emine modellerine de. Bunlar egemen, zengin sınıfın kadınları. Yoksulluğun pençesinde olan kapalı kadınlar, “Allah bana örtünmeyi nasip eyledi” diyerek kendini iyiden iyiye eve kapatıyor. Dışarı çıktığında yanındaki erkeğin (babası, abisi, kocası vs.) bir adım gerisinden yürüyor. Otobüslere tedirgince inip, biniyorlar. Normal iletişim kuramadıklarından nerede, nasıl inecekleri konusunda bile tedirginlik yaşıyorlar. Ulaştırma Bakanı’nın bir yolculuk molasında, yanında başka erkekler var diye, türbanlı karısıyla ayrı masalarda yemek yemesinin fotoğrafı aslında kadının aşağılanmasının bir ifadesi olarak hafızamızda yer etti. Geçenlerde bir otobüste iki genç aralarında konuşuyorlar. Biri nişanlandığını söylüyor, diğeri de “hayırlı olsun” dedikten sonra, “kapalı mı bari?” diye soruyor. Olumlu yanıt alınca da “çok iyi”diye olumluyor. Kapalı olan, türbanlı olan kabul görüyor, diğeri dışlanıyor. Türban hem cins ayrımcılığının sembolü, hem de kadınların kendi aralarındaki bölünmüşlüğün sembolü haline geliyor. Üniversitede, kamu işyerlerinde olsun ya da olmasın sokakta yaşam böyle…

12 Eylül karanlığından günümüze doğru baktığımızda kadınların ya cinsel bir obje, ya da sözde buna bir tepki olarak dinsel bir obje olarak kullanılmaya çalışıldığını görüyoruz. Kadın üzerinde oynanan bu oyunlarda kadının kendi toplumsal iradesi, örgütlülüğü söz konusu değil! Ama iktidarlar kadının cinselliğini de, dinselliğini de toplumun genelini uyutmada bir araç bir sembol olarak kullanmayı sürdürüyorlar. Bir yanda kadının üstüne örtü çekip, inanç özgürlüğü adına bunu kullananlar, diğer yandan kadın fiziğini medya araçlarında görsel bir malzeme haline dönüştürenler… Ortaya ise ya üretim alanlarından iteklenmiş, toplumsal ilişkilerde gerilere itilmiş olarak, tarikatların ipine dolanıp kapı kapı, türbe türbe gezen bir kadın tipi, ya da fiziksel cazibesini arttırarak iş bulmaya çabalayan bir kadın kimliği kalıyor. Tabi buna kimlik değil, giydirilmiş kimlik demek daha doğru olacaktır.


Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur