Şekerde mücadele stratejisi: kurumsal karmaşa – Bayram Ünal

2005 Aralık ayında, Şeker Fabrikalarının en ucuz şeker üreten ve en karlı üç fabrikasının hükümet tarafından satılma isteği resmi olarak duyurulmuştu. Bu resmi adımı takiben, kurultaylar ve eylemler yapılmış ve konuya dair lehde ve aleyhde yazılıp çizilmeler başlamıştı.

Bu süreçte, çok önemli iki kurumsal strateji karmaşası göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki hükümet içerisinde yaşanan karmaşadır.

57. Hükümet tarafından özelleştirme kapsamına alınan Şeker Fabrikaları, 59. Hükümet tarafından özelleştirilme programına alındı, ama sadece en gözde üç fabrikası program için seçildi. Yani en çok kar eden üç fabrika birilerine satılmak üzere görücüye çıkarıldı. Bu “görücüye çıkarılma”, söz konusu özelleştirmenin birbirlerini bilenler arasında yapılacağının bir işareti olarak düşünülecekken, gözden kaçırıldı. Sanayi Bakanı’nın Bor Fabrikasını ziyaretinde karşılaştığı baskılar nedeni ile ağzından çıkıveren bu işaret, fabrikaların kime sunulacağını da işaret ediyordu. Hükümet, bunun sıradan bir özelleştirme olduğu nakaratlarını yineleye dursun. Bizim toplumumuzda, herkes herkesin kızına görücüye gitmez. Her yönü ile birbirlerini bilen aileler, kültürel ve ekonomik olarak birbirlerine yakın ailelerden kız alıp vermeyi uygun görür. Bu “görücülük” şekerinde akıbetini üç aşağı beş yukarı çizmektedir. Niğde vekilinin “burayı alacak şirket, bu! ralarda filan yapacak… sadece şeker üretmeyecek… bilmem ne kadar işçi çalıştıracak…” türünden dost sohbetlerinde söyledikleri Bakan Bey’in söylediğini teyid ediyordu. Bütün bu ipuçları ortada iken, sürekli 57. Hükümetin suçlu ilan edilmesi ise hedef şaşırtmaktan öteye gitmemektedir. 59. hükümet, bu özelleştirmeyi, “mecburen yapar” pozisyonuna düşürmeye çabalıyor kendisini.

Öte yandan özelleştirme karşıtı mücadeleyi örgütlemesi gereken işçi sendikası da kendi içerisinde strateji karmaşasından kurtulamadı.

ÖİB tarafından yapılan resmi açıklamanın ardından ister istemez karşıt duruşlar ortaya çıktı ve bu karşıt duruşlar ilk başlarda, daha çok satılması söz konusu olan fabrikalarda görüldü. ilk başta basın kanalı ile gündem yaratılmaya başlandı. Daha sonra, meclisde sözüm ona bizleri temsil eden temsilcilerimizin güçlerine kudretlerine inanılarak, “vekillere mektup” yolu ile baskı kurulmaya başlandı. Türkiye Şeker Portalı kurularak mücadelede ulusal bir merkez yaratılmaya çalışıldı. Merkezin hiçbir zaman katılmadığı bu merkez, Sanayi Bakanlığından, Şeker Fabrikaları AŞ’ye kadar herkesimin bilgi alıp bilgi verdiği ve farklı editörlerin yazı yazdığı basılmayan gazete olmaya başladı. Ulusal basında kalem tutan eller arandı ve kendilerine sürekli bilgiler aktarılarak, kamuoyunu bilgilendirme çabaları göze çarptı. Ulusal TV’ler ile yapılan görüşmelerin ardından, şubelerin kendi çabaları ile seslerini ulusal düzeyde duyurabilmelerinin yolları arandı. Ardınd! an, yerelde yapılan çalışmalar geldi ki bunlar en etkili olanlardı. Yerel basın kanallarına sürekli bilgi verildi ve yazılar çıkarılması sağlandı. Alpullu’dan Kars’a Çarşamba’dan Bor’a kadar hemen hemen tüm şubelerde bu faliyetleri görmek mümkündür. Konferans, Kurultay ve eylemler serisi şubelerin çalışmaları ile birer birer Ankara’ya seslenmeye başladı. Tamamı olmasada bir çok şubede yapılan bu eylemler, hem şube başkanlarının, yönetimlerinin ve işçilerin inançları ile, hem de bu şube yönetcilerinin kararlılık ve sorumlulukdan ödün vermeyen duruşları ile başarıya ulaştı. İstedikleri halde eylem yapamayan şubelerde ise o yönetimler ve işçiler huzursuz oldu. Yürekleri Bor’da Ereğli’de ve Ilgın’da atan tüm şeker işçileri, ilk fırsatta seslerini Ankara’da duyuracakları umudları ile bu hüzüne boyun eğdiler. İşçisi ile köylüsü ile herkes aynı derecede diken üstünde oturmaktadır. Bu yerel başarılar ve işçilerin özelleştirme k! arşıtı duruşu, Sendika Genel Merkezi tarafından ikinci sıraya itilsede, kulakdan kulağa Ankara hükümetine ulaşan en önemli ve etkili baskı unsuru oldu. Hükümet, parsayı kendilerinden olanlar ile toplama yöntemi olarak Ali Dibo’yu uygulama ile suçlanırken, özelleştirme hamlesi ile işçi ve çiftçiyi kesinlikle gözden çıkardığını teyid etmiş oldu. Şeker tabanından sert tepkiler yükselmeye başladığında ise hükümet bir yolunu bulup olayı soğutmak adına sendika merkezine vurucu darbesini yaptı. “Özelleştirmeyi sendika için erteledik” görüntüsünün altında yaptığı seçime yatırım hamlesini ustalıkla gizledi.

Bu baskılar, Sendika Genel Merkezine, hükümetle pazarlıklarda ciddi bir koz sağlamış ve sağlayacaktır. Bir taşla iki kuş vurma başarısı olarak da görülebilecek hükümetin son erteleme hamlesi bu aralarda gündeme geldi. Şaibeleri henüz ortadan kalkmamış bu ertelemenin sayesinde, Şeker-İş Sendikası, yarattığı ve yaratacağı kozlar ile bu kozları nasıl kullanabileceği üzerine düşünecek bir fırsat buldu, zaman fırsatı. Dolayısı ile hükümet, aynı zamanda seçime dönük bir yatırım yapayım ve bunu sendikal takvimin arkasına gizleyeyim derken, aynı anda sendikaya yeniden yapılanma şansını da fark etmeden tanımış oldu.

Bu yeniden yapılanma içerisinde Şeker-İş Sendikası ciddi bir sınavdan geçecektir elbette. Özellikle, sendikanın kendi geleceğini savunacak stratejilerin belirlenmesinde gerçekten bu “zaman kazanımı” çok önemlidir. Zira, sendikanın kendi geleceğine sahip çıkma eğilimi ve sektörü tarumar ettirmeme çabaları, önümüzdeki sınavda Nasıl bir sendikal mücadele? Sorusunun da cevabını verecektir.

Yakın geçmişe bakıldığında, sendikal hareketin, şeker özelleştirmesine karşı mücadelenin başladığı ilk günden bu yana ortak bir strateji geliştiremediği görülmektedir. Bu tespit, eylemlerde mitinglerde konuşulanları yan yana koyunca daha net olarak görülmektedir. Konu, yerel gazetelerin internet sayfalarında yeterince yer almıştır. Sorunun sadece kendi fabrikaları ile sınırlı olmadığını kavrayan Bor şubesinde yapılan ilk Kurultay’da “özelleştirilmeye hayır, sektörümüze sahip çıkalım” yaklaşımları ile sorun Türkiye geneline taşındı. Fakat, 9 Mayıs 2006 tarihinde, Ilgın’da Genel Merkez ve Ilgın Şubesi tarafından “üreticiler alsın, o zaman özelleştirmeye karşı değiliz” açıklaması ile sendika özelleştirmeye karşı duruşunu belirleyemedi ve özelleştirmede tıpkı hükümetin yapmaya çalıştığı gibi taraf oldu. Yani, “bizden olan alsın” ama “onlar almasın” çelişkisi ayyuka çıktı. Bu hamle bir tarafdan ilk söylenen özelleştir! meye hayır çıkışını baltaladı, diğer yandan Ilgın işçilerinin kafasını karıştırarak, bu arkadaşları “sanki özelleştirme yanlısıymış” durumuna düşürdü. Bu stratejik karmaşa, sadece Ilgın işçileri arasında değil o mitinge katılan ve katılmayan diğer fabrika işçileri arasında da huzursuzluğa neden olmuştur. Olmalıdırda. Huzursuzluk, Ağrı mitinginde yeniden ayarlanarak, “şeker demek Türkiye demek” yaklaşımları ile Bor, Ereğli ve Ilgın’a tam destek olarak yeniden rotaya sokuldu. Ardından gelen Kütahya eylemi, sadece özel sektörün taleplerini gündeme getirmiş, ve şeker özelleştirmesini pancar kotasına indirgeyerek, “kota uygulamasına son” teması ile tekrar ilk stratejilerin ikincil öneme itilmesine neden olmuştu. Arkasından yapılan Yozgat, Çorum ve Erzincan mitingleri eylemsel cesaretleri artırıcı yönde olmuştur. Afyon Eylemi “Fabrikalarımız satılmasın” ve “AB politikalarına karşı direnelim” mesajları ile eylemsel sürece cesaret verdi. Amasya mitingi “şeker sektörünün yavaş yavaş terk edild
iği”‘ne vurgu yapıyordu. Kars, ve Alpullu’nun ardından Erzurum, stratejik eylem birlikteliğine vurgu yapmaya başlamış. Bor yürüyüş ve eyleminde”Pancar ve Şeker Yürüyüşü ve Mitingi” sloganı ile şeker ve pancarın Türkiye geneli için ortak kaderi ve geleceği ön plana çıkarılarak eylemsel süreçte bayrak daha ileri taşınmış, Burdur ve Eskişehirli işçilerin kendi eylemleri ile Ereğli’ye teslim edilmişti. Bu stratejik birliktelik Ereğli’de çok büyük destek görmüş, ve işçisi ile sendikası ile Ereğli, stratejik ayrışmaların en bariz ortaya çıktığı yer olmuştu. Meydanlarda verilen mesajlara bakıldığında “Bor ve Ereğli” ortak mücadele ederek kendileri dahil, Ilgın’ıda sattırmayacaklarına dair yol haritası çiziyorlardı. Bu stratejiyi benimseyenler Ereğli’den sesleniyorlardı. İşçilerin kendilerine destek vereceklerini biliyorlardı. Bo! ğazın iki yakası olan bu fabrikalar, hem Türkiye’ye, hemde kendi teşkilatına sesleniyordu: “Biz satılırsak, siz kapatılırsınız”. Onun için , “satılsın ama çalışsın” yada “satılsın ama biz alalım” yaklaşımı bizim sonumuz olacaktır.

Herkesin bilmesi gereken şudur: Bu stratejik karmaşa, masada şeker mücadelesini kaybettirir. Şubelerdeki “özelleştirmeye hayır” eksenindeki ortak mücadeleye karşı ortaya konulan “satılsın”, “bizim köylümüz alsın” yada “AKP’yi alkışlayalım” stratejisi, Türkiye Şeker Sektörünün mutlu geleceği için bir başlangıc değil sadece sonun başlangıcı olacaktır. Şeker Özelleştirmesine karşıt mücadelenin sonu ne olursa olsun, başlangıcı, ortak mücadele stratejisinin geliştirilebilmesi ve özelleştirmeye karşı, edebiyat ve tempo üzerine kurulu olmayan bir duruşun geliştirilmesi olacaktır. Bu başlangıcı yakalayamayan bir mücadele, bir kaşık suda boğulacaktır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur