Çıkar Grupları Ve Korporatist Temsil:TMMOB Örneği(*)-Yüksel Akkaya

Çıkar Grupları Ve Korporatist Temsil:Tmmob Örneği(*)

Ben doğrudan TMMOB’yle ilgili çok şey söylemeyeceğim, ama 1996 yılında verdiğim doktora tezinin bir parçasını uyarlamaya çalışacağım. Tezin başlığı “Neokorporatizm ve Türkiye’de Sendikacılık.” Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra çıkar gruplarıyla geniş anlamda devlet-toplum, dar anlamda işçi sendikalarıyla işverenler arasındaki, hükümet arasındaki işbirliğini inceleyen bir konu idi. Bunu bir parça teorik olarak size sunacağım, ondan sonra da TMMOB’nin Yasası ve Yönetmeliği çerçevesinde bu teori ile karşılaştırdığımızda, TMMOB’nin bir korporatist örgüt olup olmadığını, kuruluşunda böyle bir sürecin yer alıp almadığını ya da izleyen yıllarda bundan kaçış yönünde birtakım faaliyetlerde bulunup bulunamadığını kısaca dile getirmeye çalışacağım.

Ancak önce bir şey söylemek istiyorum: Tarihçe açısından baktığımızda, mesela Osmanlı İmparatorluğunda Cemiyetler Yasası 1909 yılında çıkar. Ancak ilk mühendis cemiyetlerinden bir tanesi de ondan önce, 1908’de kurulmuş olması aslında anlamlı; çünkü 1908’in Ağustos ve Eylül ayları, işçi sınıfının hareketlendiği, çok sayıda greve başvurduğu bir dönemdi ve işçi sınıfının hareketlendiği bu dönemde grevlere öncülük edenlerin önemli bir kesimini de mühendisler oluşturmaktaydı.

Dolayısıyla mühendisler, hem işçi örgütlerini, cemiyetlerini kurarken, hem de bunun karşılığında belki muhtemelen buna rakip olarak -yani bunu tartışmak gerekebilir- buna karşı olarak ya da yanında yer almayan bir kesim olarak da Osmanlı mühendis cemiyetlerini falan kurmuş olabilirler. Zira, mühendislerin önemli kesimi, 1908-1909 işçi örgütlenmelerinin içinde yer almış ve ona önderlik etmiştir. Kısaca bunu da belirttikten sonra hemen kendi konuşmam olan asıl konuya geçebilirim.

Burada sözünü ettiğimiz korporatizm, 1920’li, 1930’lu yıllardaki faşizmle özdeşleşmiş korporatizm değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha demokratik yanları, liberal yanları ağır basan, ama çoğulculuğun karşısında devletle işbirliğini ön plana çıkaran bir oluşum, olgu, burada sözünü ettiğimiz. Bu korporatizm böyle bir şey. “Peki, buna neden ihtiyaç duyulmuş?” sorusunu sorduğumuzda; İkinci Dünya Savaşı’na kadar, hatta 1929 bunalımına kadar devletin ekonomiye pek müdahale etmemesi düşünülürdü. Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra devletin hem sosyal politika alanında, hem de iktisadi alanda etkin rol oynamaya başlaması, kaçınılmaz olarak bazı çıkar grupları arasındaki ilişkileri de yeniden düzenlemeye yol açmıştı. Bu çıkar gruplarının bir kısmını meslek örgütleri olarak değerlendirebiliriz, -burada TMMOB’nin, TTB’nin, TOBB’un olduğu gibi- öbür yandan da işçi sendikaları ve işveren sendikaları olarak değerlendirebiliriz.

Asıl temel kaygılardan bir tanesi ekonomik istikrarı sağlamak, diğer ikincisi de toplumu yönetebilir kılmaktı. Çünkü 1940’lı yıllara kadar, 1950’li yıllara kadarki yapılanmalara baktığınızda, burada çoğulcu bir yapılanma var. Bu çoğulcu yapılanmanın içinde taraflar, daha doğrusu mesela işçi sendikaları, meslek örgütleri çok sayıda, birbiriyle rekabet etmekte, dolayısıyla çok fazla şeyi devletten ve hükümetten istemektedirler. Devlet ve hükümet, bu isteklerin altından kalkamamakta, bu baskıyı kaldıramamakta; onlara taviz verdikçe de hem ekonomik istikrar, hem toplumsal düzen, hem siyasal sistem zaman zaman zorluklarla, bunalımlarla, krizlerle karşı karşıya kalabilmektedir.

İşte bu korporatist teoriyi oluşturanlar, devletin özellikle siyasal istikrarı sağlamak, ekonomik büyümeyi sağlamak, sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmak, toplumsal düzeni sürekli kılabilmek için, toplumdaki çıkar gruplarıyla, çıkar örgütleriyle işbirliğine açık olmayı gerektirdiğini düşünüyorlar. Mesela “Hem işçi sendikalarıyla, hem işverenle hükümet arasında işbirliği olsun. Sık sık grevlere gidileceğine, birlikte üretim süreçleri içinde artıktan pay alınsın, ama zaman zaman grevler yerine sadece istihdama razı olunsun, bunu yanı sıra da işçi ücretlerinde artış olmasın” ya da meslek örgütleri açısından baktığınızda, -belki birazdan yasa üzerinde temelli değerlendirdiğimizde, ortaya daha farklı şey çıkacak- “Kamu politikalarının oluşturulmasında meslek örgütlerine devlette temsil yeteneği verilsin, ama kamu kuruluşları da bir baskı grubu olarak, bir çıkar grubu olarak hem toplumsal düzeni, hem siyasal düzeni, hem de ekonomik yapıyı zorlayacak birtakım taleplerde bulunmasın” şeklinde birtakım yönelimler var.

Korporatist politikaların temel amacı, son tahlilde, devlete sermaye birikimini güvence altına almak için gerekli olan siyasi istikrarın sağlanabilmesi için siyasi ve iktisadi tavizler vermektir. Toplumda var olduğu peşinen kabul edilen sınıf çatışmalarının, bu sınıfların temsilcisi olan örgütlere toplumsal, yapısal ve siyasal ayrıcalıklar tanıyarak ve karar verme süreçlerine katarak işbirliğine dönüştürülebileceği, böylece çıkarların çatışmacı olmayan bir yoldan uzlaştırılabileceği düşünülmektedir. Çıkarlar yapısal ayrıcalıklarla donatılmış gruplarca sosyo-ekonomik bağlamla birebir ilişki içinde olmadan uzlaştırılmakta ve bu uzlaştırma hem temsili hem de sosyal kontrol boyutlarını içermektedir. Kuşkusuz bu durumda kamu politikalarının oluşturulduğu kurul, komisyon, komite ve benzeri kurumlarda hangi çıkar örgütlerinin tercih edilip, dahil edileceği sorunu ortaya çıkar. Kuşkusuz, bu durumda işlevselliği olan örgütler tercih edilecektir ki, bunlar da mesleki ve iktisadi örgütlerden başkaları değildir. Bu yaklaşım bir bakıma, bu örgütleri çıkar örgütleri olmaktan da çıkarmaktadır. Zira, korporatzim yoluyla çıkar örgütleri, hükümet politikalarının oluşumuna ve uygulanışına ortak edilerek sınıflararası çatışma potansiyelinin önüne geçilmekte, çıkarların uzlaştırılması olanağı yaratılmaktadır. Üst düzeyde gerçekleşen işbirlikleri nedeni ile korporatist politikalara dahil edilen çıkar örgütlerinin sınıf konumları değişmekte, örgütler sistemle bütünleşmekte, sınıfsal taleplerini “makul”, kabul edilebilir sınırlara çekmekte, böylece çıkarların uzlaştırılmasına olanak yaratmaktadır. Bunların yanı sıra, devlet çıkar örgütlerinin özerkliklerini sınırlayarak, onları devlet politikaları doğrultusunda harekete geçirmekte ve bu örgütleri yönetsel bir kontrol aracı olarak kullanmaktadır. Böylece, devlet aracılığı ile sermayeden yana olarak çıkarlar uzlaştırılmaktadır. Ancak, bu durum da kendi içinde yeni sorunlara işaret etmektedir. Zira, bu işbirliği uygulamada sermayeden yana olduğu için kalıcı olamamakta, sermaye ile diğer çıkar örgütleri arasındaki yeni gerginliklere ve çatışmalara da zemin hazırlamaktadır. Bu da devleti zorlayıcı korporatist politikalar uygulamaya zorlamaktadır.

Burada aslında baktığımızda, bir önceki dönemlerden farklı olarak bir kurumsallaşmış işbirliği var. Kimler arasında kurumsallaşmış bir işbirliği var; devletle çıkar grupları arasında ya da çıkar gruplarının kendi arasında, yani işçi sendikalarıyla işveren sendikaları arasında olabileceği gibi, meslek kuruluşlarıyla devlet arasında, hükümet arasında da doğrudan olabilir. Devlet burada sanki merkezi olarak sahip olduğu erkini, bazı kamu kuruluşu niteliğindeki bu meslek örgütleriyle ya da çıkar gruplarıyla paylaşıyor gibi gözükse de aslında burada çok daha ince bir espri ortaya çıkıyor. Katılımcılık adı altında kararlara, kamu politikalarının oluşturulmasına, iktisadi politikaların oluşturulmasın
a, siyasal politikanın, sosyal politikanın oluşturulmasına katılıyorsunuz, ama bu kararlara katıldıktan sonra, isterseniz buna “hayır” deyin, isterseniz “evet” deyin, ama karar alma süreçlerine katıldıktan sonra, devlet sizden bir şey bekliyor. Diyor ki, “Kurumsallaşmış bir işbirliği kurduk, siz bu sürece katıldınız; öyleyse bundan sonraki uygulama sürecinde büyük bir direniş göstermemeniz gerekir ya da karara evet dediyseniz, üyelerinizi bu kararın uygulanması yönünde yönlendirmeniz gerekir.” Bu açıdan baktığımızda, bu kurumsallaşmış ilişki, bir boyutuyla da bir sosyal kontrol sürecini içermekte diyebiliriz.

Yine bunları verirken, karşılıklı olarak ödüller ve ödünler var, yani devletle işbirliği yapmanın, özerklikten vazgeçmenin birtakım ödünler olduğu düşünülürse, bunun karşısında da birtakım ödüllerin olması gerekir. Devlet diyor ki, “Eğer benimle işbirliği yaparsan, kurumsallaşmış bir işbirliği yaparsan, kamu politikalarının oluşturulmasında benden yana tavır takınırsan, ekonomik büyümenin önünde engel oluşturmazsan, sosyal politikanın oluşmasında benim kararlarıma uyarsan, ben de sana birtakım ödüller vereceğim. Mesela yasalar aracılığıyla seni merkezi örgüte dönüştüreceğim, sana üyeliği zorunlu kılacağım, sana üyelik aidatının kaynaktan kesilmesini sağlayacağım, yani üyeler gelip gönüllü tek tek vermeyecek, ama onun gelirinden otomatik olarak, check-of denilen sistemle kesilecek, bunları sana vereceğim. Sonra bazı kurullarda, hükümetin, bakanlıkların ya da başka kurullarda, komitelerde, konseylerde sana temsil yetkisi vereceğim. Böylece seni hem meslek üyelerinin, hem çıkar gruplarının üyelerinin, hem de toplumun nezdinde meşrulaşmanı sağlayacağım.” Bunlar da verilen ödüller.

Tabii bütün ülkelerde, gelişmiş ülkelerde ya da gelişmekte olan ülkelerde aynı derecede uygulanmıyor; fakat korporatist yapılanmalar, ilişkiler daha çok kapitalist ülkelere özgü. Bunun da farklı boyutları var, yani araştırmacılar, bilim insanları düşünmeye başladıklarında, tasnif etmekte sınır tanımıyorlar. Sonra belirli ülkeler karşılaştırılmaya başlandığında, işte azgelişmiş ülkelere daha çok otoriter devletçi yanı ağır basan bir korporatizmin yakıştığı, kapitalist ülkelere toplumcu, liberal, demokratik bir korporatizmin denk düştüğü gibi birtakım sınıflandırmalar falan yapılıyor.
Bu açıdan baktığımızda, demek ki ikinci bir sınıflandırma gerekiyor burada. Mesela “Türkiye gibi ülkelerdeki bu korporarist ilişkiler var mıdır, varsa nasıl özellikler taşır?” sorusu önem taşıyor.

Buraya değinmeden önce son bir şey daha söylemek istiyorum: Aslında şimdi tanımladığımız bu ilişkilere baktığımızda, özellikle son yıllarda söylenen “good governance”, “governance” yani yönetişim ya da iyi yönetişim gibi şeylerle de benzerlikler içerdiğini görebilirsiniz. Aslında yönetişim, iyi yönetişim şeyleri, korporatizmin biraz daha sulandırılmış, biraz daha esnekleştirilmiş halidir diye de düşünebiliriz. Temsil açısından baktığımızda, korporatist ilişkilerle karşılaştığımızda, bu yönetişim ve benzeri daha fazla bir temsil yetkisi vermiyor, daha fazla önem vermiyor, ama toplumda daha düşük düzeyde, mikro düzeyde ona birtakım kararlara katılma ya da kararların alınması sürecinde olanak tanıyabileceğini falan gösteriyor.

Buradan değerlendirdiğimizde; devlet korporatizmi açısından baktığımızda, mesela buralarda merkezileşme, yasaların tanıdığı bazı ayrıcalıklar çerçevesinde olmuyor, devlet doğrudan yasal olarak tanıyor bunu, mesela TMMOB’nin Yasasında olduğu gibi. Yine üyelik açısından baktığımızda, bu demokratik korporatizmde ya da liberal korporatizmde kendiliğinden gelişen bir süreç, ama devletçi, otoriter yanı ağır basan korporatist sistemlerde bu yine yasalarla düzenleniyor. Yani bütün bu süreçlere baktığımızda, kısacası şunu söylemek mümkün: Devletçi korporatizmde, otoriter yanı basan korporatizmde devlet, yasalar aracılığıyla bu tekel hakkını, temsil hakkını ve faaliyetlerini tanımakta; diğer tarafta tabandan yükselen, ama devletin de desteklediği bir şekilde hayata geçmektedir.
Liberal korporatizm ile devletçi korporatzimin temel özelliklerini ortaya koyarak, değerlendirmeyi sürdürmek yararlı olacaktır.

Liberal korporatizmde,

1. Sınırlı sayıda örgüt, gruplararası ilişkilerin düzenlenmesi süreçlerinden ve mevcut katılımcıların yeni katılımcıları dışlamalarını sağlayan siyasi karteller tarafından kurulur.
2. Merkezileşme, ayakta kalan örgütlerin kendiliğinden sisteme katılması veya rekabet yoluyla silinmelerin sonucunda oluşur.
3. Zorunlu üyelik, üyeler üzerinde toplumsal baskı, üyeler arasında akdedilen bir kaynaktan kesinti, “check off” sistemiyle, temel hizmetler sağlanarak “de facto” bir biçimde sağlanır.
4. Rekabet yoktur, oligarşik eğilimler ya da örgütler arasında gönüllü anlaşmalar olur.
5. Hiyerarşik düzen doğal bürokratikleşme sürecinin veya gücünün pekişmesinden doğar.
6. İşlevsel açıdan farklılaşma örgütlerin kendi işlev alanlarında gönüllü anlaşmalarla sağlanır.
7. Devletçe tanınma, kamu görevlerine tabandan yapılan zorlamalar sonucunda oluşur.
8. Tekelci temsil hakkı bağımsız ve tabandan oluşur.
9. Lider seçimi ve çıkarların ifadesi yöntemler ve amaçlar üzerinde devletle karşılıklı anlaşma yolu ile olur.

Devlet korporatizmde,

1. Sınırlı sayıda örgüt, gruplararası ilişkilerin düzenlenmesi süreçlerinden ve mevcut katılımcıların yeni katılımcıları dışlamalarını hükümetlerce sağlanır
2. Merkezileşme, devletin çok sayıda ve benzer nitelikteki grupları ortadan kaldırması ile gerçekleşir.
3. Zorunlu üyelik, baskı ve yasalar yoluyla “de jure”, hukuken, resmi emir ya da takdir yetkisiyle sağlanır.
4. Rekabet yoktur. Bu, devlet baskısı ile sağlanır.
5. Hiyerarşik düzen yasa yoluyla merkezileşme zorunluluğunun ve devlete yönetsel bağımlılığın bir sonucu oluşur.
6. İşlevsel açıdan farklılaşma devletin yerleştirdiği meslek ve zanaat ayrımlarının bir ürünüdür.
7. Devletçe tanınma, örgüt kurmanın koşulu olarak devletçe tepeden olur.
8. Tekelci temsil hakkı devlet tarafından tepeden inme olarak tanınır.
9. Lider seçimi ve çıkarların ifadesinde denetim meşru şiddetin örgütlenmiş tekelcileri tarafından asimetrik bir biçimde empoze edilir.

İsterseniz, deminden beri söylediklerimiz çerçevesinde Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin kuruluş süreci ve izleyen yıllarının gelişimini kısaca değerlendirebiliriz. Bir kere iki özellikten söz etmek mümkün. Gerçi önceki oturumda Kaya ağabey söyledi, işte 1951’de TOBB, 1953’te TTB, 1954’te TMMOB, izleyen yıllarda da diğer birlikler kurulmuştur. Bunlar tesadüfi mi; bilimde tesadüflere yer yoksa, üzerinde durmakta yarar var. Cumhuriyet Halk Partisi başlatsa da, buna izleyen yıllarda Demokrat Partinin sahip çıktığını görüyoruz. Aslında bu yıllar, Avrupa’daki pek çok ülkede de korporatist ilişkilerin kurulduğu, bunlara bu türden yetkilerin tanındığı bir dönemdir.

1950-54 dönemi, Demokrat Parti iktidarında iktisadi açıdan işlerin iyi gittiği bir dönemdir, ama 1954 dönemi, yeniden bir bunalımın, krizin işaretlerinin verildiği ya da bir önceki döneme göre daha kötü bir dönemin başladığı dönemdir. Bundan sonra bu türden korporatist ilişkileri kuracak birliklerin daha hızlıca kurulduğunu görüyoruz.
Arkadaşlar; dönemin böyle bir özelliği var ve Demokrat Partinin bu döneminde başka şeyler de var: Mesela 1952 yılında TÜRK-İŞ kuruluyor, bir Amerikalının da desteğiyle, yardımıyla fila
n, ama 1950’li yılların temel özelliği, bu türden tepe örgütlerinin kurulduğu, korporatist ilişkileri sağlayacak kurumsal yapıların oluşturulduğu bir dönemdir. Bu dönemin temel özelliklerinden bir tanesi, güçsüz ve sınırlı çoğulculuğun benimsendiği, ama bunun yanı sıra devlet korporatizmi özelliklerinin de ağır bastığı bir dönem söz konusu. Yani dönem, kendi içinde ikili bir özellik taşıyor; bir taraftan güçsüz ve sınırlı bir çoğulculuğa cevaz veriyor, ama öbür taraftan da giderek otoriter yanları da ağır basan bir devlet korporatizmi özelliklerine yöneliyor. Bu sürecin içinde 1954 yılında Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği kuruluyor. Bu açıdan baktığımızda, demin söylediğim teşvikler, ödünler açısından baktığımızda, yasanın 1 inci maddesi önemli. Yani Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinden birtakım taleplerde bulunacak devlet, bazı şeyleri yapmasını isteyecek, ama bunun yanı sıra da onun faaliyetlerini ve kuruluşunu düzenleyecek.

Yasanın 1 inci maddesi şöyle: “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşudur” diyor. Demek ki bir kez Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğine kamu kuruluşu niteliğinde bir yapı taşıyor, bir merkezi yapı özelliği veriyor. Bu da korporatist yapılanma açısından baktığımızda, tekelci bir özelliğin verildiğini gösteriyor.

2 nci maddeye baktığımızda, diyor ki, “Birlik ve organları, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.” Yani ondan önce faaliyetlerini, amaçlarını düzenliyor, sonra da bulunamayacağı faaliyetleri düzenliyor, bunu da kısaca belirtiyor, “Birlik ve organları, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.” Yani bu Birliğin özgürce kendi faaliyetlerini düzenlemesini, istediği faaliyette bulunmasını kısıtlıyor. Bu da yine otoriter devletçi korporatizmin temel özelliklerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

33 üncü madde, Birliğe üyeliği zorunlu kılıyor. Eğer mühendisler ve mimarlar, kendi mesleklerini icra edeceklerse, ne yapmaları gerekiyor; mutlaka bu Birliğe ve Birliğe bağlı odalara üye olmaları gerekiyor. Demek ki demin söylediğimiz şekilde otoriter devletçi korporatizmde üyelik yasayla belirleniyordu, burada da gönüllülük temelinde değil. Bir meslek ediniyorsunuz; fakat bu mesleği yerine getirebilmeniz için bu Birliğe ve bağlı odalara üye olmanız gerekiyor.

Ek maddeye baktığımızda, uluslararası toplantı ve kongrelere katılabilmek için Bayındırlık Bakanlığından izin almak gerekiyor. Yani kendisi, özgür, özerk bir yapıya sahip değil, bazı dışarıdaki birtakım kurum ve kuruluşlarla ilişkilerde devletin iznine tabi.

Bir başka korporatist düzenleme, denetimle ilgili. TMMOB, kendi kendisini kendi içinde denetlemiyor, iç denetimden çok onu kontrol altında tutmak amacıyla bir dış denetlenme benimsenmiş burada. Dış denetimi de ek madde 3’e göre Bayındırlık Bakanlığı yapmakta, odalar üzerinde ilgili bakanlıklarca idari ve mali denetimler yapılmakta. Bu, yasadaki korporatist özellikler. Yönetmeliğe baktığımızda, yönetmelik de bundan çok farklı bir şey göstermiyor, ama korporatist yapılanmayı pekiştirecek örnekler içeriyor. Bunlardan bir tanesi 3 üncü madde; ödül ve ödülün yanı sıra beklentiler ve kamu politikalarının oluşturulması, kamu yararına hangi işlerin yapılması gerektiğini ve işbirliğinin çerçevesini bu madde belirliyor. Odalara üyeliği düzenleyen 109 uncu madde ve üyelik ödentilerini düzenleyen 99 uncu madde de korporatist ödüller olarak değerlendirilebilir.

Bu açıdan baktığımızda, kuruluş aşamasında hem yasasında, hem yönetmeliğinde devletin TMMOB’ye bir korporatist kurum kimliği, kişiliği gözüyle baktığını söyleyebiliriz, çıkış noktası bu. Ama “izleyen yıllarda TMMOB, devletin istediği politikaları hayata geçirmiş midir, korporatist ilişkilerine giren bir örgüt olmuş mudur?” sorusu önemli. Bence 1960’lı yıllardan sonra TMMOB, bundan büyük ölçüde kurtulmuştur. Özellikle öğrenci hareketlerinin yükseldiği, Türkiye’de sosyalist sol hareketin yükseldiği dönem, bu korporatist ilişkilerin de tamamen kırıldığı ve tersine döndüğü bir dönemdir. İTÜ ve ODTÜ’den mezun olan pek çok mühendis adayı, daha sonra bu birimlerde yer alarak, hem TMMOB’nin yönelimini, hem de faaliyetlerini büyük ölçüde değiştirmiştir diyebiliriz.

Yine korporatist ilişkiler açısından baktığımızda, TMMOB’de bütün bunların yerine getirilmesini zorlaştıran bazı yapısal özellikler var. Bunlardan bir tanesi, TMMOB’nin üçlü, hatta dörtlü bir yapıya üyelik açısından sahip olması. TMMOB’ye işçi mühendisler de üye, memur mühendisler de üye, işveren mühendisler de üye, serbest meslek icra eden mühendisler de üye. Burada bir tane amaç oluşturmak ve bu ortak ve bu ortak amaç çerçevesinde hareket etmek biraz zor gözüküyor.

Örneğin hem Boğaziçi Köprüsü’nün yapıldığı dönemde böyle ortak bir karar almak, hem de Bergama’da siyanürle altın aramak konusunda ortak bir karar almak, devleti desteklemek, onun politikalarına destek çıkmak, böylesi bir örgütlenme yapısı içinde zor gibi gözüküyor.
Son söz olarak bir şey söylemek gerekirse; devletin niyetiyle ulaşılan sonuca baktığınızda, aslında örtüşen bir yan yok, 1960’lardan sonra bir kırılma var ve bu tersine doğru gidiyor. Peki, ne olacak; böyle bir durumda devlet, TMMOB’nin yeniden yapılandırılması yönünde birtakım faaliyetlere mi girişecek, yoksa bu yapıyla böyle devam etmesine mi izin verecek? Aslında önümüzde ilginç bir örnek var; biliyorsunuz, TTB ile devlet arasında ve Bakanlık arasındaki sürtüşme, nihayetinde birtakım yeni düzenlemelere yol açtı. İşyeri hekimliği kurslarından tutun da bazı birtakım şeylere kadar verilmiş ödüller TTB’nin elinden alındı. Muhtemelen izleyen yıllarda TMMOB de hizaya gelmezse, bu yönde birtakım yasal değişikliklere yönelinebilir ya da mikro düzeyde korporatizm olarak adlandırabileceğimiz yönetişim yerlerinde temsil hakkı olanağı tanıyabilir ki, bu da sosyal kontrolün daha mikro düzeyde, hücrelere kadar yaygınlaştırılmasından başka bir anlama gelmez diyor ve sözlerimi bitiriyorum.

Teşekkür ederim.

*22 Ekim 2004 tarihinde TMMOB 50. Yıl Etkinlikleri kapsamında sunulanTMMOB’nin 50. Yılında Geçmişe Bakış isimli bildirinin tam metni.

Yazarımız Yüksel Akkaya’nın yazısı bir teknik aksaklık nedeniyle ilk yayın tarihinden itibaren 1 hafta boyunca taslak haliyle yayınlanmış, 07-10-2005 tarihinden itibaren okuduğunuz orijinal haliyle yayınlanmıştır. Tüm okurlarımızdan özürdileriz.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur