Reel Atatürkçülük – Fikret Başkaya (Özgür Üniversite)

Şeylerin, toplumsal olguların ve süreçlerin kimin tarafından adlandırıldığı önemlidir. Söylemin sahibi eskeri iktidarın da sahibidir. Başka türlü söylersek, söylemle iktidar arasında diyalektik bir ‘belirleyicilik’ ilişkisi vardır. Gerçeği gizleme aracı olan söylemin gücü, iktidarın da gücü ve varlık nedenidir. Zaten her türlü iktidarın varlık nedeni de söylemle gerçek durum arasındaki ‘boşluktan’ başkası değildir. “Dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde duruyor” diyenin amacı tartışmasız bir egemenlik tesis etmektir ama bunun gerçekleşmesi için insanların gerçekten “dünyanın sarı öküzün boynuzları üzerinde durduğuna” inanmaları, bunun bir edinilmiş bilgi [idée reçue] haline gelmesi gerekir. Söylemin sahibiyle muhatabı arasındaki ilişki, daha baştan hiyerarşik bir ilişkidir. “Sözün” kendisinden çok, “kimin sözü” olduğu önemlidir. Dolayısıyla, bize sunulanla gerçek dünya’da fiilen [reel olarak] var olan, ya da rivayet edilenle ‘reel durum’ arasındaki ‘uyumsuzluk’ veya ‘çakışmazlık’ şeyleri gizlemeye yarıyor. İşte gerçek bilimsel-entellektüel çabanın misyonu, bu uyumsuzluğu teşhir etmektir.

Türkiye’de 1921 tarihli Teşkilâtı Esasaye Kanunu’undan başlayarak, tüm anayasaların başlangıç bölümünde “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” maddesi yer alıyor. Aradan geçen 85 yılda, bırakın halkın egemenliğin sahibi olmasını, egemenliğin yakınına bile yaklaşamadı, yaklaştırılmadı. Anayasalarda öyle yazıyor diye öyle olması gerekmiyordu. Bu dönem zarfında bu maddenin arkasında hep halktan başkaları vardı. Bu ifadenin bir anlam taşıyabilmesi için, söz konusu anayasaların halkın eseri olması, arkasında halkın iradesinin bulunması, oradaki sözün “halkın sözü” olması gerekirdi. Genel bir çerçevede 1924, 1961, 1982 anayasaları cunta anayasalarıydı ve asıl amaç kitleleri ‘oyunun dışında’ tutmaktı. 1982 tarihli cunta Anayasasının 2.inci maddesinde: ” Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” deniyor. Oysa, gerçek dünyada bunların “reel” bir karşılığı yok. Nasıl gerçek dünyadaki ‘reel kapitalizm’ burjuva iktisat kitaplarında yazılandan farklıysa, nasıl ‘reel sosyalizm” de, yaygın sosyalizm anlayışından farklı idiyse, aynı şey Atatürkçülük denilen için de geçerlidir. Bu yazı, “Atatürkçülük” olarak sunulan hakim söylemi sorgulamayı, “reel Atatürkçülüğün” neden tevatür edilenden farklı olduğunu tartışmayı amaçlayan mütevazı bir denemedir.

Atatürkçülük nedir? sorusuna verilen cevapları üç başlık altında toplamak mümkündür: 1. Atatürkçülük’ün ‘tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist dolayısıyla mazlum halklara kurtuluş ilham eden bir öğreti olduğu; 2. İkincisi, Atatürkçülük’ün bir modernite ve aydınlanma devrimi olduğu [Cumhuriyet aydınlanması safsatası], nihayet; 3. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1931 kongresinde kabul edilip 1937’de de anayasaya hükmü haline getirilen ünlü altı ok [Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, devletçilik, halkçılık, ınkilapçılık]. Atatürkçülükten söz ederken herkes bu üç gruptan birine veya diğerine daha çok vurgu yapsa da, hepsinin bu üçünü kapsadığını, söylemek mümkündür. Daha baştan söylemek gerekir ki, ortada iç tutarlılığı ve bütünlüğü olan, bilinen anlamda bir “Atatürkizm” yok. Daha çok uygulamaları sonradan “teorileştirme’, “adlandırma” zorlaması söz konusu. Zaten Mustafa Kemal’in Söylev ve demeçleri dışında ideolojik-teorik bir bütünlük oluşturacak, iç tutarlılığı olan teorik değerlendirmeleri mevcut değil. Bu yüzden Atatürkçülükten çok Atatürkçülerden söz etmek daha uygundur. Gerçek dünya’da reel karşılığı olan bir Atatürkçülük yok ama her zaman kendilerine Atatürkçü diyenler var. Mustafa Kemal’in en önemli eseri olan “Büyük Nutuk” da esas itibariyle politik bir metindir. 1919-1927 arasında olup-bitenlerin kendi açısından bir değerlendirilmesidir. Bir siyasetçinin bir dönemi nasıl gördüğü, görmek istediğiyle ilgilidir. Rahatsız edici olan, bu metnin tarih yazıcıları tarafından hiçbir eleştiriye tâbi tutulmadan ‘mutlak hakikât’ sayılması, dönemin tarihinin bu metni esas alan bir anlayışın ürünü olması, maalesef geçerli resmi tarihe de kaynaklık etmesidir. Oysa Mustafa Kemal bu metni 1927 Ekim ayında başkanı olduğu CHP’nin Kurultayında okumuştur ve doğrudan siyasi amaçlar taşıyan [taşımak zorunda olan] bir söylevdir. Mustafa Kemal’in böyle bir çaba içine girmesinin başlıca üç nedeni vardı: Birincisi “Milli Mücadele”nin tüm başarı ve kazanımlarını kendine mâl etmek; ikincisi, bu amaçla o süreçte etkili olmuş karizmatik komutanların ve şahsiyetlerin rolünü küçümsemek; üçüncüsü, muhalefetin her türlüsünü neden ezdiğini “gerekçelendirmek”… Bir dönemin tarihini bir tek şahsiyetin anlattıklarına dayandırmak, bilimsel-entellektüel tutarlılıkla bağdaşır değildir. Elbette söylediğimizi sayısız örneklerle desteklemek mümkündür ama sorun daha Nutuk’un ilk cümlesinde başlıyor: Mustafa Kemal’in ilk cümlesi şöyle: ” 1335 [1919] senesi Mayıs’ının 19’unda Samsun’a çıktım.” Mustafa Kemal’in söylediği tarihte Samsun’a çıktığı doğru ama gerçeğin tamamını yansıtmıyor. Cümleyi şöyle kurmak da mümkündü: ” 1335 [1919] senesi Mayıs’ının 19’unda bana çok geniş yetkiler veren bir Padişah buyruğuyla [Hatt-ı Hümayun] ve önemli miktarda ödenekle [100 bin Osmanlı Lirası] Anadolu’ya geçmek üzere Samsun’a ulaştım.” Bu iki ifade arasındaki fark önemsiz değildir. Mustafa Kemal sadece Nutuk’ta değil hiçbir yerde bu fermandan söz etmiyor. Mustafa Kemal, aynı cümlede Anadolu’daki direniş Hareketinin kendisi tarafından o tarihten itibaren başlatıldığını da imâ ediyor. Oysa, İttihatçılar direnişi 19 Mayıs’tan aylarca önce başlatmış bulunuyorlardı.

Mustafa Kemal 1934 de çıkarılan soyadı kanunuyla Atatürk soyadını almadan önce, Kemalizm ve Kemalistler kavramı kullanılıyordu. Atatürkçülük’ün kullanılması o tarihten sonradır ama ikisi arasında fark yoktur, zira ikisi de aynı kişinin adıdır.

Bu kısa girişten sonra “reel Atatürkçülükü” yukarda sözü edilen argümanlardan birincisi olan “Atütürkçülük tam bağımsızlıktır, anti emperyalisttir, mazlum halklara kurtuluş ilham etmiştir”le tartışmayı sürdürebiliriz. Her düzeyde kavramlardan ne anlaşıldığı, anlaşılması gerektiği önemlidir. Eğer bağımsızlık için bir bayrak, bir milli marş, uluslararası hukuk tarafından tanınmış belli sınırlar, bir devlet başkanı, vb. yeterli sayılırsa, böyle bir anlayış bağımsızlığı biçimsel bir “siyasal bağımsızlığa” indirgemek olur ki, bu kadarı gerçek anlamda bağımsızlık için yeterli değildir. Zira, bir ülkenin bağımlılığı veya bağımsızlığı, sadece siyasi kerteyi angaje eden birşey değildir. Bağımlılık, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel-ideolojik-entellektüel, etik veçheleri kapsayan bir “bütünlüktür”. Şimdilerde bu gerçekliği yok saymak için “karşılıklı bağımlılıktan” çok söz ediliyor ve bilinçli olarak “bağımlılık durumunun” tartışılması ve anlaşılması engellenmek isteniyor. Eşitsiz ilişki, hakimiyet ve sömürü ilişkisi geçerliyse, “karşılıklı bağımlılık” bir mistifikasyondur. Kapitalistle işçi arasındaki ilişki bir hakimiyet ve sömürü ilişkisidir, zira oradaki asıl bağımlılık “karşılıklı bağımlılık” değil, işçinin doğrudan kapitalist patrona bağımlılığıdır. Türkiye ile ABD arasındaki ilişki “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi değil, tâbiyet ilişkisidir. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için bağımsızlıktan içe kapanma, dünya ile
bağı kesme, kendi kendine yetme anlamındaki “otarşi” anlaşılmamalıdır. Buradaki kriter şu olabilir. Eğer bir devletin dış ilişkileri [ekonomik, sosyal, politik, vb.] içerinin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirilmişse, orada gerçekten “karşılıklı bağımlılıktan” söz etmek mümkündür. Bunun tersi geçerli olduğu durumdaysa, birinin diğerine bağımlılığından, eşitsiz ilişkiden söz edilecektir.

Soruna yukarıda ifade ettiğimiz çerçeve içinde bakıldığında, Türkiye’de ‘tam bağımsızlık’ söyleminin gerçek dünya’da “reel” bir karşılığı olmadığı görülecektir. Lozan Barış Antlaşmasıyla Türkiye, Osmanlı döneminin borçlarını ödemeyi kabullendi ve 1951’e kadar da ödedi. Yıkıldığı söylenen “Eski Rejimin” borçlarının “yepyeni” olduğu söylenen bir rejim tarafından üstlenilmesi, sadece bağımlılığın devam ettiğinin değil, “Eski Rejimden’ gerçek anlamda bir kopuş olmadığının, “yeninin” “eskinin” devamı olduğunun da bir göstergesidir. İkincisi, söz konusu antlaşmaya göre Türkiye Cumhuriyeti’nin 1928 yılına kadar gümrük vergilerine dokunması engellendi. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti donanmasının boğazlara girmesi yasaklanmıştı ve bu durum 1936 yılına kadar devam etti. İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla [1947, 1948] Türkiye bir Amerikan uydusu olma yoluna girdi, Amerika’ya üsler verildi…. Başkomutanı Amerikalı bir general olan bir emperyalist askerî pakt olan NATO’ya girdi, emperyalist çıkarlar için Kore’ye asker gönderdi. Şimdilerde emperyalist hakimiyetin hizmetindeki ‘uluslararası barış gücü’ denilen emperyalist misyonlarda yer almaya devam etmektedir. Artık ekonominin yönetimi bütünüyle emperyalist kuruluşlara [IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, vb.] bırakılmış durumdadır. “Faiz dışı fazla” uygulamasıyla bir tür Duyun-u Umumiye’nin “modern versiyonu” söz konusu, yabancı yatırımcıdan [spekülatörler demek daha uygun] alınan verginin sıfırlanması da kapitülasyonların geri gelmesi gibi birşeydir. Dış borçlar Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki gibi rejimi rehin almış durumdadır… Ülkenin dış siyaseti de genel olarak ABD’nin başını çektiği ‘kollektif emperyalizm’le uyumlandırılmış bulunuyor. Başka türlü söylersek, ortada külliyen kompradorlaşmış bir rejim var. Kompradorlaşmış rejim demek, o rejimin orada yaşayan insanlardan çok, ‘dışarının’ ve dışarının ülkedeki uzantısı olan kompradorlaşmış yerli unsurların ihtiyaçlarına hizmet etmesi demektir. Velhasıl Türkiye’de Atatürkçü olduğu söylenen rejim artık bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara ve onların sorunlarına yabancılaşmış durumdadır. Egemen [Resmî] ideoloji bu durumu “ulusal çıkarların’ bir gereği sayıyor. Elbette neyin “ulusal çıkar” olduğuna da kendileri karar vermek koşuluyla…

Atatürkçülük’ün ‘anti- emperyalistliği’ sonradan uydurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Birinci emperyalistler arası savaşta [1914-1918] taraftı. İki emperyalist kamptan birinde yer almıştı. Savaşta yenik düştü ve İmparatorluk çöktü. Savaşın bitiminden 1923’deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı. Bu zaman zarfında hiçbir zaman ne anti-emperyalist bir ideolojik karşı duruş, ne de tutarlı bir anti-emperyalıst mücadele söz konusu olmadı. Zaten böyle bir şey teorik olarak da mümkün değildi. Asıl amaçları imparatorluğu büyütmek, bu mümkün değilse [ki, artık değildi] bir kısımını kurtarmak olanlar için anti-emperyalizm diye bir şey söz konusu olamazdı. Zira, anti-kapitalist içeriği olmayan hiçbir hareketin gerçekten anti-emperyalist olması mümkün değildir. Durum böyleydi ama imparatorluğun kalıntıları üzerinde güdük bir devlete razı olmuşluk durumu büyük bir başarı olarak sunuldu. Zira, asıl amaç, devletin sahipleri olan yönetici bürokrasinin ve Rum ve Ermenilerden boşalan komprador işlevi devralan “Türk-Müslüman” sermaye sınıfının, taşranın kadim egemenleri olan derebeylerin, büyük-küçük toprak ağalarının çıkarlarını gerçekleştirmekti. Anadolu Rumlarının ve Anadolu Ermenilerin tasfiye edilmesi, onların işlevini de Müslüman-Türk unsurların devralmasından öte bir “yenilik” söz konusu değildi. Aktör değişebilir ama oynadığı rol aynı kaldıkça gerçek anlamda bir değişiklik söz konusu olamazdı. Türkiye’de gerçekten anti-emperyalist bir duruşun geçerli olduğu dönem, 1960’lı yılların ikinci yarısından 1980’e kadarki dönemdir. Kaldı ki, bu dönemdeki anti-emperyalizm de güdük bir anti-emperyalizmdi, zira kapitalizmle emperyalizm ilişkisi yeterince bilince çıkarılabilmiş değildi. Oysa, kapitalizm emperyalizmdir. İşte 1971 ve 1980 Amerikancı askeri cuntaları o dönemdeki anti-emperyalist hareketi ezmek üzere peydahlanmıştı… Bazıları emperyalizmin 1919 sonrasında kovulduğu ama 1950’den sonra geri geldiğini sanıyor. Geri gelmesi için kovulması gerekirdi ve öyle bir şey söz konusu olmadı. Böyle bir yanılsamaya yol açan bir şey de vardı elbette. 1914-1945 arası döneme iki faktör damgasını vurmuştu, bunlar: kapitalizmin ‘yapısal krizi’ ve emperyalistler arası çatışmaların derinleşmesi ve emperyalistler arası savaşlar. Böyle dönemlerde, iç ekonomik-sosyal-politik nedenlerden ötürü, emperyalist sömürü ve şartlandırma ilişkileri ‘gevşer’, [zayıflar]. Aslında bu dönemde [1923-1945] olayların zoruyla Türkiye’deki rejimle emperyalizm arasındaki ilişkisi zayıflamıştı. Kapitalist dünya sisteminin krizi atlatıp, yeniden genişleme döneme girmesiyle [1945 sanrası] taşlar yerli yerine oturacaktı ve oturdu…

Herhalde bu dünya’da bir devlet ideolojisi olan Atatürkçülük’ün ezilen halklara kurtuluş yolunu gösterdiği, sömürge hakların kurtuluş davasına ilham kaynağı olduğu söyleminden daha büyük yalan yoktur. Türkiye’deki rejim hiçbir zaman “büyük devlet” kompleksinden kurtulamadı. Hiçbir dönemde sömürgeci-emperyalist devletlere karşı sömürge halklarının özgürlük mücadelesini desteklemedi. Ama, bunun tersini yaptığına dair çok sayıda örnek var. Türkiye Cumhuriyeti 1945’e kadar emperyalistlerle bu yönde bir çatışmaya girmedi. Zaten 1950 sonrasında da emperyalizmin [ABD] bir uydusu durumuna geldi. Hem dönemin hegemonik gücü ABD başta olmak üzere ‘kollektif emperyalizmin’ bir uydusu olup, hem de açıkça ezilen halkların davasını desteklemek mümkün değildir. Türkiye 1948 yılında emperyalizmin bölgedeki uzantısı olan Siyonist İsrail’i ilk tanıyan ülkeydi ve 58 yıldır da siyonist sömürgeciliğin ve yayılmanın, Filistin halkına yönelik katliamların suç ortağıdır ve halen Siyonist rejimin en yakın müttefikidir. Türkiye 1955’de yeni bağımsızlığa kavuşan ve o dönemde bağımsızlıkları için savaşan Üçüncü Dünya halklarının tarih sahnesine çıkışının simgesi olan Bandung Konferansı’nı sabote etmek için büyük çaba harcadı. Konferansta emperyalizmin sözcülüğünü üstlendi. 1956’da Mısır’ın karizmatik lideri Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle çıkan çatışmada açıkça İngilizlerin ve Fransızların safında yer aldı. 1962’de BM’de Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı oturumda Fransa lehine oy kullandı. Körfez Savaşında Irak’a karşı koalisyonda yer aldı, v.b. Söylenmiş bazı sözlerle gerçek dünyada varolan “reel durum” arasındaki uyumsuzluğun bilincinde olmak önemlidir… Dolayısıyla, reel Atatürkçülük’ün, Tam bağımsızlıkçılık, anti-emperyalistlik ve mazlum halklara kurtuluş ilham ettiği, onların bu yöndeki mücadelesinin destekçisi olduğuna dair söylem, kavramın gerçek a
nlamında bir “söylemdir”, “aldatmaya memur edilmiş” aldatılmışların bir kuruntusudur…

“Cumhuriyet aydınlanması” söylemi de bir yakıştırmadır. Birincisi, tevatür edildiğinin aksine, Türkiye’de “gelenekten kopuş” anlamında bir modernite devrimi hiçbir zaman yaşanmadı. Tanzimat döneminden Cumhuriyete varan süreçte yapılan ‘yeniliklerin’, ‘reformaların’, ‘ınkılapların’ amacı, “Eski Rejimi” tasfiye etmek değil, onu yaşatmak, ihya etmekti. Bütün bu dönemde herkesin sorduğu birtek soru vardı: Bu devlet nasıl kurtulur. Muhalif çevrelerin [Genç Osmanlılar, Jön Türkler] amacı da rejimi dönüştürmek, yeni bir rejim kurmak, farklı bir şey yapmak değil, “eskiyi yaşatmaktı”. Velhasıl, yapılan ‘yenilikler’ ve ‘inkılaplar’, yeninin değil, Eski’nin hizmetindeydi. Avrupa’da gelişen kapitalizmin baskısıyla temelleri aşınan İmparatorluğu eski haşmetli günlerine yeniden kavuşturmayı amaçlayan “tanzimatların” veya “yeniliklerin” modernite sayılması mümkün değildir. İmparatorluğun adamlarının ‘kaynağa dönme’ ‘başlardaki gücü ve ihtişamı ihya etme’ girişimi demek olan yeniliklikçilik ve reformculuğun, “Eski Rejimle” hesaplaşma perspektifi yoktu. Oysa, gerçek anlamda modernite, eski rejiminin kalıpları dışına çıkmayı, geleneksel ideolojiden kopmayı, siyasetin önünü açmayı gerektirir. Böyle bir kopuşun imparatorluğun egemen bürokrasisi tarafından gerçekleştirilmesi mümkün değildi. Osmanlı imparatorluğunda moderniteyi dayatacak yeni sınıf [güçlü bir burjuvazi] oluşamadı.

1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden başlayarak burjuvazi devlet tarafından yaratılmaya çalışıldı ama artık vakit geçti ve yarattıkları burjuva sınıfı ancak komprador bir sınıf olabilirdi. Modernite, ‘bu rejim nasıl yıkılır’ sorusuyla ilgilidir, oysa Osmanlı muhalefetinin [ki, her zaman rejim içi muhalefetti] yegane sorusu hep ‘bu devlet nasıl kurtulurla’ ilgiliydi. Eski Rejimi ihya etmek dışında hiçbir perspektife sahip olmayanların bir modernite devrimi gerçekleştirmeleri mümkün değildi ama modernitenin ve aydınlanmanın önünü kapatmaları mümkündü ve öyle oldu. 1923 de bir anayasal monarşi olan rejimin bir darbeyle ortadan kaldırılması ve devletin adının da cumhuriyet olarak değiştirilmesi sanıldığından çok daha az önemliydi. Zira, hiçbir temel sorunla ilgili bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. 1923’le başlayan süreç yönetici kliğin iktidarını pekiştirme işlevi görecekti, dolayısıyla taşlar yerinden oynamış değildi. Yönetenler yine aynıydı ve toprak sahiplerinin konumu Cumhuriyetle birlikte daha da pekişti… Geleneksel güçler sadece oldukları yerde durmuyor, cumhuriyetle birlikte pozisyonları daha da güçleniyordu. Hükmedenlerin durumunu takviye etmek amacıyla yapılan ınkilapların ‘eşi görülmemiş’ reformlar sayılması, ideolojik bir zorlamadan ibaretti. Reel olarak söz konusu olan, her türlü muhalefeti yasaklayan, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntısına bile izin vermeyen, vicdan özgürlüğü sorununu önemsemeyen, toplumun temeline dokunmayan, dokunamayan bir otokrasi, bağnaz bir Bonapartist diktatörlüktü. Eğer bir moderleşmeden söz edilecekse bu, toplumun değil otokrasinin, [diktatörlüğün] modernleşmesiydi”. Yaptıklarının ne anlama geldiğine kendileri karar verdikleri sürece, yapılan inkilapların önemini abartmaları kolaylaşmıştı. Dolayısıyla, diktatörlüğün ‘modernleşmesi’ [baskı aygıtının güçlenmesi densin] bir modernite devrimi ve aydınlanma olarak sunuldu… Elbette bu alanda kafa karışıklığı yaratan bir şey de vardı, modern kapitalist teknolojinin ürünlerine sahip olmak, Avrupa’dan yasa, kurum, kural, giyim-kuşam ithal etmek, modernite sayılıyordu. Oysa, bu tür bir ithalat, sistemin temelini angaje etmez, gerçek durumu gizleyen bir tür ‘yama’ veya ‘örtü’ işlevi görürdü. Eğer Türkiye toplumu gerçek bir modernite devrimi yaşamış, bir aydınlanma sürecinden geçmiş olsaydı, Mustafa Kemal’in kişiliği etrafında bir kişi kültü yaratılmaz, putlaştırılmaz, Mustafa Kemal Atatürk ebedi şef, İsmet İnönü de milli şef ilan edilmezdi… Zira, ‘insanlar tarihlerini yapar’, insanlar tarihlerinden sorumludur’ anlamındaki modernite, kişi kültünü, kişiye tapınmayı dışlamak durumundadır.

Atatürkçülük’ün üçüncü grup dayanaklarını ‘altı ok’ veya ‘Atatürk ınkılapları’ denilenler oluşturuyor. CHP’nin ilkeleri olan bu okların sayısı 1927’de dörtü. [cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık]. 1931’de devletçilik ve inkilapçılık eklenerek ilke sayısı altıya çıkarıldı. 1937’de de bu ‘ilkeler’ anayasa hükmü haline getirilerek CHP’nin ilkeleri devletin ilkeleri sayıldı. Aslında söz konusu olan ilkelerden çok. yapılanları ilke ilan etmekti. Bir tür “yaptım oldu” anlayışı geçerliydi. Bu durumda birşeyin ilke sayılması için uygulayıcıların [iktidar sahiplerinin densin] ona karar vermesi yeterliydi. Dolayısıyla, teoriyle pratik arasındaki ilişki ters-yüz edilmişti. Teorinin pratiğe önceliği olması gerekirken, pratikte yapılanlar teori [ilke] sayılıyordu. Söz konusu “ilke ve inkilapları” kısaca ele almadan önce, önemli gördüğümüz bir hatırlatma uygun olur. 1923’de Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan ve ilke ve inkilaplar denilen şeylerin hemen hepsi, 1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden sonraki on yılda dillendirilen, yapılan veya yapılmak istenen şeylerdi. Birincisi bunlar ileri sürüldüğü gibi Cumhuriyet döneminin özgün düzenlemeleri, yepyeni şeyler değildi; ikincisi, yapılan bu düzenlemeler veya değişiklikler [inkilaplar] toplumdan çok devleti angaje eden şeylerdi. Devleti tahkim etmek, iktidarı sağlam temellere dayandırmak, başta Osmanlı İmparatorluğu kalıntısı asker-sivil yönetici bürokratik elit olmak üzere, toprak ağaları ve komprador burjuvaziden oluşan egmen sınıf ittifakının sömürü ve yağma olanaklarını güvence altına almaktı. Elbette gerçek niyet öyle olsa da söylem farklıydı. İnkilaplardan çok söz ediliyordu ama toprak ağalarının toprağı temellük etme durumunu inkilaba uğratmak asla akla gelmiyordu. Dolayısıyla, yapılanlar esas itibariyle toplumun temelini angaje eden şeyler değildi. Gerektiğinde değişiklikler yapmak [inkilap= değişme, bir halden başka bir hale dönme] eşyanın tabiati gereğidir ve bunu bir ilke saymak abestir. Dolayısıyla ilkelerden biri olan “inkilapçılık” bütün devletler ve iktidarlar için her zaman ve her yerde az-çok geçerlidir. Bunlar, iddia edildiği gibi Atatürkçülük’e özgü bir şey, onun bir ‘orijinalliği’ değildir.

Aslında uygulamanın teorileştirilmesi ve ilke mertebesine yükseltilmesi, Molière’in ünlü oyunu Kibarlık Budalası’daki Monsieur Jourdain’in durumunu hatırlatıyor. Monsieur Jourdain’in söylediklerinin nesir olduğunun farkına varması gibi, yönetici klik de sanki 1920’li ve 1930’lu yıllarda yaptıklarının inkilap olduğunu fark etmişti… Bu durum, şeyleri adlandırma konusunda kendilerini ne kadar ‘özgür’ hissettiklerinin de bir göstergesidir. Devletçilik ilkesini ele alalım. 1931’e kadar böyle bir ilke yoktu. Devletçilik henüz oklardan biri değildi. Eğer böyle bir ilke söz konusu olsaydı, daha baştan ilan edilmiş olması gerekirdi. Başlarda [1923-1930] özel teşebbüsçülük esastı, 1929 dünya ekonomik krizinin ekonomide yarattığı büyük sarsıntı, başka birçok yerde de olduğu gibi, devlet müdahalesinin dozunu artırmayı gerektiriyordu. Eğer devlet ekonomiye kapsamlı bir müdahalede bulunmazsa, egemen sınıf iktifakı tehlikeye girebilirdi. Devletçilik denilen uygulama aslında olayların zoruyla gündeme gelmişti. Dolasıyla, devletçiliği bir ilke saymak, zorunluluğu erdeme dönüştürmektir. Özel bir durum karşısında alınan bir önlemi
n ilke sayılması, yönetici bürokratik kliğin bir buluşuydu. Oysa, söz konusu olan belirli bir konjonktürde alınan önlemler, uygulanan ekonomik politikalardı. Nitekim, kapitalist dünya sisteminin ‘yapısal krizi’ atlatıp, yeniden genişleme dönemine girmesiyle, artık bir ilke olarak devletçiliğin esâmesi okunmuyordu. Şimdilerde Atatürkçü olduğunu söyleyenler ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında emperyalist sermeyeye ve yerli uzantılarına peşkeş çekmeye devam ederken, hâla devletçilikten söz etmek, devletçiliği altı oktan biri saymaya devam etmek ne anlama geliyor? Elbette devletçilikten ne anlaşıldığı da önemlidir. Hiçbir zaman iç tutarlılığı olan bir ‘devletçilik’ tanımı ve uygulaması olmadı ama devlet eliyle özel şahısları zengin etme uygulamasının sürekliliği söz konusuydu. Eğer bir kapitalist zarar ederse, devlet zarar eden işletmeyi yüksek fiyattan satın alır, işletme kârlı hale gelince de özelleştirilir. Üstelik bu durum, ‘ekonominin’ ‘iktisat biliminin’ ve ‘ülke çıkarlarının’ bir gereği sayılır… Reel durum ortadayken devletçilik ilkesinin şöyle ifade edilmesi daha uygun olurdu: Devlet eliyle özel şahısları zengin etme ilkesi… Devleti kullanarak hazineyi ve bütçeyi yağmalama ilkesi…

Kafa karışıklığı yaratan ilkelerden biri de laikliktir. Modernite devrimi yaşamamış bir toplumun gerçek anlamda [radikal] laik olması mümkün değildir. Zira, laiklik modernitenin sadece bir gereği değil, olmazsa olmazıdır. Radikal bir laiklik söz konusu olmasa da, Cumhuriyet dönemi laikliği de Jön Türkler’in, onlardan önce de Tanzimat sürecinin mirasıdır. Nitekim, Jön Türklerin [İttihatçıların] programında hukuk, eğitim ve adalet alanlarında önemli dönüşümler amaçlanmaktaydı. İttihatçılar Şer’i mahkelelerin Adliye Nezareti’ne, evkaf mekteplerinin de Maarif Nezaretine devrini gündeme getirerek laiklik alanında önemli bir hamle yapmışlardı. Cumhuriyet dönemi laikliği gerçek anlamda bir laiklikten çok, iktidarın ihtiyacı doğrultusunda dini araçlaştırmaktan ibaretti. Nitekim bir kurum olarark din, aynı Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi, devlet aygıtının bir bileşeni olmaya devam etti. Dolayısıyla dinle siyaset hiçbir zaman birbirinden ayrılmadı. Zaten rejimin niteliği ortadayken ayrılması mümkün de değildi. Zira, bir darbeyle Cumhuriyet ilan eden bürokratik klik, kitlelerin bilincine nüfuz edip, yanılsama yaratma gücüne sahip rasyonalist bir egemen ideoloji üretmekten acizdi. Böyle bir şey mümkün değildi çünkü ‘yeni rejim’ emekçi kitlelere kayda değer bir şey teklif etmiyordu. Dolayısıyla, sadece kendi resmi ideolojisine dayanarak hükmedemezdi, gerektiğinde geleneksel ideoloji olan dini yardıma çağırmak, kullanmak, manipüle etmek durumundaydı… Nitekim öyle de oldu. Netice itibariyle ve retoriğe rağmen, din-devlet ilişkisi bakımından Cumhuriyet dönemindeki durum, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğundaki sistemin bir devamıydı. Şeyh’ül İslamlığın fetva verme, meşrulaştırma-kabullendirme işlevi, Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından devralındı. Şimdilerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 80 binden fazla personeli, altı bakanlıktan daha büyük bütçesi var… Böyle bir rejimin hâla laik olduğuna inananların varlığı rahatsız edici değil mi? Velhasıl, reel durum tevatür edildiği gibi değil…

Halkçılık da İttihatçıların dillendirdiği birşeydi, Atatürkçü rejimin bir buluşu değildi. Fakat, asıl önemli olan Attatürkçü halkçılığın halktan çok devleti, egemenler katını angaje eden bir söylem oluşudur. [Halkçılıkla ilgili bir ileştiri için Paradigmanın İflası adlı kitabımın onuncu bölümüne bakılabilir]. Atatürkçü halkçılık, sınıfların varlığını inkâr eden bir ‘halkçılık’ anlayışıydı. Söylem kabaca şöyleydi: ” bizde bugüne kadar Batı’da olduğu gibi sınıflar teşekkül etmemiştir, halkçılık uygulamasıyla bundan sonra da oluşmasına izin verilmemelidir… Söylem böyleydi ama yapılanlar hızla mevcut sınıfsal ayrışmayı derinleştirecek istikamette yol alıyordu. Osmanlı kalıntısı egemen bürokratik klik bir burjuva sınıfı yaratmak üzere yoğun bir çaba içine girmişti ve bal tutan parmağını yalıyordu… Aslında 1930’lu yıllarda rejimle halk yığınları arasındaki uçurum daha da derinleşmişti. Atütürkçü halkçılık söylemi, rejime halk katından ‘yandaşlar’ edinme girişimiydi. Velhasıl yönetici kliğin bir kuruntusuydu, gerçek dünya’da karşılığı olan bir şey söz konusu değildi. Zira, emekçi halkla rejim arasındaki ilişkinin yönü, halktan rejime doğru değil, rejimden halka doğruydu. Tam bir ilişki tersliği söz konusuydu, “hükümet halk için değil, halk hükümet içindi… ” Böyle bir rejimin ‘halkçılık söyleminin’ bir kıymet-i harbiyesi olabilir miydi?

Eğer, Mustafa Kemal’in şahsiyeti, etrafında yaratılan efsane ve onun yaptıklarının kutsanması bir yana bırakılırsa, gerçek dünyadaki durum, reel durum ne idi?Yukarda da söylediğimiz gibi, 1923 sonrasında ülkenin kaderini elinde tutan yönetici klik, Mustafa Kemal’i putlaştırmadan, yapılanları [inkilapları] yüceltip-kutsamadan ve olup bitenlerin tartışılmasını yasaklayıp-engellemeden iktidar olamayacağını biliyordu. Eski şarabı yeni şişeye koyarak servis yapmak, nasıl şarabın neteliğini değiştirmezse, yapılan inkilapların kitlelerin yaşamında bir inkilap yaratması da mümkün değildi. Bu yüzden bağnaz bir resmi ideoloji üretmeye mahkûmdular ama o kadarı dahî yetmeyecekti. Rejimin [resmi] ideolojisi olan Atatürtkçülüğü bir tür devlet dini, rejimin ‘laik’ dini haline de getirmek zorundaydılar ve getirdiler. Bu yüzden ‘modernliğin timsali sayılan Cumhuriyet iki dinli bir Cumhuriyettir. Hem rejimin adını Cumhuriyet koyup hem de cumhuru [halkı] dışlayan, onu işe karıştırmayan bir rejimin ideolojik akrobasiye baş vurması kaçınılmazdı. Sömürü ve yağmanın meşrulaştırılıp-dayatılabilmesi, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasından ve yaptıklarının kutsanmasından geçiyordu. Eğer bir şahsiyet yedi düveli yeniyorsa, bir halkı kurtarıyorsa, o halka bir vatan bağışlıyorsa, ona bir Cumhuriyet hediye ediyorsa, ortalığı inkilaplarla donatıyorsa… o sıradan bir fânî olabilir miydi?… Rejimi ve Mustafa Kemal’i kutsamaya memur edilmiş devlet şairlerinden biri olan Hakkı Sunat’ın aşağıdaki şiiri, putlaştırma hakkında fikir veriyor: “Bir zamanlar başımızda/ Bir duygusuz sultan vardı/ Memlekete hiç bakmazdı/ Ne fabrika ne yolumuz/Ne de böyle okulumuz/Yurtta bir şeyimiz yoktu/ Bu yüzden derdimiz çoktu/ Yetişti imdada Ata/ Şükür kavuştuk hayata/ Önce düşmanları boğdu/ Sonra sultanları kovdu/ Verdi bize hürriyeti/ Bu güzel cumhuriyeti…” Mustafa Kemal’i kutsayıp, tabulaştırmak, onun kişiliği etrafında bir kült yaratmak, sömürü ve yağmanın sürdürülmesi, kitlelerin oyunun dışında tutulması, bu amaçla tartışmanın yasaklanması için gerekli olsa da, çelişik durumlar ve tutarsızlıklar da kaçınılmazdı. Ölümünden sonra [1951] Atatürk’ü koruma kanununun [ünlü 5816 sayılı kanun] çıkarılması, kutsamanın, yüceltmenin, tabulaştırmanın bir başına yeterli olmadığının itirafıdır. İnsan üstü, kutsal bir gücün fânî insanların korumasına ihtiyacı olur muydu?

Öyleyse reel Atatürkçülük nedir? Kim güçlüyse, aracın direksiyonunda kim varsa Atatürkçü odur ve onun yorumu “gerçek Atatürkçülüktür”. Reel Atatürkçülük, Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO’culuktur, Kore’ye, Somali’ye, Afganistana’a, vb. asker göndermektir, Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMFciliktir, ülkenin geleceğini çokulusulu denilen şirketlerin [emperyalizmin] insafına terketmektir, cuntacıl
ıktır, militarizmdir, yurt dışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında “postmodern darbe” yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşünenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır, Kürt varlığının inkârıdır, muvazaa partileriyle halkı oyalayıp demokrasi oyunu oynamaktır, Susurluktur, Şemdinlidir…

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur